
H'alo?... Eh keh benim tabi eski Türk filmlerindeki gibi açayım dedim blofonumu.. İyiyim iyiyim. Sen?... Oh, mis. Bak ne diycem sabah sabah ilginç bir haberler silsilesine vakıf oldum. Tuğçe Baran'ın son durumunu okudun mu?... Türkiye'deki eğitim sisteminin temel taşları olan eğitmenlere savaş açmış. Kesinlikle ve de kesinlikle de
haklı, üstelik. Yazıları
burda,
burda ve
burda okuyup okuyabilirsin... Hmm? Okudun mu? Nasıl?... Ya ya... Di mi?... Ya, evet. Aslında eğitim konusuna gelmeden çok çok önce bir nokta var hunhar bir toplum oluşumuzun kökeninde. Müdür muavinlerinin "o saçlar nasıl o kadar uzar" diyip saçımızdan çeke çeke eve göndermesi ya da eğer erkekseniz tekme tokat girişme hakkını kendinde görmesinden çok önce öğreniyoruz biz sevgisizliği...
... Ailede.
Müdür muavini ya da edebiyat hocasından çok önce başlıyoruz o tokatları yemeğe. Gelişmiş toplumlarda çocuğa şiddet suç sayılırken bizde ne çocuk ne kadın farketmez biraz zayıf olan her tür şiddetten payını alıyor öyle ya da böyle. Silleyle olmasa sözle dayak yiyor çocuk bedenlerimiz. Azarla terbiye ediliyoruz biz sevgiyle değil. Oysa yetişkinlerdir laftan gerçekten anlamayanlar, duyguları körelmiş olanlar. Çocuklar da hayvanlar da sevgiye verildiği an karşılık gösterirler koşulsuzca. Hayvan da tıpkı çocuk gibi onu ne kadar seversen sana o kadar düşkün olur. Hatta sevmezsen de düşkün olur masum bir muhtaçlıkla. Çocuklar da öyledir. Çocukluğunu hatırla ve yediğin onca dayağı. Döktüğün onca gözyaşına, katıla katıla ağlamalarına rağmen hatta bazen, annenin ya da babanın bir kucaklamasıyla hemen dinmedi mi onca üzgünlüğün? İki öpücüğe, bir "benim canım oğlum/kızım"a tav olmadın mı?
O körpelikte başlıyor eğitim ve hadi itiraf et, kabul et ki birbirini sevmeyen, kendilerini sevmeyen, hayatlarından çoktan bezmiş iki insanın yaşadığı bir evde buluyorsun kendini. Çok geçmiyor anlıyorsun ki sana gösterilen sevgideki asıl'lık eksik. Bir
ev hayvanından farkın yok işin aslını söylemek gerekirse. Gerçekten istendiğin bile şaibeli. Sana yol açan adamla kadın bir nedenle "artık vakti geldiği için" evlenmiş ve birkaç yıl sonra da "artık vakti geldiği için" sen olmuşsun. Ay ne şirin şey dönemi, ki o da lohusa süreci olsun hadi, geçer geçmez de annen tüm hayatının elinden alındığını hissetmeye başlamış. Annelik güdülerine dayanıp seni büyütmeye başlamış başlamasına da hissediyorsun işte sen çocuk radarlarınla ki bu kadın sana hazır değilmiş aslında. Peki ya baban? Babanı ne kadar hatırlıyorsun sen küçüklüğünde, hm?... Evet. Gerçek, senin de dediğin gibi, çok değil. Anneler bu ülkede çocukluğa damga vuran figürler... Babalar bütün gün eve ekmek getirmek için çalışıp akşam bir köşede sızıp gidenler. Anneler babalardan ilgi/sevgi bekleyip gör(
e)meyenler. Hele hele senin gözünün önünde hiç göremeyenler (
ayıp, çocuk var)! Kaç kere gördün annenle babanı yolda elele yürürken? Ya da kaç kere, yaşın hatırlayacak kadar büyümüşken, üçünüzün birbirine sarılıp televizyon seyrettiğini misal? Babanın annene "seni seviyorum" dediğini kaç kere duydun? (
ve işte budur bu ülkede erkeklerin sevgilerini belli etmedeki büyük kısırlıklarının ayrıca sevilecek kız/yatılacak kadın ayırımları içinde olmalarının nedeni ve işte budur bu ülkedeki kızların içlerinde eksik kalmış baba sevgisi, şefkatini, ilgisini erkek arkadaşlarında ısrarla aramalarına rağmen ne kadar sevgi, ilgi, şefkat görürlerse görsünler daha fazlasını istemelerinin nedeni)
Sen bu yüzden sevgiyi göstermek ve paylaşmak nedir bilmeden büyüdün zaten, hayattaki tek sevginin annenin kucağı ve kırk yılın başında babanın saçını iki sıvazlaması ya da dizinde 10 dakka oturtmasından ibaret olduğunu sanarak.
O yüzden hocandan dayak yediğin zaman canın çok yanmadı. Çünkü o noktaya gelinceye kadar canın o kadar çok yanmıştı ki.
Sen çocuksundur, ne anlarsın? Aa olur mu hiç öyle şey yavrum'lar arasında büyürsün. Anneyle baba birbirini çok sevmektedir. Sesli konuşmuşlardır sadece dün gece, sen uyumamış mısındır? İşin gerçeği anneyle baba birbirini filan sevmemektedir! Senin hatrına birbirine katlanmaktadırlar artık. Sen de bunu pekala bilirsin, görürsün, duyarsın zaten. Gözün aydındır! Çocuk olduğun için birşey anlamadığın ilüzyonu anne babaların kendilerini/vicdanlarını rahatlatmak için uydurdukları bir yalandır.
Bu ülkede anneler ve babalar birbirini sevmezler. Birbirine katlanırlar. Nokta.
Ha bir de "bu yaştan sonra" ve "yuva yıkılmasın" konseptleri vardır teyzeler arasında gırla giden. Duyarsın bunları arada kolu komşu gün'e filan geldiği zaman.
Kaç anne kızı dolabından ve makyaj kutusundan aşırdıklarını giyip süründüğünde "aaa naaptın kızım çıkar onları hadi" yerine "hmm bence o bluz o ayakkabılarla uymamış ayrıca gel bakiim buraya o ne biçim ruj sürmek öyle?" diye kızının elinden tutup onunla birlikte hayal alemine dalmıştır ki saatlerce?
Kaç baba öyle göstermeden değil "Hadi geç kaleye bakalım" diyerek oğluyla saatlerce (
saatlerce kelimesini sık kullanışım tesadüf değil) top oynamıştır, yerlerde yuvarlanmıştır ki?
Kaç ebeveyn "Yavrum sana olan sevgimizle hiçbir ilgisi yok ama annenle/babanla aramızda bir anlaşmazlık var onu çözmeye çalışıyoruz bu aralar ama merak etme sen annelerle babalar arasında olur bazen böyle şeyler sonra geçer gider" diyerek kızının/oğlunun elinden tutup birlikte dondurma yemeğe gitmiştir bir arkadaş gibi?
Kaç anne baba oğluna/kızına el kaldırmadan önce onbin!! kere düşünecek kadar oto kontrol sahibidir? Küçükken atılan her bir tokadın o minik ruhta hayat boyu kalıcı bir izi olacağını kendine hatırlatacak kadar ebeveyn olabilmiş kaç kişi vardır tanıdığın?
Onu bırak etrafındaki, ailendeki tüm evlilikler içinde kaç tane
mutlu evlilik sayabilirsin bu ülkede büyürken kendine örnek alabileceğin ha sorarım?... ya, hem o hem de bunca mutsuz evlilik içersinde büyüyen bunca çocuk...
Kendini ve kişiliğini oturtmaya çalışan ergenlerden ve gerçekten de seksen sonrası kuşağın yaşayış biçiminden hiç hazetmememden bahsetmiyorum bile.
Etrafta doğru düzgün adam yok, evet. Etrafta doğru düzgün kız da kalmadı, evet. Çünkü birbirine bizim için katlanan aynı anne/baba vardı ergenliğimizde de bize kadın erkek ilişkilerinde örnek olan.
... İşte bir çarkın tekleyen çarkındaki eğitim çürük dişlisinden önceki çürük dişlisi bu. Bundan önceki çürük dişli ekonomik koşullar olsun da ondan önceki çürük dişli Türkiye'nin Osmanlı'dan kalan dış borcu olsun da ondan önceki çürük... Eee, bu yüzden gelişmiş bir beyinle gelişmekte olan bir ülkede yaşamak çok acıtıyor ya canımı. Neyse artık ufak ufak hazırlanmaya başlıyorum bu akşam bitane
diim'e misaifirm.
Küçük bir ekleme... Bu ülkede kadın olup da düzenin bir parçası olmaktansa kendi düzenini yaşayan, hayatın renklerini beğenmeyip, elindeki boya kalemleriyle onu beğendiği renklere boyayabilen, yanlışına "yanlış yaptım", doğrusuna "helal olsun bana" diyebilen, kendini hem sevip hem de sevmeyecek ve güzelden şirine, şirinden seksiye, seksiden ağıra, ağırdan akıllıya, akıllıdan komiğe dönüşebilecek kadar değişken ve etrafta gerçekten de bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki gelişmiş beyinlerden biri
inferidii. Bu yüzden de kendisine bitane
diim demekteyimdir ve belki de kendi açımdan son yazısındaki "merak"ını giderebilmişimdir.
Hadi, kapatıp gittim ben, buh bye.
Etiketler: katana, seiyū