<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: yılbaşı sonu :: Cumartesi, Aralık 29

Moonrise
...-dıt- Anne?
Nasılsın? Nerelerdesin?
Neler yapıyorsun?
Alo?
Anne?
Beni duyuyor musun?
Mutlusun değil mi?
Mutsuz musun?
Mutsuzsan ara sıra yanıma gelmene izin var mı?
Yanımda olmak seni mutlu eder miydi?
Beni hala seviyor musun? Özlemek var mı oralarda?
"Bir gün bir yerde hepimiz yine bir aile olacağız"
Alo?
Anne?
İnanıyor musun hala buna söylediğin zamanki kadar?
Avutmuş muydun beni? Susturmuş muydun?
Kendini mi avutuyordun yoksa beni mi? Sence... bunu biliyor muydun?
Vakit mi vardı ki?
Yok muydu?
Neyse bak yılbaşı öleli 14 sene olmuş bugün itibariyle.
Vay be uzun zaman hayret ettim. Çabuk geçmiş burdan bakınca.
Sence?... Öhö... Alo?
Aaa şey... Mmm evet... Eh neyse...
Beni merak etme.
Sakın beni merak etme...
Beni merak et...
...m
e...
Yanıma gelmene izin var mı? Bugün gitmiştin bugün gelsen?
Belki?
1 dakikacık?
Anne?
.
.
.
:
.
.
Alo?
.
.
.
.
:
:
-dıt-


Etiketler:

:: oloji :: Perşembe, Aralık 27

Ologies... Eksiksiz Ejderhalar Kitabı (Ejderha Bilimi), Büyü Bilimi, Mısır'ın Gizemi vesaire. Çok hayıflanıyorum çocukluğum "Ology" serisine geç kaldığı için. Hayal dünyamın uçsuz bucaksızlığına eklenecek yeni sınırsızlıklar bu kitaplar ve kitaplığımda her birine bir yer var bugün. İlk gördüğüm andan beri hepsini istiyorum hepsini istiyorum hepsini is... şeklinde gezdiğim için ummadığım yerlerde karşıma çıkmalarını da tesadüfe bağlamıyorum.

Örneğin bu sabah canım bourgeois'mın odasında şiş gözlerle kalkmış, ayaklarımı yataktan aşağı sarkıtmış öylece tek başıma otururken, kapı açıldı, bourgeois içeri girdi, kitaplığına uzandı ve elime Mısır'ın Gizemi'ni tutuşturdu. Sonra yanıma oturdu ve "hadi buyur burdan ye" manasında bir bakış atarak kitabın kapağına odaklandı. Ben kapaktaki kocaman kırmızı taşın üzerinde parmaklarımı gezdiriyordum o sırada. Vay canına!ydı... Evet kesinlikle çok sevdiğim ve merak ettiğim bir dünyaya açılıyordu o kapak (ki bunu her zaman söylemişimdir).

Kapağı açıp içindeki dünyaya şöyle bir göz atmamla birlikte önümdeki 15 dakikayı nasıl geçirdim tam hatırlamıyorum. Oyeh! Bu ne böyle? N.. Nası ya? Şeklinde uzayıp giden soruyla karışık ünlemlerim sonunda kitabı kucaklamamak için zor tutarak geri verdim.

Şimdi de sırf bu seti tamamlamak için bir kumbara almayı düşünüyorum... Yoo doğru duydun kumbara dedim. Gidip, tezgaha bir yüzlük atıp almak istemiyorum bu kitapları. Onlar için özel olarak kumbarama para atıp sonra kumbarayı zorla (irdeleyelim: kumbara kırmak) açıp gidip alacağım kitapları tek tek. Bir sonraki amacım olarak bunu hedefledim evet.

Eskiden böyle şeyleri daha çok yapardım ben yau... Ya sorma bi de bugün bütün gün bu şarkıyı mırıldandım durmadan. İnsana tuhaf bir huzur veriyo. Neyse hadi kapatıyorum artık...


Etiketler: ,

:: adventure quest :: Pazar, Aralık 23


... -ik- Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Kişi Adventure Quest adlı oyunda Level 70 olmakla ve bir quest'ten diğerine haykırarak koşmakla endikedir. Daha sonra tekrar deneyin, nebleyim...

dııt dııt dııt

Etiketler:

:: aeria gloris :: Pazartesi, Aralık 10

Alone in the Universe... "bilmiyorum" lafından öylesine haz etmem ki mümkün mertebe kullanmamaya ya da daha bir sevimli versiyonu olan ve hafif bir omuz silkmesi ve dudak büzmesi eşliğinde iyi giden "bilmem"e başvurmayı tercih ederim. Bilmiyorum, sanki ciddi bir tartışma sırasında tavır koymak ya da karşı taraftan bir nedenle ümidi geri alıp cebe atmadan önce ortaya atılan bir nokta gibi geliyor. Bilmemek noktasına gelmemeli insan hiç yani en azından birşeyler bilmeli. En azından... Hm nasıl? Hafta sonu mu? Ah işte o tanımsızdı. Girl Talk adı verilen şeyin dibine vurulması, tavanına çıkılması, kenarında gezilmesi ve anlaşılmanın, her ne anlatırsan anlaşılıyor olmanın, verdiği ışıltı gözlerime yansıdı. Duygu dalgalanması denilen, endişe denilen, hatta korku denilen insani duyguların dişilere has paydasından çekinmeden söz etmeyi ve işbunları kendimce paylaşmayı, benimle paylaşılanı sindirip karşılığını aynen vermeyi öylesine özlemişim ki anlatmak zor. Daha fotoğrafını görür görmez göz koyduğum koltuğun tahmin edebileceğimden bile daha yumuşak, daha sıcak ve daha rahat olacağını nereden bilebilirdim ki? Son bir kere daha "teşekkür ederim", bitanediim. Beni anladığın, duyduğun için. Gözlerim yaşardığında başını iki yana değil aşağı yukarı salladığın için. Bizler teselliyi çok kolay beceremeyen tekbaşınalar olduğumuzdan, arada çekinerek bana sarıldığın için. Mantık sınırlarından bir gram dışarı çıkmanın yasak olmadığı ya da sadece bir kız çocuğu değil aynı zamanda mutluluklarının yanında endişeleri, aslında çaktırmadığı boyunca korkuları, belirsizlikleri, hayalleri de olan bir kadın olabildiğim o 36 saate evsahibeliği yaptığın için. Daha ne diyeyim?

Şimdi mi? Çıkıp gideceğim işte... ve hem gün hem Gece boyunca içimdeki kainatın kollarında olacağım. Nalybuites', nalyubuites', aeria gloris, aeria gloris...

Etiketler: ,

:: ev a-hali :: Cumartesi, Aralık 8

Unhappy HomesH'alo?... Eh keh benim tabi eski Türk filmlerindeki gibi açayım dedim blofonumu.. İyiyim iyiyim. Sen?... Oh, mis. Bak ne diycem sabah sabah ilginç bir haberler silsilesine vakıf oldum. Tuğçe Baran'ın son durumunu okudun mu?... Türkiye'deki eğitim sisteminin temel taşları olan eğitmenlere savaş açmış. Kesinlikle ve de kesinlikle de haklı, üstelik. Yazıları burda, burda ve burda okuyup okuyabilirsin... Hmm? Okudun mu? Nasıl?... Ya ya... Di mi?... Ya, evet. Aslında eğitim konusuna gelmeden çok çok önce bir nokta var hunhar bir toplum oluşumuzun kökeninde. Müdür muavinlerinin "o saçlar nasıl o kadar uzar" diyip saçımızdan çeke çeke eve göndermesi ya da eğer erkekseniz tekme tokat girişme hakkını kendinde görmesinden çok önce öğreniyoruz biz sevgisizliği...

... Ailede.

Müdür muavini ya da edebiyat hocasından çok önce başlıyoruz o tokatları yemeğe. Gelişmiş toplumlarda çocuğa şiddet suç sayılırken bizde ne çocuk ne kadın farketmez biraz zayıf olan her tür şiddetten payını alıyor öyle ya da böyle. Silleyle olmasa sözle dayak yiyor çocuk bedenlerimiz. Azarla terbiye ediliyoruz biz sevgiyle değil. Oysa yetişkinlerdir laftan gerçekten anlamayanlar, duyguları körelmiş olanlar. Çocuklar da hayvanlar da sevgiye verildiği an karşılık gösterirler koşulsuzca. Hayvan da tıpkı çocuk gibi onu ne kadar seversen sana o kadar düşkün olur. Hatta sevmezsen de düşkün olur masum bir muhtaçlıkla. Çocuklar da öyledir. Çocukluğunu hatırla ve yediğin onca dayağı. Döktüğün onca gözyaşına, katıla katıla ağlamalarına rağmen hatta bazen, annenin ya da babanın bir kucaklamasıyla hemen dinmedi mi onca üzgünlüğün? İki öpücüğe, bir "benim canım oğlum/kızım"a tav olmadın mı?

O körpelikte başlıyor eğitim ve hadi itiraf et, kabul et ki birbirini sevmeyen, kendilerini sevmeyen, hayatlarından çoktan bezmiş iki insanın yaşadığı bir evde buluyorsun kendini. Çok geçmiyor anlıyorsun ki sana gösterilen sevgideki asıl'lık eksik. Bir ev hayvanından farkın yok işin aslını söylemek gerekirse. Gerçekten istendiğin bile şaibeli. Sana yol açan adamla kadın bir nedenle "artık vakti geldiği için" evlenmiş ve birkaç yıl sonra da "artık vakti geldiği için" sen olmuşsun. Ay ne şirin şey dönemi, ki o da lohusa süreci olsun hadi, geçer geçmez de annen tüm hayatının elinden alındığını hissetmeye başlamış. Annelik güdülerine dayanıp seni büyütmeye başlamış başlamasına da hissediyorsun işte sen çocuk radarlarınla ki bu kadın sana hazır değilmiş aslında. Peki ya baban? Babanı ne kadar hatırlıyorsun sen küçüklüğünde, hm?... Evet. Gerçek, senin de dediğin gibi, çok değil. Anneler bu ülkede çocukluğa damga vuran figürler... Babalar bütün gün eve ekmek getirmek için çalışıp akşam bir köşede sızıp gidenler. Anneler babalardan ilgi/sevgi bekleyip gör(e)meyenler. Hele hele senin gözünün önünde hiç göremeyenler (ayıp, çocuk var)! Kaç kere gördün annenle babanı yolda elele yürürken? Ya da kaç kere, yaşın hatırlayacak kadar büyümüşken, üçünüzün birbirine sarılıp televizyon seyrettiğini misal? Babanın annene "seni seviyorum" dediğini kaç kere duydun? (ve işte budur bu ülkede erkeklerin sevgilerini belli etmedeki büyük kısırlıklarının ayrıca sevilecek kız/yatılacak kadın ayırımları içinde olmalarının nedeni ve işte budur bu ülkedeki kızların içlerinde eksik kalmış baba sevgisi, şefkatini, ilgisini erkek arkadaşlarında ısrarla aramalarına rağmen ne kadar sevgi, ilgi, şefkat görürlerse görsünler daha fazlasını istemelerinin nedeni)

Sen bu yüzden sevgiyi göstermek ve paylaşmak nedir bilmeden büyüdün zaten, hayattaki tek sevginin annenin kucağı ve kırk yılın başında babanın saçını iki sıvazlaması ya da dizinde 10 dakka oturtmasından ibaret olduğunu sanarak.

O yüzden hocandan dayak yediğin zaman canın çok yanmadı. Çünkü o noktaya gelinceye kadar canın o kadar çok yanmıştı ki.

Sen çocuksundur, ne anlarsın? Aa olur mu hiç öyle şey yavrum'lar arasında büyürsün. Anneyle baba birbirini çok sevmektedir. Sesli konuşmuşlardır sadece dün gece, sen uyumamış mısındır? İşin gerçeği anneyle baba birbirini filan sevmemektedir! Senin hatrına birbirine katlanmaktadırlar artık. Sen de bunu pekala bilirsin, görürsün, duyarsın zaten. Gözün aydındır! Çocuk olduğun için birşey anlamadığın ilüzyonu anne babaların kendilerini/vicdanlarını rahatlatmak için uydurdukları bir yalandır.

Bu ülkede anneler ve babalar birbirini sevmezler. Birbirine katlanırlar. Nokta.

Ha bir de "bu yaştan sonra" ve "yuva yıkılmasın" konseptleri vardır teyzeler arasında gırla giden. Duyarsın bunları arada kolu komşu gün'e filan geldiği zaman.

Kaç anne kızı dolabından ve makyaj kutusundan aşırdıklarını giyip süründüğünde "aaa naaptın kızım çıkar onları hadi" yerine "hmm bence o bluz o ayakkabılarla uymamış ayrıca gel bakiim buraya o ne biçim ruj sürmek öyle?" diye kızının elinden tutup onunla birlikte hayal alemine dalmıştır ki saatlerce?

Kaç baba öyle göstermeden değil "Hadi geç kaleye bakalım" diyerek oğluyla saatlerce (saatlerce kelimesini sık kullanışım tesadüf değil) top oynamıştır, yerlerde yuvarlanmıştır ki?

Kaç ebeveyn "Yavrum sana olan sevgimizle hiçbir ilgisi yok ama annenle/babanla aramızda bir anlaşmazlık var onu çözmeye çalışıyoruz bu aralar ama merak etme sen annelerle babalar arasında olur bazen böyle şeyler sonra geçer gider" diyerek kızının/oğlunun elinden tutup birlikte dondurma yemeğe gitmiştir bir arkadaş gibi?

Kaç anne baba oğluna/kızına el kaldırmadan önce onbin!! kere düşünecek kadar oto kontrol sahibidir? Küçükken atılan her bir tokadın o minik ruhta hayat boyu kalıcı bir izi olacağını kendine hatırlatacak kadar ebeveyn olabilmiş kaç kişi vardır tanıdığın?

Onu bırak etrafındaki, ailendeki tüm evlilikler içinde kaç tane mutlu evlilik sayabilirsin bu ülkede büyürken kendine örnek alabileceğin ha sorarım?... ya, hem o hem de bunca mutsuz evlilik içersinde büyüyen bunca çocuk...

Kendini ve kişiliğini oturtmaya çalışan ergenlerden ve gerçekten de seksen sonrası kuşağın yaşayış biçiminden hiç hazetmememden bahsetmiyorum bile.

Etrafta doğru düzgün adam yok, evet. Etrafta doğru düzgün kız da kalmadı, evet. Çünkü birbirine bizim için katlanan aynı anne/baba vardı ergenliğimizde de bize kadın erkek ilişkilerinde örnek olan.

... İşte bir çarkın tekleyen çarkındaki eğitim çürük dişlisinden önceki çürük dişlisi bu. Bundan önceki çürük dişli ekonomik koşullar olsun da ondan önceki çürük dişli Türkiye'nin Osmanlı'dan kalan dış borcu olsun da ondan önceki çürük... Eee, bu yüzden gelişmiş bir beyinle gelişmekte olan bir ülkede yaşamak çok acıtıyor ya canımı. Neyse artık ufak ufak hazırlanmaya başlıyorum bu akşam bitanediim'e misaifirm.

Küçük bir ekleme... Bu ülkede kadın olup da düzenin bir parçası olmaktansa kendi düzenini yaşayan, hayatın renklerini beğenmeyip, elindeki boya kalemleriyle onu beğendiği renklere boyayabilen, yanlışına "yanlış yaptım", doğrusuna "helal olsun bana" diyebilen, kendini hem sevip hem de sevmeyecek ve güzelden şirine, şirinden seksiye, seksiden ağıra, ağırdan akıllıya, akıllıdan komiğe dönüşebilecek kadar değişken ve etrafta gerçekten de bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki gelişmiş beyinlerden biri inferidii. Bu yüzden de kendisine bitanediim demekteyimdir ve belki de kendi açımdan son yazısındaki "merak"ını giderebilmişimdir.

Hadi, kapatıp gittim ben, buh bye.

Etiketler: ,

:: gelişigüzel :: Cuma, Aralık 7

Rainy Day Woman... hm-hm ve çok yağmur yağıyordu. O kadar çok yağıyordu ki gök delindi ve Cennetin ırmaklarından biri bize taştı sanıyordu insan. Daha önce küçükken yıldızların gökyüzündeki delikler olduğunu ve pırıltılarının da cennetin tabanından sızan ışık olduğunu sandığımı sana söylemiştim değil mi?.. Güzel, eh en azından söylediklerimi dinliyormuşsun. dinlediklerini, unutmaman da önemli elbette... Hmm, iyiyim. Bugün uzun zamandan beri ilk kez güzelim... Hah-hah yo hayır öyle değil şaşkın. Yani tertemiz, iyi giyimli, abartısız-hafif makyajlı ve olduğum gibiyim. Güzel, yani. Yağlı ve tepede gelişigüzel toplanmış değil saçlarım ya da göz altlarım 10 gündür uyumuyormuşum gibi ruhsuz bir ifadeyle durmuyor yüzümde. Suratım günlerin kiri yüzünden sararmış değil ve üzerimde "en üstte bunlar vardı giydim" diye çığıran bir "gelişi-güzellik" yok. Bugün, babasının bir kaç milyar limitli kredi kartını almış da alışverişe çıkmış havalarında, elimdeki paketlere istinaden, sportif bir kimseyim... Ahah evet büyük halka küpelerimi de taktım elbette ya ne olacaktı?... Hmm evet şimdi gerçekten de yağmur yağsa keşke. Bir şaşkınlık olsa. Bir sürpriz olsa belki de durağanlığın, olağanlığın dışında. Lotodan milyarlar çıksa ya da göz açıp kapayıncaya kadar hepimiz şimdi olduğumuz gibi olsak ama 8 yıl öncesinde veya hiç bilmediğimiz uzak bir akrabamız çıksa Fiji adalarında yaşayan nebleyim. Şimdi kapıyorum, sonra konuşuruz gene...



Edit: Öyle güzel bir sürpriz oldu durağanlık dışında ki yani durağanlık dediğin anca böyle bozulurdu...
Yer: Şaşkınlık içerisi
Saat: 17:11

Etiketler: ,

:: garum :: Salı, Aralık 4

Pucca and Garu...enkazlar bırakıyoruz ardımızda istesek de istemesek de, kırılmış hayallerin üzerinde çıtırdıyor ayklarımız. Ayaklarımız, kanıyor, kanıyor ufka doğru. İşte güneş bu yüzden kıpkırmızı batıyor her akşam, kimse bilmiyor. Kimse bilmiyor, nereden, neden böylesi kördüğümler attığımızı iyi ki. Buraya döktüğüm kelimeler duygu atıklarından başka ne ki? Hangi kelime gerçeğin tam yerinde durabilmiş şimdiye dek ve hangi gerçek dindirebilmiş kelimeye duyulan ihtiyacı? Dökülüyor yapraklarım ve köşeleri keskin duruyorlar öylece yerde. Kahverengi tonlarında bir gezinti yolunda yürüyorum yerleri yapraklarımla kaplı ardımda uzanan. Bir tek şey biliyorum sadece bir tek şey. Gerisi yalan oluyor ve bir yaprağımı daha döküyorum gerime. Arkamdan kimsenin yürümediğinden emin, döküyorum kendimi biraz daha yerlere. Kendimden izler bırakıyorum ki bu yoldan asla geri dönemeyeyim diye. Bu yoldan geriye dönmeye çabalamak tabanlarımdan olmak demek! Bu yoldan geriye dönmek bir daha asla yürüyememek... Ses hep yüksek, ses hep üzüyor bir yerleri tıpkı Grendel'i uyutmadığı gibi. Bir hayal daha kırılırken bir yaprak daha düşerken falan filan işte sadece bir gerçek kalıyor bana ait, benim diyebileceğim. Al bak bir düğüm daha atıyorum korkmadan. Bir anının altında daha imzamız yan yana.

Kanım'sın sen benim!

Bu kadar...

-salondaki koltukta ilk kez:-

Etiketler:

:: mucha :: Pazar, Aralık 2

Ayda by Alfons Mucha... bilemiyorum sana verebileceğim hiçbir öğüt yok aslında şu anda. Sözlerimin giderek azalmasından yana pek hoşnut değilsem de ne yapabilirim? Yine de beni aradığın için mutluyum. Gerçekten... Sağol... Hiç. Hiçbirşey yapmadım, ki bunu seviyorum oldukça. Hiçbirşey yapmamayı yani. Hiçbirşey yapmamayı denedin mi hiç?... Hah! Denemelisin. Bu gerçekten de oldukça zor bir vaziyet. Bir süre sonra bir şey yapmayı illa ki istiyorsun. Kalkayım bir çay koyayım, olmadı su içeyim, bilmemkimi arayayım, arayamazam mesaj göndereyim, yeri sileyim, duş alayım, yemek yapayım, hrm peki o zaman kendi kendime şarkı söyleyeyim, hah buldum! müzik dinleyeyim... Eheh evet yani bir eylem yapmaya, tırnak içinde, muhtaçsın sanki... ki yok öyle bir durum. Yani muhtaçlık filan. Muhtaçlık dediğin ezik bir durumdur insanların gözünde. Eğer "birşeye ya da birine muhtacım" dersen herkes sana "ah canım yazık buna da" bakışları ardından gülümserler. Yani muhtaç olacaksan geçerli bir nedenin olacak adamım. Öyle canın istediğinde muhtaç olamazsın, çok acınası bir insan olursun o zaman haberin olsun.

...Eh, böyle. Çünkü öyle emretmiş bir deli zamanında. Daha beteri bin akıllı ona inanmış ve bir akşam ateşin etrafında yemek yerlerken muhtaç olmanın ancak çocuklar ve evcil hayvanlara uygun olduğu konusunda fikir birliğine varmışlar. O sırada aralarından biri "Ama ben sevgilime muhtacım" demiş. Hemen orda diğerlerinden "Eziksin olm sen", "Yuh lan bu deli galba" veyahut "Sen bir birey olamamışın ne yaşadın onca vakit?" gibi kontra ataklar yükselmiş. Bunun üzerine genç delikanlı sevgilisine gitmiş ve şöyle demiş:

"Selam Gulp (gün içersinde en fazla yaptığı şeyin yutkunmak olduğunu düşünen delikanlı sevgilisine bu adı vermiş. Göz kırpmak ya da nefes almakla ilgili bir efekt mevcut değilmiş o günlerde) bugün çok garip bişey oldu. Sana muhtaç olduğumu söyledim diye insanlar tarafından dışlandım"

Gulp gözlerini kocaman açarak "Sana inanmıyorum Zort!" diye haykırmış (kız sevgilisine bu adı vermiş çünkü gaz çıkarmak insanı son derece eyleyen, sıkıntısını alıp rahatlatan bir durum olsa da her zaman her yerde yapılacak bir şey değilmiş. Uygunsuz bir davranış olduğuna karar verilmiş bunun da zamanında. Ha bir de henüz sümkürme efekti keşfedilmemiş tabii) "Bana muhtaç olduğunu nasıl söylersin?" diye devam etmiş "Ben yokken ne yapıyordun peki?"

Zort bir saniye düşünmüş sadece "Sen yokken hiçbirşey şimdi olduğu gibi olmadığı için sanırım seni bekliyordum"

Gulp daha da şaşırmış "Peki ben sen uyurken çekip gitsem ve bir daha da geri gelmezsem ne olacak?"

Zort, "Hiçbirşey şimdi olduğu gibi olamayacak, Gulp." diye iç geçirmiş "Hiçbirşey hiçbir zaman şimdi olduğu gibi olamayacak ve ben sanki öyleymiş gibi yapmaya çalışıp kimseyi kandırmaya çalışmayacağım. Seninle mutluyum, huzurluyum, dinginim, aşığım, seviyorum, gülüyorum, uyuyorum, uyanıyorum ve seni özlemediğim bir an bile yok. Bak inanmayacaksın ama yanındayken bile yok. Çünkü ne demiş ünlü bir sözde, 'Kalp atışlarını duyamıyorsam benden uzaktasın demektir'"

Gulp gülmüş "Anladım ben seni. Ama bunlar karın doyurmuyor, Zort. Hem zaten ben de sana artık gitmek ve Us'la yaşamak istediğimi söyleyecektim aslında. Hoşçakal"

Ve böylece Gulp, Zort'un masum bakışları arasında çekip gitmiş. Zort'un canı yanıyormuş çok. Yine de söylediğini yapmış ve hiçbir zaman herşey eskiden olduğu gibiymiş gibi davranmamış. Köyün marangozuymuş ve kendini işe güce, hayatın akışına bırakmış. Gel zaman git zaman karşısına iyi kötü anlaştığı biri çıkmış. Onunla hayatını birleştirmiş ve çocuk filan yapıp yaşamaya devam etmiş.

Kısaca hiçbirşey eskiden olduğu gibi olmamış.

Çünkü Zort, büyümüş.

Böylece köyün büyükleri haklı çıkmanın gururuyla yeni nesillere aynı şeyi söylemeye devam etmişler:

"Ancak hayvanlar ve çocuklar muhtaç olabilirler."

... Evet fena hikaye değil ha?... Ahah hayır ben yazdım... Heh sağol neyse yemek vakti. Sonra görüşürüz... Hı-hı, sen de. Bye.


~ Ayda by Alfons Mucha, St. Andrews Face Transformer'la oluşturulmuştur.

Etiketler: ,

:: farı maya :: Cumartesi, Aralık 1

Alo? Şey... Selam... Aslına bakarsan şu anda pek konuşacak durumda değilim... Hala kendimi pek iyi hissetmiyorum ki bu "a"ları uzun okunan "hala"nın başlangıcı taaa sabah kalkışıma tekabül ediyor... hm?... Yok fiziksel birşey değil sanırım ruhsal. Yetiş okurhan "emo" oldum, belki de?... Eheh, şakaşaka gerçekten açıklayamıyorum içimde nedenini bilmediğim bir daraltı var. Oldukça kuvvetli bir el göğüs kafesimi sıkıyormuşcasına... Ya, evet hayırdır gerçekten de. Tavandaki detayları ezberliyordum ben de. Garipmiş. Bir kir lekesi gördüm küçük bir kıza benziyordu bir de Osmanlı lalesi tadında birşey çıkarabildim. Onun dışında tavanda bolca gremlin yaşıyormuş bunu farkettim... ya da "tavanı iyice bi temizlemek gerek" bizim... Evet. İnsanın tavanı kirlenince nasıl temizlenir? Yani nebleyim eline vileda alıp merdivene çıkıp tavanı silmeye mi başlarsın, yoksa eh eytera bea diyerek badanacı boyacı diyocu mu ararsın?... Hm... Belki de. Peki tavandaki kirden kurtulmanın tek yolu üzerine temiz bir kat boya atmak mıdır? Sonra o da kirlenince yeni bir kat o da kirlenince yen... Böyle böyle tavanlarımız kalınlaşmaz mı? Peki ya o temiz kat boyanın altında kirli bir kat olduğunu bildiğin gerçeği? Karışık işlermiş meğer bunlar, o yea. Neyse, kapatmalıyım. Görüşürüz.


Eastern Glow - The Album Leaf

Etiketler: