<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: amaya :: Cumartesi, Haziran 30

AmayaYanın;
Zamanın kendini bulduğu gerçeklik
Koca bir geçmiş-bugün-yarın eleleliği
Baş dönmesiyle parmak uçlarının yerden eksilmesi
Hikayeden şiire
Şiirden hikayeye
Yıllardır dönüp durduğum kafiyeli bir girdap işte.
Ve sonunda ...sen geldin
Arasından sislerin

Söylesene;
Nasıl bırakabilirim ki ellerini
Benimle ısınmış gövdenden nasıl sıyrılabilirim
Sabahın körü hiçbirşey göremezken
Yarı uykulu son bakışlarda nasıl avunabilirim
Gölgen olmadan nereye gidebilirim?
Beyaz kanatlarımla uçarak gelip
Gri kanatlarla yürüyerek dönerken geri,
Başım da öne eğikti, buruktum da, doğru.
Çünkü ...ağlıyordum, yalnızdım...
Tam tükenmişken geri saymaktan saniyeleri,
Yeni bir sensizlikte açmıştım gözlerimi.
Böyle daldım uykuya sabahta
El(imiz)de olmayandan yılarak.
Hem,
Sadece özlemek değil(di) ki
Bir günde geçsin...

(çünkü ben aslında hiç sensiz uyumadım.
bir de ben aslında hiç sensiz uyanmadım.
hepsi bundan oldu işte.)


Amaya: Japonca, "gece yağan yağmur".

Etiketler: , ,

:: miss aigon :: Cumartesi, Haziran 23

Gecenin Günlüğü presents...Benimle hiç şekerli bir kahve höpürdetmemiş biri şu an manik depresifin feriştahı olduğumu düşünebilir. Yine de belirtmeliyim ki kahvaltı üstü çayımı içtiğimden beri dur durak bilmeden ağlıyorum, okurhan. Dün yazdığım yazıyla birlikte titreşmiş eski hayallerim ve "nerdeeen nereye"lik vaziyeti üstüme biraz bol geldi galiba. Eve gittim, lapitapı açtım ve o yıllarda da en sevdiğim müzikallerden biri olan Miss Saigon'u indirdim. Az biraz aşağıda da belirttiğim üzre The Movie in My Mind, aralık balkon kapılarından Geceye doğru mırıldandığım çok özel şarkılardan biriydi. Bir de Les Misérables'tan I Dreamed a Dream vardı böyle. İkisinin de Schönberg ve Boublil müzikali olması bir tesadüf mü bilemiyorum. Adamların trajediyle masumiyeti böylesine iyi harmanlamaları mıydı notalar ruhuma masaj yaparken bana "anamanam işte tam orası" dedirten? Mesela Les Misérables'ın I Dreamed a Dream'e çok benzeyen On My Own'unda derin derin iç çeker, küçük Cosette tüm çocukluğuyla ağlamanın/acının yasak olduğu Castle on the Cloud'unu söylerken ona eşlik ederdim her bir kelimesine kendimi de katarak, usulca.

Ama Miss Saigon'da kendimi bulurdum hep. Lea Salonga'nın olağanüstü sesiyle hayat bulan Vietnamlı Kim, bana aşka/fedakarlığa dair ilham verirdi. Yaşam karşısında ödenen onca bedele inat hala Vietnam savaşı sonrası ülkesine geri dönen Amerikalı kocasının dönüşünden ve ondan olan oğluyla birlikte yaşadığı tüm kabusu geri bırakacağından yana umut yüklü olan Kim, vay canına bir kişilikti. Ama dön dolaş inadına, illa ki de, The Movie in My Mind'a varırdım..

İçimde sabah kalktığımdan beri hayırdır inşallah beni çok rahatsız eden bir his olmasına ilaveten, bütün bu anılardaki pırıl pırıl masumiyet ve içimdeki çocuğun hayallerinden, rüyalarından ne kadar uzakta kaldığımı farketmekten belki de ağlaya ağlaya... ->Burdan<-

[GIGI]
They are not nice, they're mostly noise
They swear like men, they screw like boys
I know there's nothing in their hearts
But every time I take one in my arms
It starts:
The movie in my mind
The dream they leave behind
A scene I can't erase
And in a strong GI's embrace
Flee this life
Flee this place

The movie plays and plays
The screen before me fills
He takes me to New York
He gives me dollar bills
Our children laugh all day
And eat too much ice cream
And life is like a dream
Dream
The dream I long to find
The movie in my mind


[KIM]
I will not cry, I will not think
I'll do my dance, I'll make them drink
When I make love, it won't be me
And if they hurt me, I'll just close my eyes


[KIM, GIRLS]
And see they are not nice, they're mostly noise
The movie in my mind they kill like men, they die like boys
The dream that fills my head they give their cash, they keep their hearts
A man who will not kill but every night again it starts


[KIM]
Who'll fight for me instead
He'll keep us safe all day
So no one comes at night
To blow the dream away
Dream
The dream I have to find
The movie in my mind


[ALL GIRLS]
And in a strong GI's embrace
Flee this life
Flee this place


[KIM]
A world that's far away
Where life is not unkind
The movie in my mind

...buraya...

Etiketler:

:: su-s us :: Cuma, Haziran 22

Aquatic DreamsÇok güzel birşeyler yazma isteği duyunca bunu yapmak adına tıkanıp kaldığımı ya da çok güzel paragraflar yazmak adına zorlama paragraflar döken basurlu yazarlara benzediğimi farkettim. Bundandır ki yazıp silmekten imanım gevredi, sıkıldım ve o cafcaflı, kinayeneşeli tarafımla bağlantı kurmaya çalıştım. Sabahın sekizinde avaz avaz bağırtılarla uyanmak ve başımı yastığın altına gömmek zorunda kalmasaydım hala, belki bunu başaracaktım da ve sen, okurhan, bugün belki de bu yazıyı böyle okumuyor olacaktın. Belki devam ettikçe daha bir toparlar, daha bir kendime gelebilirim kimbilir ama bu aralar çok zor çünkü 48 saat çoktan geçip gitti. 48 saat, 48 saat gibi bile geçmedi zaten, kandırmayalım kendimizi değil mi?

Yaşadığımı, içinden geçtiğimi tarif etmek çok zor ve ben zor taşların altına elimi koymamla nam salmışsam da bu kez bu konuda pek konuşmak istemiyorum. 'Duygu yoğunluğu denen şey'deki şey, şey kelimesinin hakkını yeterince iyi veriyor(muş) zannımca. Geceleri paralanmış döşeğime uzandığımda öylesine çok duyguyu aynı anda hissediyorum ki. Bağlılık; bu kördüğüm olmuş sayısız (evet sayılamayacak kadar çoklar) görünmez bağ nasıl oluştu ve ben ne zaman bu kadar açıldım? Sahil ne zaman böylesine görünmez oldu ve korku tüm bunların yanında nasıl oluyor da çok küçük anlarda görünüp kaybolacak kadar cüce duruyor, hayret?

Bu ne garip bir enkernasyon benim için, okurhan.

İlerleyen günler konusunda uzun zamandan sonra ilk kez böylesine ciddi bir umut ışığı görüyorum. Fiziksel/ruhani ilk kez güzel günlerin eşiğinde olduğumu hissediyorum. Bu bir West Side Story sahnesi olsa, Tony'nin "Something's Coming"i söylediği sahne olurdu. Oradan bakıldığında belli olmuyorsa da müzikallerle büyüdüm ben ve en büyük hayalim Broadway'di, evet. Bu da şimdi çok uzak gibi gelen bir hatıra ve kayıtlara geçiştir. Geçmiş zaman olur ki dans etmek ve şarkı söylemek için yaratıldığımı düşünmüş ve düşündürülmüştüm. Hatta, hala "ah keşke... kimbilir... yani yakın olsak da görüşebilsek ne süper olurdu be of hay Allah... tüh... aaa kee..." vesaireyle andığım üniversiteden bir arkadaşım, bir yaz günü bana aynen şunu demişti:

"Seni New york'ta görmek istiyorum. Sen bu şehirde değil orada olmalısın ve lütfen ne yap et, git burdan. Bu okuldan, bu şehirden..."

O, gitti. Ben (şimdilik) hala burdayım ama özellikle lezizimin New York anılarını okudukça içimdeki ses sudan çıkıp beni balığa döndürmüyor değil.

Neyse, dağılmayalım. Diyeceğim o ki bu gün ne derece Trip Hop-Ambient-ChillOut karışımı bir kişiysem, o zamanlar da o derece müzikal biriydim. Küçük dünyamda Broadway sahnelerinde bir gün Maria olacağım o günleri hayal eder, odamda bir beyaz çarşafa dolanıp, birebir taklit ettiğim bir Puerto Rico aksanıyla "I Feel Pretty"i söylediğim ya da bir Maria bir Anita olup kendi kendime çığırdığım "A boy Like That"le avunurdum. Ya da bana eşlik eden hayali Raoul'la birlikte "süzülür"ken "All I Ask of You" dökülürdü dudaklarımdan. Bu kez simsiyah saçları beline kadar uzanan Christine olurdum rüyalar alemimde. Simsiyah tülden ve dantelden elbisesiyle benim olduğum Christine biraz gotikti belki ama o sahnede Phantom'un karşısında ben olmalıydım. Ya da bir anda kısacık saçlarım ve zıp zıp zıplarımla bir başka Maria'ya dönüşür ve "My Favorite Things"le coşagelirdim. Olmadı oturur ve kasetteki (bunlar kasetçalar zamanlardı) Yüzbaşı von Trapp'e "Something Good"da eşlik ederdim. Ya da yatak odamdaki somon rengi store'ları aralar, Les Misérables'dan "I Dreamed A Dream"i ya da Miss Saigon'dan "The Movie in My Mind"ı mırıldanırdım. "Chim Chim Cher-ree" ve "Tomorrow" zamanlarına hiç girmiyorum bile.

Şayet taşıdığım umut konusuna geri dönersem, dönerim. Şimdilik gözlerimi kapayıp, suyun yüzeyinde yatmaya devam edeceğim. Sesler boğuk gelecek bu yüzden. Ta ki...

Etiketler: , ,

:: tera as :: Perşembe, Haziran 21

Endless SorrowGece geldiğinde, rüzgar er geç esiyordu ve bizler şehrin yükseklerinde hazır bekliyorduk. Ben ve benim gibiler... Birer Gargoyle misali ama daha efemeral, daha yalnız ve daha belirsizdik. Uzun süre bir silüet olarak yaşayınca kaçınılmaz oluyordu gözden ıraklık. Zaman korkuyordu çünkü ömürsüz olduğumuz kadar ölümsüzdük.

Attığımız kahkahalar kulaklarınıza gelmiyordu ve olanlara tepeden bakmadığınızdan olanları görmüyordunuz. Teraslar ve damlardan öğrenilecek çok şey vardı ve sokak aralarında olup bitenler hayatın gerçek yüzüydü. Rüyada olan sizlerdiniz ama uyanmayı istemediniz. Uyumak ve kendi rüyanınız efendisi olmak adına bir hayatlık savaşlar vermeyi adet haline getirmiştiniz. Karanlığın varlıkları, aydınlığın yokluğunda kan bulurken aydınlığın varlıkları, karanlığın yokluğunda can veriyordu.

Gölgeler heryerdeydi... Yaklaşan sisli günler öncesinde ben ve benim gibiler saklanmak zorundaydık çünkü iki dünya arasındaki denge bizlerden soruluyordu. Gündüz aranızdaydık, Gece tepenizde... Hangimiz hanginizdik ya da hanginiz hangimiz bunu bilmek imkansızdı. Sadece bir gerçek vardı: Yalnızlık.

Bu Gece benim için erken başlıyordu. Şehrin bu pek kalabalık olmayan kesiminde "tünediğimden" beri göze batan bir şey olmamıştı "aşağı"da. Durgundum ve bu kez pek umutlu değildim. Gündüz yaşayan tarafımla barışmam çok uzun zaman almıştı ve şimdi bu karanlık ar(k)a sokağa nazır beklerken bir an önce Gece olmasını neden bu kadar çok istediğimi yeniden duyumsuyordum. Gündüze dayanamadığımdan değil asla. Nedeni bir kez gerçeğin tarafına geçip de şehre tepeden baktığınızda, geri dönüş sadece kalbi zayıflar içindi.

Bir kez büyüdünüz mü, çocukluğunuz ölmüş demektir.
Ya çocuk kalacaktınız ya da hiç büyümeyecektiniz.

Bu alternatif gerçeklikte, çok az insan uyanışı seçmişti çünkü bu devasa imparatorlukta güçlüler zayıflardan daha fazlaydılar.

Bir kere güçlendiniz mi, zayıflığınız ölmüş demektir.
Ya zayıf kalacaktınız ya da hiç güçlenmeyecektiniz.

İç çekerek ayağa kalkmak üzereydim ki...
..................................................

...Gerçek bir Silent Hill hayranı olduğum doğru.

My Silent Hill
*fısıltı*
Çünkü gerçek olduğunu biliyorum.
*yankılanan kıkırdama*
Çünkü orayı gördüm.
*susuş*
Çünkü orada yaşadım.
*kayboluş*

Etiketler: ,

:: itilya :: Salı, Haziran 19

El MargaritoHayatta bazı zevklerin, bazı lezzetlerin önüne geçilemiyor okurhan. Bunlar tek başına da yapılabilir ama halimden şu cihanda onun kadar iyi bir başka erkeğin anlamadığını bildiğiniz "bilirkişi" ile birlikte yaparsam tadından yenmiyorlar. Şöyle ki:

El Torito'dan eve yemek sipariş ediyorsun. Gidip restorandaki servisten, müzikten, pahalılıktan bikbikten yakınmıyor, yattığın yerden iki kişi 20 milyona tıka basa doyabileceğin Burrito Classico Combo söylüyorsun. Yanına da içecek olarak kavunlu margarita istediğini belirtiyorsun. Bir süre sonra kendini cipsleri şuursuzca fasulyelere daldırır ya da dürümünün kenarından akan yoğurtları masadan yalarken buluyorsun. Akabinde elini, yüzünü yıkıyor, bi koşu teyemmüm alıp derhal televizyonun karşısında ayaklarını uzatıyor ve blenderlanmış buzlar arasında nefasetiyle sana hmmmh rffff ifl ifl gibi sesler çıkarttıran buz gibi kavunlu margaritan eşliğinde bir CSI bölümü seyretmeye başlıyorsun.

Hava bu esnada hafiften kararmaya yüz tutuyor. Aralık camdan içeri çok tatlı bir esinti girip gün boyu kaldırımlara akmış bünyeni toparlıyor. Sevgilin o esnada ofçoksüperbişeyken ve CSI'dakiler cesedin bağırsağındaki tenyanın iç cebinde buldukları PDA sayesinde makdulün Cidde'deki emmoğluna mail atarlarken El Torito'nun kavunlu margaritası diyorum.

Ya da yemekten yarım saat sonra içilen o dem kıvamındaki çayı yudumlarken yatağa uzanmış The Fountain'ın eşsiz renklerinde kayboluyorsun. Olmadı bi bardak buz gibi elma suyu eşliğinde The Host'taki gereksiz diyaloglar geçse de bu zamana kadar seyrettiğim en görsel ve en başarılı canavarı bir daha görsem diye yerinde duramıyorsun. Sevgilin o esnada ofçoksüperbişeyken ve ekrandan taşıp odaya dolan "Finish it!" lafları eşliğinde bi geçmişe üç geleceğe giderken ya da iskele altından kıvrak hoppidiler eşliğinde dönerek ilerleyen yaratık süzülerek denize düşüyorken aldığın mis gibi çay hüpü diyorum.

Ya da biri kılıncını kuşanır, bir başkası kapşonunun ardında büyülerini hazırlar ve buz gibi bir yudum kök birası ardından cadı haykırır: "When we start killing......."

Hayat da (b)öyle...

...güle güle git...

*gözden kaybolana kadar el sallar*


Etiketler: , ,

:: maria :: Cumartesi, Haziran 9

Maria
- James, tatlım? O uzun koridorda ayrılışımızdan sonra birşey mi oldu sana?
Yoksa beni bir başkasıyla mı karıştırıyorsun?
Ahahah her zaman çok unutkandın zaten...
Mesela otelde geçirdiğimiz zamanları hatırlıyor musun?


- Maria?

- Herşeyi aldığını söylemiştin
Ama çektiğimiz o video kaseti unutmuşsun.
Merak ediyorum... acaba hala orda mıdır?


- Bunu nerden biliyorsun? Sen Maria değil misin?


--'kendime mektuplar'dan--

açıklarını kapamalı ki üşümeyesin
sözler esirgenmemeli ki esin bitmesin
bir de uyku olmalı ki ölüm görünmeden kol gezsin
sen, sen olmalısın,
sen, ben olmalısın!
ya da ben, sen...
yersen.

acımalısın ki anlayabilesin
tane tane olunmalı ki anlaşılabilesin
sisli olunmalı ki izler görünmesin
ya da vurup patlanmalı ki çalıp oynanabilsin
sen, sen olmalısın
sen, ben olmalısın!
ya da ben, sen...
yersen.

aynadan yansınmalı ki şeklin görülebilsin
gözlerde yansınmalı ki değerini bilebilesin
kendini bilmek içinse başkalarına muhtaçsın
(PS: susmalı ki hissedilsin)
sen, sen olmalısın,
sen, ben olmalısın!
ya da ben, sen...
yersen.

insan olunmalı,
"biri" olunmalı.
aslına bakarsan
sen, sen olmalısın,
sen, ben olmalısın!
ya da ben, sen...
yersen.
- Kim olduğumun önemi yok.
Senin için burdayım, James.
Görüyorsun ya...
Ben, gerçeğim.


Etiketler: , , ,

:: reçete :: Pazartesi, Haziran 4

Afitap ŞekerimBiramı döktün ve erkek arkadaşım şimdi gelecek, okurhan! Sana ne desem nasıl başlasam bilemedim. Ayrıca "onlar selülit değil gamze" biçeminde haykıran da ben değilim Amazontalar! Şu ana kadar bir şey anladıysan arap ol ayrıca.

Bugünkü yazımızda genç bayanlarımızı etrafıma toplayıp onlara hızla genç kalmanın sırlarını paylaşacağım. Gerçi benimki babadan kalma; gençlik anlamında diyorum. Genetiğin ve şahane bir kimse olmamın verdiği şahaneliğin yanısıra bunları sizlerle de şahane bir şekilde paylaşmam beni orta yaşlı ve kırk yılın başında iyilik yapası gelmiş, eski gazeteci yeni Cihangir metroseksüeli şahane biri gibi gösterse de şahanenin şeysi bu durum için kolları sıvadım bir kere. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın!

Öncelikle her on kadından onunda da bulunan "selülit mi? valla bende sade çatlak var"dan sizde de bulunuyorsa (anladık biz sizi) öncelikle bir gym'e kaydolup düzenli olarak cardio egzersizleri yapın. "Yok be ne gym'i ben daha neler yani ohoo anlatsam roman olur" diyorsanız o zaman evde ellerinizi belinize dayayın, ayaklarınızı omuz hizasında açın ve sırtınızı eğip bükmeden, dipedik bir vaziyette çömebildiğiniz kadar (çok çömemeyeceksiniz zaten; aman ha kendinizi Yasemin Evcim sanmayın) çömüp kalkın. Buna günde 10 kereyle başlayın her hafta 2şer kez arttırarak 50(elli)ye kadar çıkarın.

Buna bir de kollar ileriye doğru uzatılmış bir şekilde çömüp kalkmayı ekleyin.

Buna bir de sek elle bir sandalyeye tutunup diğer el belde, parmak ucuna yükselip tempolu bir şekilde çömüp kalkmayı ekleyin.

Buna bir de Nivea'nın Good-bye Cellulite jelini her akşam yatmadan önce sürmeyi ekleyin.

Buna bir de her gün en az 2 litre su içmeyi ve günün yarısını yüz numarada geçirmeye razı olmayı ekleyin. Böylece tuvalet kağıdı masrafınızı da beşe katlayın.

Buna bir de (eğer içiyorsanız) sigarayı derhal bırakmayı ekleyin.

Evet selülit yükünüzü kolayca hafiflettik, gelelim fazla kilolara.

Bunun da çözümü basit. Ne yerseniz yiyin yarısını bırakın. Bol bol sebze yiyin, meyve yiyin, salata yiyin. Bunların hepsini yemek için kendinizi de yırtmayın. Sevdiklerinizi belleyin onları düzenli yiyin. Kırmızı et yemekten filan kendinizi mahrum etmeyin. Çay, kahve, pasta, börek, çikolata, zümküfül ve sandal sefası söz konusu olduğunda da bunlardan abartmatıkça tüketin ne olacak ki?! Bu bedende, bu hikayede, bu dünyaya sadece bir kere geleceksiniz!

Ne yapıyorsanız Allaaşkına zevkle yapın. Yapmak zorunda olduğunuz şeyler daima yapmayı sevdiğiniz şeylerden az olsun.

Hayatta en önemli şeyin saçmalamak ve gülmek olduğunu unutmayın. Bu meyanda içinizdeki çocuk diye kendini yırtan insanlara burun bükmeyin çünkü onlar ölürken bile sizden en az 20 yaş genç görünecekler. Ferrarisini Satan Bilge'yi okumadıysanız okumayın.

İşte bu kadar. Zor, değil mi? E la e e e... Sevgili se'gilimin blog'unda yazdığı yazının spin-off'u olan bu dişi yakarışı da böylece sonlandırarak gidip yıkanıyorum.

Etiketler: ,