
Çok güzel birşeyler yazma isteği duyunca bunu yapmak adına tıkanıp kaldığımı ya da çok güzel paragraflar yazmak adına zorlama paragraflar döken basurlu yazarlara benzediğimi farkettim. Bundandır ki yazıp silmekten imanım gevredi, sıkıldım ve o cafcaflı, kinaye
neşeli tarafımla bağlantı kurmaya çalıştım. Sabahın sekizinde avaz avaz bağırtılarla uyanmak ve başımı yastığın altına gömmek zorunda kalmasaydım hala, belki bunu başaracaktım da ve sen, okurhan, bugün belki de bu yazıyı böyle okumuyor olacaktın. Belki devam ettikçe daha bir toparlar, daha bir kendime gelebilirim kimbilir ama bu aralar çok zor çünkü 48 saat çoktan geçip gitti. 48 saat, 48 saat gibi bile geç
medi zaten, kandırmayalım kendimizi değil mi?
Yaşadığımı, içinden geçtiğimi tarif etmek çok zor ve ben zor taşların altına elimi koymamla nam salmışsam da bu kez bu konuda pek konuşmak istemiyorum. 'Duygu yoğunluğu denen şey'deki şey, şey kelimesinin hakkını yeterince iyi veriyor(
muş) zannımca. Geceleri paralanmış döşeğime uzandığımda öylesine çok duyguyu aynı anda hissediyorum ki. Bağlılık; bu kördüğüm olmuş sayısız (
evet sayılamayacak kadar çoklar) görünmez bağ nasıl oluştu ve ben ne zaman bu kadar açıldım? Sahil ne zaman böylesine görünmez oldu ve korku tüm bunların yanında nasıl oluyor da çok küçük anlarda görünüp kaybolacak kadar cüce duruyor, hayret?
Bu ne garip bir enkernasyon benim için, okurhan.
İlerleyen günler konusunda uzun zamandan sonra ilk kez böylesine ciddi bir umut ışığı görüyorum. Fiziksel/ruhani ilk kez güzel günlerin eşiğinde olduğumu hissediyorum. Bu bir West Side Story sahnesi olsa, Tony'nin "Something's Coming"i söylediği sahne olurdu. Oradan bakıldığında belli olmuyorsa da müzikallerle büyüdüm ben ve en büyük hayalim Broadway'di, evet. Bu da şimdi çok uzak gibi gelen bir hatıra ve kayıtlara geçiştir. Geçmiş zaman olur ki dans etmek ve şarkı söylemek için yaratıldığımı düşünmüş ve düşündürülmüştüm. Hatta, hala "ah keşke... kimbilir... yani yakın olsak da görüşebilsek ne süper olurdu be of hay Allah... tüh... aaa kee..." vesaireyle andığım üniversiteden bir arkadaşım, bir yaz günü bana aynen şunu demişti:
"Seni New york'ta görmek istiyorum. Sen bu şehirde değil orada olmalısın ve lütfen ne yap et, git burdan. Bu okuldan, bu şehirden..."
O, gitti. Ben (
şimdilik) hala burdayım ama özellikle lezizimin New York anılarını okudukça içimdeki ses sudan çıkıp beni balığa döndürmüyor değil.
Neyse, dağılmayalım. Diyeceğim o ki bu gün ne derece Trip Hop-Ambient-ChillOut karışımı bir kişiysem, o zamanlar da o derece müzikal biriydim. Küçük dünyamda Broadway sahnelerinde bir gün Maria olacağım o günleri hayal eder, odamda bir beyaz çarşafa dolanıp, birebir taklit ettiğim bir Puerto Rico aksanıyla "I Feel Pretty"i söylediğim ya da bir Maria bir Anita olup kendi kendime çığırdığım "A boy Like That"le avunurdum. Ya da bana eşlik eden hayali Raoul'la birlikte "süzülür"ken "All I Ask of You" dökülürdü dudaklarımdan. Bu kez simsiyah saçları beline kadar uzanan Christine olurdum rüyalar alemimde. Simsiyah tülden ve dantelden elbisesiyle benim olduğum Christine biraz gotikti belki ama o sahnede Phantom'un karşısında ben olmalıydım. Ya da bir anda kısacık saçlarım ve zıp zıp zıplarımla bir başka Maria'ya dönüşür ve "My Favorite Things"le coşagelirdim. Olmadı oturur ve kasetteki (
bunlar kasetçalar zamanlardı) Yüzbaşı von Trapp'e "Something Good"da eşlik ederdim. Ya da yatak odamdaki somon rengi store'ları aralar, Les Misérables'dan "I Dreamed A Dream"i ya da Miss Saigon'dan "The Movie in My Mind"ı mırıldanırdım. "Chim Chim Cher-ree" ve "Tomorrow" zamanlarına hiç girmiyorum bile.
Şayet taşıdığım umut konusuna geri dönersem, dönerim. Şimdilik gözlerimi kapayıp, suyun yüzeyinde yatmaya devam edeceğim. Sesler boğuk gelecek bu yüzden. Ta ki...
Etiketler: ai, seiyū, sora