<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: ıslanbul :: Cumartesi, Mart 31

Tank RainMeraba, okurhan. Allah iyiliğini versin. Güzel dilekler saçarak, dünkü kandilin mübarek olsun diyerek ve inan ben imana geldim hadi kırlara koşalım diye bitmekte olan bu cümleye hayran kalmamak mümkün değil. Yağmurlu bir Islanbul akşamında sıçana döndüm afedersin ve yani bu havada yorganaltından bir santim dışarı çıkılır mıymış? İşte ben de tam bu nedenle bütün bir şuandanitibaren'imi sıcacık yatağımda Buffy'nin üçüncü sezonunu bitirmekle değerlendireceğim.

Şu olayın en güzel yanı "iyi de bundan bana ne?" diyen olmaması.

Saçım diyorum! Dalgalandı da duruldu. Dün fön çektirdiğim saçın, bugün yağmurla kıvır kıvır olması fenomeniyle ilgiliyim. Saçlarımın beni çözmüş bitirmiş yaratı... mm.. varlıkl... o yo... uzuvl... hmrhmr... uzantılar olduğuna kanaat getirdim. Bir gün düz, ertesi gün dalgalı, öbürsü gün arapsaçı, bir diğer gün şilebezi... Bir de gavurların "bad hair day" dedikleri, Türkçeye "bey koş makasımı getir! bizim kitabımızda şekle girmeyen saç kesilir!" olarak çevrilebilecek günlerimiz var ki o ayrı bir mevzu.

Mesela bak okurhan, şimdi benim bir sevgilim var ya, hah evet! Diyelim bir iki gün beraberdik de bugün evli evine köyü köyüne... İşte o son gün benim zülüfler bir türlü dur oturdan anlamıyor hayret edersin. Yani o son günde var bir keramet ben de anlamadım, saç baş hep bir facia hep bir Kayako (Garez kafası)!

Dün ben de Amelie'yi seyrettim sonunda. Çok şeker film. Aferin. Gerçi ne o öyle kendimi seyreder gibi... Ben bir tek elalemin evine girip şaka yapıcam diye ampüllerle oynamadım ya da kapı tokmakları değiştirmedim kısaca sapık değilim diye mi filmimi çekmemişler bugüne kadar, bravo yani.

Çok çiğ ve leziz bir köfte yedim ki babam uzun zaman sonra ilk kez bana "oha kızım on tane mi yenirmiş!" diye hayret etti. Kontrolü kaybettim sanırım ama güzel yapılmış çiğ köfte bende "Aman Tanrım vallahi öldüm cennete geldim!" hissiyatı uyandırıyor. Sadece bende değil onda da uyandırıyor. Dolayısıyla biz bu anca beraber kanca ayrı ayrı çiğ köfte yeme işini çok ciddiye alıyoruz.

Şimdi içim sıkkın olduğunda, egzersiz yaparken ya da durup dururken dinleyip coştuğum ve insanda hoyratça ileri geri sallanma isteği uyandıran, sözü müziği Asayiş Berkemal Efendi'ye ait...


...parça eşliğinde kendimizi yağmur altına atıp şuursuzca dansediyoruz, evet...

Etiketler: , ,

:: deli taçması :: Salı, Mart 27

Aslında okurhan, böyle zamanlarda içinden Rio karnavalı geçse de dışarıya adım atıp dolmuş durağında yarım saat kadar beklediğinde, tependeki grilik içine işlemeye başlıyor ister (yahut) istemez. Kimbilir kimler geliyor geçiyor yanımdan. Ne hikayeleriyle kimler geçiyor da umursamıyorum. Hatırlamadığım kadar küçükken, yaşayacaklarımın boyumu aşacağını kestirdiğim bir anda yaratıp içine girdiğim dünyamdan dışarı ancak ölünce çıkacağımın bilirkişi raporu duvarımda asılı.Çarşaf çarşaf diplomalar yerine bunları asıyorum duvarlara. Bir tanesi başkaları için aldığın ve başkaları nezdinde adam olmaya hak kazandığının tescilli belgesiyken diğeri sadece kendinin kendine verebileceği lakayıt bir rapor. Genelde ilkini almak daha kolay ve daha az yorucu kabul ediyorum. Zaten "ben haysiyetli ve şerefli bir kimseyim, kimsenin hakkını yemem, insanları mümkün olduğunca incitmem, takım çalışması yerine bireysel işlere yatkınsam da sesim güzeldir, şirket pikniğinde "ele güne karşı yapayalnız böyle de olmaz ki"den sonra şak şak çeken bir kimse olabilirim ancak helal süt emdiğim söylenir, malınızı çalıp çırpmam ve son olarak bana güvenirseniz boşa çıkarmam" CV'si bizi ancak çok uluslu bir şirkette çaycı yapar. Sonra muhasebe müdürü dediğin adam kurumu hortumlamaktan işten atılır ve alt tarafı makam şöförü dediğin, bölge müdürünün kızı ilkokulun önünden kaçırılacakken yetişerek onu kurtarır. Biri bugünün parasıyla 3 milyar maaş alsın, diğeri şanslıysa 500 milyon. Hangisinin değeri hangisidir?

Boşversene...

Dünya tuhaf yer be. Bu yüzden ben etliye sütlüye karışmadan ama hep ve daima kendi hayal dünyamda yaşayıp nalları dikmeye doğru ilerliyorum. Yani dün akşam sonunda benim de izlediğim ve böylece dünyada seyretmemiş insanın kalmadığı yegane film "Fight Club"da geçtiği üzere, "This is your (my) life and its ending 1 minute at a time". Anlamı, shake it up şekerim. Muhakkak ki yollarımın kesiştiği birçok insan beni o anki koşullar çerçevesinde "canayakın", "komik", "şaşkın", "nazik", "düşünceli", "saygılı", "güzel", "çirkin," "saygısız", "düşüncesiz", "kaba", "dikkatli", "gülmek bilmez", "soğuk" olarak nitelendirmeye devam edecek ve ben aslında bunların hepsi ve hiçbiri olacağım. Bu anlamda herkesten farklı değilim. Ya da öyle zannediyor ve feci yanılıyorum. Meğer herkesin içi dışı bir, bir tek ben içimle dışımın bir olmadığını söyleyerek godoşluk yapıyorum yihu.

Geçen derken önceki Perşembe 300 spuartualıya gittik. Film 1.5 saat süren bir fantastik/mitolojik oyun demosu gibi. Anam avradım olsun her karesinden bir wallpaper çıkar. Onun dışında bildik duyguları tıngırdatan bilindik bir film. Çok da birşey beklemeden izlersen seversin. Yok umutları yüksek tutarsan olmaz. Ben beğendim çünkü bugüne dek bir Holywood filmini de beklentiyle seyretmişliğim pek yok. Akabinde sevgilimle girdiğimiz ve saatler boyunca tarihsel birikimimizi ortaya dökerek Kavimler Göçü'ne kadar gittiğimiz tartışma da ayrı hikayeydi. Çok alemiz dikkat ettiysen.

Bir keresinde test çözmüştüm, sonunda karakterim "Forgiving Humanitarian" (Yufka yürekli ensesine vur lokmasını al kişisi) çıkmıştı. Bu ilginçti zira oysa fakat ben orta çağda ya da iyisi mi çizgi roman dünyasında "Harboria çağı" adı verilen o mistik çağda (Robert E. Howard diyorum, Conan diyorum, Red Sonja diyorum. Kral Kull da olur ama o diğer ikisi yanında hep küçük Emrah kalmıştır. Mitra'nın anası!) yaşasaydım süper olacaktı. Başta Aragorn gibi bir kral olsun, tüm iyilerin dostu, kötülerin düşmanı olsun bak bir saniye demokrasi diyor muyum. Ya da Atatürk geri gelsin ve olaylar gelişsin.

Sabah kalktım, aynaya baktım of ya çok çirkinim dedim. Hazırlanıp evden çıktım, eve geldim Allaam çok güzelim diyerek onlarca fotoğrafımı çektim. Bil bakalım ben neyim? Evet, doğru cevap gerçekten de etyopya sıçanı.

Onun dışında aptalım. Safım. Süzmeyim. Değiştiğini sanmaktan vazgeçmiyorum. Hiç. Hem. De. 8. Sen hiç 8 yıl boyunca yılmadan, usanmadan herşeyin bir gün düzeleceğini umdun mu, okurhan? Üç kuruşluk ergen / emo dertlerimizi bir kenara bırakmaktan bahsediyorum burda. Her şeyin değişeceğini sanmaya ihtiyacın oldu mu? Çünkü onu da yitirirsen senden geriye sadece bir posa kalacağını bildiğin, bir daha asla 8 yıl önceki yaşamına dönemeyeceğin gerçeğiyle yaşayamayacağın için kendi kendine artık bugünde yaşamayı bırakıp gelecekte bir gün herşeyin 8 yıl öncesine döndüğünü kafanda resmedip resmedip ona tutunduğunu bir düşün.

Bu yazıdaki tüm koşullar altında ben yaşadıklarıyla başedemeyerek kendi dünyasında ya da en bir çok sevdiğim Buffy the Vampire Slayer'daki gibi bir gerçeklikte yaşamayı özleyen bir şizofrenim...

... ve belki de yazdıklarımın hiçbiri aslında gerçek değil. Bu yüzden de kendime dünyanın en güzel şarkılarından birini armağan ederek kozamın içinde iyak ciyak bağırıyorum:

"..You lost it all!!.."

Etiketler: ,

:: lapitap V.2.0 :: Cuma, Mart 16

Ms.Lapitap Fujitsu-Siemens Amilo Pro V2035Yepyeni defterim Ms. Lapitap Fujitsu-Siemens Amilo Pro V2035'le karşında olmakla iftihar ediyorum, okurhan. Bu ne cümle, o ne biçim isim deme. Bir brezilyalı geliyor adını soruyorsun, cevabı bir saat sürüyor sen adama ba ba ba isme ba mı diyorsun? Yoooo (şu an bu şımarık yoo'nun o'sunun yazıda ne kadar uzarsa gerekli etkiyi vereceğini bilemedim).. Neyse işte anlayacağın yepisyeni lapitapımla 6 ay sonra bir kez daha karşındayım. Bu yazıyı lapitaptan yazımıyorum ama olsun. Sonuçta demek istediğimi anlatabildim ve sen de "voaw güle güle kullan" tadında pürşenk bir kutlama içersindesin beni muhakkak ki.

Dün akşam ikinci geleneksel perşembe gecesi sineması aktivitemizi 23 numero adlı Jim Carrey filmi eşliğinde gerek patlamış mısırlar gerek asitli içeceklerle kutladık. Açıkçası filmi de beğendik. Ağırlıkta olan koyu kırmızılar, maviler, kahverengiler ve olmazsa olmaz siyahlar, senaryonun ağır psikolojik havasına oldukça uyum sağlamış. Bilhassa oturma odasındaki koyu kırmızı duvarı tuttum bırakmadım. Hatun olduğumdan mıdır nedirse artık (bu cümledeki ikili anlamı filmi seyredersen daha iyi anlarsın sen)..

Neyse işte sonra Linkin Park'ın Reanimation albümü çok güzel, okurhan. Dinleyip dinleyip kendimi bir animenin göbeğinde hissetme isteğim bendine sığmaz taşar vaziyette. Bu albüme "eski şarkılarını temcit pilavı gibi önümüze koyuyolar" diyerek dudak bükenlerden kesinlikle değilim. Tüm şarkılar orjinallerinden epeyi farklı bir havada ceyran edip kalander yapıyorlar. Bu albümü keşfetmeme vesile olan kimseye sevgilim demekteyim. Sonra beraber oturup Sentüp'te Final Fantasy Advent Children klipleri eşliğinde albümden farklı şarkıları dinlemişizdir bütün sabah.

God of War mu oynasak, Return of the King Extended Edition mu seyretsek, Ergo Proxy'e mi dalsak yoksa yeni barımız Electrøbscura'yla mı ilgilensek naapsak...

Etiketler: ,

:: (y)anlam IV; fareli köyün kahvaltısı :: Pazar, Mart 11

Kiss of the Dragon
Dün gece boyunca tavana aval aval bakarken şunu farkettim ki bir çok şeye tahammül sınırım 48 saat, okurhan. 48 saatten uzun süren süreçlere katlanamıyorum. Misal:

~ Sevgilimi 48 saatten uzun görmemeye katlanamıyorum.
~ Yaşadığım yerde 48 saatten daha uzun kalmaya katlanamıyorum.
~ Yavuklum ve lezzet ikizim dışında x bir insanla 48 saatten daha uzun süre geçirmeye katlanamıyorum.
~ 48 saatten uzun süren fiziksel acıya katlanabiliyorum (bu alanda sağlam bir rekorum var, zibidhan. Bunu sen evde deneme sakın) ama hiçbirşey beni 48 saatten daha uzun yatakta tutamıyor. Yerde sürünerek de olsa en fazla 48 saat sonra gidip kendi işimi kendim görmeye başlamam kuvvetle muhtemel.
~ 48 saatten daha uzun süre depresif bir modda gezmem mümkün değil. Sağlam bir şeye canım sapasağlam sıkılabilir ve bu yüzden, adı üstünde, bir iki gün moralim bozuk gezebilirim ama üçüncü gün içinde "aa bu ne depresiflik kamulan!" diyerek, efendime söyleyeyim, saçmalamaya başlıyorum.
~ 48 saatten uzun süre bir kelime oyunu yapmadan durduğum görülmüyor.
~ 48...

... bu 48 meselesi bir yana, Craig Armstrong sahiden de oldukça beğenerek izlediğim bir müzisyen. Madonna'nın Frozen'ını sevdin çünkü kabul et parçadaki yaylıların düzenlemesi şahane, okurhan. Moulin Rouge'u beğendin çünkü şarkılar birbirinden vayanasını güzellikte. Massive Attack'in Weather Storm'unu seversin çünkü piyano notaları ruhuna yağmur damlaları gibi düşer. U2'nun Hold Me, Thrill Me, Kiss Me, Kill Me'sindeki yaylılar da insanın içini kararta kararta gıdıklarlar körolasılar. Romeo + Juliet'in This Love'ını da kattın mı olaya...

... 8 yıldır, bu civarda geçirdiğim en güzel gün, dündü. Sabahı gülerek başladı, öğleden sonrası sürprizlerle doluydu, akşamüstüsüne birtaneDii o güzel gülümsemesi ve eşsiz sohbetiyle damga vurdu. Ta ki akşam eve gidene dek. İşte o kapıdan içeri girdiğim an tüm büyü bozuldu. 48 saattir yaşadığım cennetsi "şey"e iğne batırıldı. Sinirlendim. Kozama girdim, başım döndü, midem bulandı...

... Artık yeni bir lapitapım var. Hatta şansım yaver giderse yeni bir telefonum dahi var lakin paranın satın alamayacağı şeyler...

... ruhumdaki Gece'nin sahibi ruhundaki Ejder...

...I was thinking what I'd say
for I found out when you left me
it's the something I think everyday
that I long for to tell the story

I was wondering my love
our love is something special
here I found you could stay
today isn't the same

as if you said nothing
nothing at all
as if you said nothing

all the time you knew
I tried to be good
to do the right things
you can help me find my way

je repense à ce que je te disais,
ce moment où tu m'as quitté,
ca n'est pas quelque chose auquelle je pense chaque jour
je voudrais te dire mon histoire

as if you said nothing
nothing at all...



- by Craig Armstrong for Kiss of the Dragon Soundtrack -

Etiketler: ,

:: (y)anlam III; çikolata renkli şarkıcı :: Cumartesi, Mart 10

Like Father like DaughterSabah sabah sevgili pederim zamanın orkestralarıyla ilgili derin bir bilgi akışına girdi. Böyle zamanlarda yaslan arkana onu dinle, okurhas. Bin tane isim saydı hiçbirini hatırlamıyorum ama dinlerken bir keyif bir keyif... Bir tanesi çok ünlü bir bateristmiş. John bişeydi galiba. Dönemin en iyi orkestra davulcusuymuş hatta ben hiç davulcunun albüm yaptığını duymuş muyum? Bu adam yapmış. Arkada hafif bir orkestra önde adam perküsyondan girip bateriden çıkıyor herhalde di mi baba, çıtır çıtır sololar filan? Aynen öyleymiş. Sonra bir piyanist varmış adam beyaz, piyano beyaz.. Richard Clayderman'ların filan atasıymış ***oğlanı. Bir çalarmış sanki o tuşlar bize vuruyormuş o derece. Vay anasını peki ben hatırlıyorum baba rahmetli annem çok severdi Fausto Papetti diye biri vardı orkestrası olan (60lar ve 70lerde popüler müzik orkestraları revaçtaydı diye bir bilgi kırıntısı var bende küçükken evde gördüğüm LP'lerden feyz alarak. Bir de bu orkestralar silme El Condor Pasa'yı yorumluyordu. O da benim küçüklüğümde revaçta olan "bayramda ailecek ya da aile dostları ve onların benimle yaşıt çocuklarıyla cümbür cemaat bir hafta otele gidelim" akımına kapılmış olanların havuz başı ya da akşam yemeği müziği olarak hatırlayacakları bir şarkı) ona nooldu? Yahu o Bidibit Bidibidi'nin yanında neymiş ki? O herifin orkestrası asıl yakıp yıkıyormuş ortalığı Fausto Papetti'ler filan hep sonraymış. Bir tromboncu varmış mesela adam üflemiyor, aletle konuşuyormuş adeta. O da cevap veriyormuş melodiyle, düşüneymişim artık öyle bir virtüözlükmüş.

Haa ama büyükbabam misal, en çok Nat King Cole'u severmiş. Babam da bayılırmış onun sesine, kadife gibiymiş (Sezen Cumhur Önal?). Süper İngilizcesi varmış Nat King Cole'un (burda koptum afedersin). Adamın bir "eğanforgedibuğl" deyişi varmış ki of insanın içinin yağları erirmiş. Biliyorum baba hatta yıllar sonra kızı Natalie Cole dijital olarak düet yaptı onunla bu şarkıyı. CD'sini almıştık eve. Evet ama onun favorisi başkaymış. O ne yorummuş yahu o nasıl bir sesmiş. Eh babamcım bunu seni bilip de bilmeyen yoktur ki.. Sen Engelbert Humperdinck hastasısındır (Bu ha?ne? isimli adam encılbert hampırdink diye okunuyor ve adının anılması bütün sabah hampırdink diyerek dolanmama neden oldu). Hatta baba biliyorsun di mi adam İngiltere kraliçesinin davetlisi olarak onun huzurunda konser verdi birşeyler oldu. Ya ya bir Elvis varmış bir Engelbert. Hatta bunlar iyi de arkadaşlarmış ama babam tabii Engelbert hayranıymış.

Neyse baba "eğanforgedibuğl" diyorduk hatırlıyorsun tabii o şarkıyı. Tabii... Ben bardakları alacakmışım, o krem peynirle reçeli dolaba götürecekmiş. Eğanforgedibuğl dets vat yu ar'mış...

...Ağnforgedibol tho niyr or fağr, babacım benim.

Etiketler: , ,

:: (y)anlam II; être une femme :: Cuma, Mart 9

Gecenin Günlüğü feat. Anggun Kızım, açıkçası bugün lafım sana. Efenim Gecenin Gün'ü tertipliyorum bugün. Gün düzenleme yaşım geldi, koluya komşuya haber ettim, içinde Gün geçen şarkıcı eskidenberiçokbeğeniyoruzailecek Anggun'ı çağırdım. Elbette davetlisin hatun kişi, gir içeri. Biz küçüktük bu Gün denen şeyde annelerimiz eve tüm teyzeleri çağırır, kek börek yapardı zaten en çok ona sevinirdik. Bir rivayete göre göbekatılmayan Gün, Gün değildi. Annem ve arkadaşlarından hiç böyle birşey görmesem de sözümona bazı teyzeler Gün'lerini Çarşamba matinesine çevirip bolca döktürüyorlar, döktüremeyenlerse sallanıp habire el çırparak vaziyeti idare ediyorlardı. Neyse devir değişti. Devir internet çağı, devir teknoloji çağı oldu tey tey! Bu sebeple 21. yüzyıla uyarlanmış, bir blog aracılığıyla yapılan ilk Gün'e hoş geldin. Hadi bakalım kıvrılıp bükülmeye hazır ol.. Saçlarını aç.. Dik dur şöyle.. Uzunluğu ne olursa olsun bir kez savur bakalım yeleni.. Güzel, evet.. Öhöh! Abartma! Oo t-shirt'e göbek üstü düğüm ha? Kamulan az diilsin sen ehe.. Hazır mıyız?... Şaane... Git odanın kapısını da kapat madem, haydi.. Evde yalnız da olsan kapa sen.. Bilgisayarının sesini iyice aç... El çırpmaya hazır ol, ritmi tuttur.. Ve başlat şu şarkıyı gitsin:


Bir çırpı()şımla başlar büyünün melodisi
Ve her bir saç telimde (y)atar davetimin güçlü kalbi
Gitmem iki adım sürer,
Kalmam tek kelime.
Bir yılan kadar güçlü olsa da dolanışım
Zehrimi ihanetle salarım.

Gözlerimde bilinmeyen diyarların ağıtları
Parmak uçlarımda tadılmamış aşkların izleri var
Bir bilmece, bir havuz problemi ya da çözülecek bir denklem,
Hepsinden bir hiçbiriyim,
Ellerimde gizemin keskin kılıçları

Ne kadar gerçeğim ne kadar yalan
Ne kadarım isli -- ne kadarım izli
Boyutsuz bir diyar içim, havası hep sisli

Önce süzülmeyi öğrendim,
Ardından üzülmeyi
Hint kumaşı dedikleri elbette benim.
Bir belki, bir şans, bir ihtimal ve
Mübarek keşfedilmemiş bir hazine haritası gibiyim.

Yüksek topukların üzerinde,
Ne sandın, tüm gözler benim üzerimde!

Burda işte kısa kesip aydın havası almak
Sadece dans etmek bir şarkı boyu umarsızca
düşünmeden,
umursamadan...

...yalın hali,
bir kadın olmak*...

*bir kadın olmak: être une femme

Etiketler: , ,

:: (y)anlam; cesse la pluie :: Salı, Mart 6

HooverphonicAsabım çok bozuk, okurhan. Az önce yavuklumla Requiem for a Dream adlı insanı depresyonun gözüne sokup çıkaran bir film izledim ve her gerim yerilim içersinde. Hayır şimdi filme dünyanın en iyi filmi diyemediğim gibi kendisine kalkıp yerle yeksan hezeyanlar da düzemem. Açık ve netçesi bu film için söyleyebileceğim bir tek şey var o da çok başarılı bir film olduğu. Sana tavsiyem bunu mutlu bir gününde seyretmemen. Normal bir günde seyredip hemen akabinde yat gitsin. Hayır yani uyku muyku vakit geçer ertesi gün olur hayat normale döner. Benim gibi normal bir günün sabahında seyredersen film bittikten sonraki bir saati ayaklı bir ünlem olarak geçirmen mümkün. Bak üstünden birden fazla saat geçti ben hala böyle bir epeyi fenalıklar, böyle açpencereyiacıkceyranyapsınsevgilim'lerdeyim. Hayır mutlak seyret bu filmi, okurhan ama halet-i ruhiyenin uygun olmasına dikkat edip sonra demedi deme.

Onun dışında mistik temalı dizi veya filmlerde mutlaka dolunayı bilen bir yardımcı eleman olması muammasını çözmeye çalışıyorum. Malum dünyayı ele geçirmeyi bekleyen amcalar teyzeler dolunayı dört gözle beklerler. İşte bu esnada seninkiler harıl harıl çalışırken bir anda bütün mesele dolunayın çıkmasına bağlanır ve o esnada o zamana kadar eli armut toplayan bir arkadaş çıkıp "Ama dolunay bu gece!" gibi bir yorum yapar. Ben olsam onu orda üç su döverim, örneğin. Kamulan bu saate kadar aklın nerdeydi kadın?!! Bu saatte açık papaz nerden bulucaz? İmam desen dünyanın parasına gelir. Hahamlar bu işten anlar mı bilmiyorum onu araştırmak vakit kaybı. Kırarım böyle kahramanlığın hörüncünü!! diyerek mekanı terketmem mümkün. Anlamıyorum nasıl oluyor ki bazı şeyler?

Örneğin sen Türkiye'ye malolmuş bir manken/oyuncu/fotomodel'ken (anladın sen onu) ve dahi önünde maşallahlık bir Gamze Özçelik örneği varken, kalkıp X'in kameralı telefonuna fersah fersah fotoğraf çektirebiliyor, hadi yaptın bunu diyelim sonra kalkıp aptala yatabiliyor ve bizim bunu yutup hazmedeceğimize nasıl inanıyorsun bunu anlamıyorum ki ben? Geçen yavuklum "kameralı telefon çıktı mertlik bozuldu" dedi. Şöyle bir başımı salladım. Sonra da dahil olduğumuz jenerasyonunun büyürken He-Man'in sonunda Orko'nun verdiği öğütlerden nasibini aldığı için böyleyken böyle olduğuna kanaat getirdik hey gidi.

Hadi onu anlasam You Tube'a erişim engellenmiş onu anlamıyorum buna ne diyeceksin? Hangi akla hizmet internet gibi kural ve kaideler bir yana, insanın kendini ifade etme özgürlüğünün her türlüsünün sınırsızca kullanıldığı bir mekanda yaptırım uygulayabileceğini sanıyorsun? Sansür ne demektir bu devirde artık? O hakikaten bizim zamanımızdaydı ki biz internetle sonradan tanışan dilimdeyiz. Internet'in içine doğan, onsuz bir yaşam ve iletişim biçiminden bihaber bir dilime hoşuna gitse de gitmese de artık sahipken ve bunu kabullenmen gerekirken nedir hala bu zevzekçe yaklaşım? Neden bazı şeyler "only in Turkey" damgasıyla karşımıza karşımıza çıkmaya devam ediyor hala bunları da anlamıyorum, okurhan. Pire için yorgan yakıp kalkıp karşıma artık çok hijyeniz dersen ben kafamla is olmuş duvarları işaret eder giderim.

Benim tercihim: - French Version (Cease the Rain) -


İlle İngilizce diyenin tercihi: - English Version (Saviour) -


- by Anggun for Transporter 2 Soundtrack -

Gitmek çok güzel bir kavram, okurhan. Onu anlıyor ve çok seviyorum. Bir tek gitmek asla olmuyor, o da bir insana hücresel bazda bağlanıp simbiyoz'a dönüşebilince... İşte o zaman "gideyim" demiyor, "gidelim" diyorsun. Sen gelmiyorsan gitmeyeyim o vakit de olabiliyor bu duruma göre. Bu da çok ilginç bir vaziyet...

...ama işte bunda anlaşılacak bir şey yok, okurhan. Bunu ancak yaşıyor ve biliyorsun, evet.

Etiketler: , ,