<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: yorgan :: Perşembe, Kasım 16

Audrey RainesBir sürü birşeyler yazacaktım ama sürüyü kaybettim. Benden çoban olmaz ey Türk gençliği. Açıkçası bu ara ne yazacak ilhamım var ne de mecalim. Verilecek bir çok havadis var elbet ama bunların ne kadarını versem ne kadarını vermesem, ne kadarını sussam ne kadarını yutsam bilemediğim için işte böyle ortada kuyu var yandan geç fazla takılma meydanda tiriviri. Ee sende ne var ne yok? Ha bak sende dedim de.. Şu -de karmaşası var ya şu -de karmaşası... Hani bitişik mi yazılır ayrı mı yazılır meselesi. Hah işte o meselenin en vahimine "beynimizin sağını da kullanıyoruz solunuda" reklamıyla Yeni Şafak gazetesi vacip oldu, gözümüz aydın. Kimbilir o -de'yi ayrı yazmayan matbaa sahibinin şirkete kaybettirdiği milyon dolarlar (oeeh) ne kadar çoktur. Mübalağa bir sanatmış gerçekten bugün bunu öğrendim, Okurhan.

Bu aralar biraz yorgunum aslında ama sus belli etmiyorum. Eğitimim başladı aslen o yüzden koşuşturmalı geçiyor herşey. Hayatımdaki unsurları ne kadar dengeleyebiliyorum onu öğreniyorum aslında. İş/aşk/aile/arkadaşlar dörtgeni kolay bir dörtgen değil. Şimdilik üçgeni zor idare ediyora benziyorum ya neyse. Zaman geçtikçe, pratik yaptıkça ustalaşırım herhalde. Aslında ufak ufak insanların hayatlarını bir çok unsura böldüklerinde herşeyin yalap şap olduğunu öğreneli çok olmuştu. Bu yüzden hep aynı anda bir tek işe odaklandım hayatımda. Evet bazı insanlar aynı anda üç/beş/üjbeş işi birden rahatlıkla idare ediyorlar doğru. Ben onlardan değilim.

Misal CTU'da çalışıyor olsam benden bir Michelle, bir Chloe çıkmazdı, olsam olsam Audrey Raines olurdum. Doğruya doğru. Şayet hayatta neyin ne olduğunun gayet farkında bir damsel in distress (ortaçağ romanlarında kurtarılmayı bekleyen prenses) varsa, o benim. Misal şu an dördüncü sezonu izliyoruz 24'te... diyorum benden bir Erin istesen de olmaz. Sarah olmaz, Marienne hiç olmaz ki bunların hepsi gayet cinfikir hatunlar bak zehir gibiler öyle böyle değil. Em-mee benden iyi Audrey olur şimdi. Spoiler vermem, veremem lakin diyelim ki kriz anlarında ağlayıp zırlamasam da sonrasında ağlarım. Ayakbağı olmam, koş dersin koşarım, vur dersin vururum, ota çoka iğrenmem filan ama iş bitip, adrenalin dinince bana elimi yüzümü yıkadığım ve belki beş dakika lavabo başında duygusal çalkantılar geçirdiğim bir sahne ayıracaksın kardeşim. Ha sonra başımı kaldırır tekrar gereğimi yaparım. Heh işte orda ne kadar iyi olduğumu bilsen şaşarsın, Okurhan.

"İyi ki de edecek lafın yokmuş" desene, Okurhun. Kerata. Neyse efendim bu sabah da diğer sabahlar gibi kalktım. Aslında bu sabah uyuyamadım uyuyamadım, sonunda kalkmaya karar verdim diyelim. Yatakta kıvrılıp, her gözüne uyku girmeyen insan gibi fikir fırtınasına başladım. Fikir fırtınası, Okurhan, bayağı esintili bir hadise. Bir de bakmışın saç baş bir tarafta karaciğer, omurilik bir tarafta. En güzeli düşünmemek. O yüzden bir süre sonra gittim bir çay koydum. Şu an koyduğum o çay buz olmuş durumda ama yine de fincanın dibini gördük neyse ki. Bundan kelli iş gözleri kapamakta, biraz rahatlamakta, kendimizi melodilerin huzurunda kaybedip dengelemekte...



can I hide there, too ?
seek solace
sanctuary..

...in that hidden place

MTV Türkiye de açılıyor hadi yine gözün aydın ben sana daha ne diyeyim? 30 yaşından büyükleri ekrana sokmama kararı almışlar, gözümüz aydın. MTV'nin politikası gereği demişler bir de (İyi tarafından bakalım. MTV politikasına göre Ozzy Osborne yirmili yaşlarında bir delikanlı olduğuna göre ben daha rahme düşmedim, vay). Sezen filan olmayacakmış. Gidip açılış partisinde Teoman, Sertab Erener çıkartıyorlar bu arada, hatırlatırım. Bir Şebnem Ferah, bir Özlem Tekin de olmayacak herhalde. A yok onlar yayın politikamıza uygun derlerse de çifte standart diyecek ötekiler. Haydi annem seyreyle gümbürtüyü. Yahu, Türkiye'ye MTV ne gerek, şekerim. Var işte bir tane seyrediyoruz zaten yemekten yemeğe yetmez mi? Türkiye'si de kusur kalsın allasen. Buna gelişmek, birilerine yetişmek, her tarakta bezi olmak denmiyor yazık ki. Sanırım bizim bu "ayranı yok içmeye" heyecanımız, maydonoz ve boşaltım sistemimizi içeren deyişimize pek daha uygun.

Aslında yarın bir sunumum var, hazırım ama yine de üstünden geçmem lazım. Hayat döngüsünde hazırgelirli statüsünde olmalıymışım ben. Mirasyedi filan değil bak dikkatini çekerim. O kadar yükseklerde gözüm yok. Kira gelirim filan olaydı misal. Üstüne de freelance çalışır, azıcık aşım kaygısız başım yaşardım. Ne ala memleket olurdu var ya, Okurhin.

Neyse neyse gideyim alış veriş ve yemek yapayım ben bakayım. Niyetim o, ama oluru var mı göreceğiz. Ve evet, elbette Bjork'e ayılırım. Ve hayır, kesinlikle ek$i sözlük'te yeniden yazmaya başlamadım. Hesabımı ele geçiren her kimse/neyse, kahveden arkadaşlarına yaranmak amaçlı kullanıyor yazarlığımı. Mevlam kendisini er geç bildiği gibi yapacaktır diye umuyorum.

Edit: Yok galiba.

Etiketler: , ,

:: iynxiety :: Pazar, Kasım 5

CoCoon Bu ara buraya (hay kafama kuşlar pislesin de batıl inanç gereği trilyonder olayım gene kafiyeden hallice bir giriş yaptım) yazmak bile işkence geliyor okuyan kişi. Böyle sanki parmaklarımın her birine birer kum torbası takılmış da hepsi tek sıra halinde bir iskeleye dizilmiş, denize atlayarak intihar etmek üzereler. Bu sözleri Hope'la çok haşır neşir olmama borçluyum afedersiniz. Böyle yarı depresif yarı şairbaz laflar fışkırıveriyor dimağımdan efenim durduramıyorum. Yani geçen yavukluma bir mesaj yazdım sonu "kırılgan martıların kanatları gibi" miydi neydi. Güldük tabi. Yani işte diyeceğim o ki Hope'la ev arkadaşı olmak hususunda çekinceler geliştirdim. Bu çekince lafını da ne zamandır kullanacağım kullanacağım, iyi oldu. Çok foniküler bir insanım.

Maalesef bir vefat haberiyle aydınlık günlere damga vurmak isterim:

Lapitap, öldü!

Başım sağolsun, gözü kalanın ödü kulağından aksın gibi yer yer hazinli yer yer beddualı tepkiler verebilirim ama hiçbirini vermiyorum. En çok ihtiyacım olduğu anda kaybettim Lapitap'ı. Tam çokuluslu bir şirketten tercümanlık teklifi almış hem de Mad Science Türkiye'nin eğitmenlerinden biri olmama ramak kalmışken (ve bu doğrultuda verilecek CD'ler ve materyalleri çalışacak bir bilgisayara mutlak gereksinimim varken.. hatta online bir sınava girecek olmam söz konusuyken) böyle bir kayıp benim için ciddi sorunlara yol açacak. Bir kere Lapitap'ı almak için kitap çevirisi yaparak para biriktirirken katlandığım zorlukları beni tanıyanlar gayet iyi bilirler. Kar, soğuk, kış, yağmur, rüzgar, bayır, sandalye üstünde birbirine eklenen ardaşık saatler... Daha taksitleri bitmeden böyle bir "görünmez kaza"yla elimden aylarım alınmış gibi geliyor. Çabalarım, emeklerim, fedakarlıklarım alınmış gibi... Alın terim silinmiş gibi!

Kapıyorum ulan gözlerimi, kulaklarımı! Hadi bakalım buyrun burdan yakın. Kendime yarı inadına yarı zevk için bir Pocket PC alacağım. Yatağımın üstünde bacak bacak üstüne atıp döküman inceleyeceğim, çeviri yapacağım, sıkılınca yastığıma sarılıp internete gireceğim, yazılarımı yüz numarada filan yazacağım, o olacak.

O da olacak!

记得记得11月5日


...all that no-one sees,
you see,
what's inside of me,
every nerve that hurts,
you heal,
deep inside of me,

you don't have to speak,
I feel
...