<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: maşallahlı tetki :: Cumartesi, Ekim 28

Hope is EmoMerhaba 50 yaşında da 30 gösterecek olanlar. Merhabalar genlerinde bir Leonardo DiCaprio, bir Cher, beğenmediysen Madonna olmadı Ajda Pekkan ya da sizedebişeybeğendirilmiyo George Clooney taşıyanlar ! Ben, Ayda. Bu, Nyx. Alter ego'm olarak ilk zamanlarda çok sohbetimiz oldu kendisiyle (Bir diğer değişle ben kendi kendime konuşan bir deliydim ve biz gülüyorduk ağlanacak halimize). Sonra tabii zamanla herşey değişti. Çelik bile, düşünebiliyor musun? Tabii biz de değiştik. Burası da değişti. Sen değiştin, misal. Saçına kaç beyaz eklendi? Ya da kaç hüzün geçirdin hayatından bu dört yılda? O da olmadı Allahcezanızıvermesinsizedebişeybeğendirilmiyo hangi sevdiceğini kaybettin? Ya ya... Evet neyse ne diyordum?

Bu aralar tam bir Hopebaz oldum. Hope kim ya da ne derseniz ben de kendisiyle Adventure Quest ekibinin yeni oyunu Dragon Fable'ın ilk animasyon denemesini seyrederken çıkan SenTüp* linkleri aracılığıyla tesadüfen tanıştım. Şimdi doğruya doğru, ben öyle trend takip etmeyi bırakalı oldu. Hani yani etrafta gördüğüm Goth kızları Punk kızlardan, Punk'ları Retro'lardan ayıklayabiliyorsam öp başına koy sen beni. Bir de EMO varmış bir süredir. O ne yenir mi derken konu hakkında bir briefing aldım. Tabii ben ha evet iyi tamam dedim yalandan karşı tarafa ayıp olmasın diye. Neyse sonra kaldı bu konu böyle. Ta ki Hope is Emo linkini görüp de aha işte beklediğim fırsat diyerek Hope'un bir EMO parodisi olduğunu farkedinceye kadar. Neyse hem EMO neymiş anladım hem bol bol da güldüm eğlendim. Bütün videolarını seyrettim o gazla. Tükürerek kahkahalar attım bazı yerlerde. Canlandıran aktrise burdan gözyaşlarımı gönderdim. Maillen yazıştık bir süre ve böylece yılbaşından sonra Hope'la aynı eve çıkmaya karar verdik. Yanımıza da Engin Koç'u alıcaz. Nuri Alço da olabilir. Kararsızız çünkü Hope, Nuri Alço'nun çorba içerken bıyıklarına bulaşan şehriyelerin çok hüzünlü olduğunu, Engin Koç'un yürürken sallanan göbek yağlarınınsa elemi çağrıştırdığını düşünüyor. Böyle işte bir hayat bizi bekliyor 2007'de.

Onun dışında bayramda ilan ettiğim olağanüstüdomestik hali bozdum. Moralimi de bozdum onunla birlikte. Bu yaz geçirdiğim ıbızbazıvzıva roza diye bir deri döküntüsü vardı hatırlarsınız. Anlatmış idim herşey karnımdaki bir ana lezyonla başlamış, o lezyon bir süre öyle durduktan sonra ordan bütün vücuduma yayıldı demememiş miydim ben size? Aha işte öyle bir lezyon keşfettim dün yine. Dişlerimi sıktım. Çok sıktım. Aynı şeyi bir kere daha çekersem, dahası bu şey böyle canı her çektiğinde bana dadanacaksa, yanmışız. Ya da doktor bu vaziyetin çoğunlukla belli bir mikroba karşı bazı bünyelerin gösterdiği bulaşıcı olmayan bir reaksiyon olduğunu söylemişken, ben ailemle yaşadığım bu "ev"den o mikrobu kapıyorum, bünyem de "E s**ıcam ama Ayda! Benim gibi güzel ve narin bir bünyeye bu mikrop, demek!? Çektin tepkimi!" diyor. Bakalım önümüzdeki günler neler getirecek.

Lapitap için yetkili servisten evi aramışlar. Bir fenalara geldim bunu öğrenince. Allahtan Cuma geç saatti de o sinirle arayıp çıkışamadım. Yani telefona haliyle amcam çıkmış. Kadın bızır bızır konuşmuş ve amcamın bütün bunlara verdiği tepki, "Olur ben akşam gelince aradığınızı söylerim" diyerek telefonu kadının suratına kapamak olmuş. E be kardeşim ev telefonu istediniz diye verdik ama cep telefonumuz ne güne duruyor. Onu niye verdik şu vakit? Ya bu ara benim celallenesim var ya da etrafımda çok aptal şeyler olmakta.

Cuma günü Grudge 2'ye gittik. Ben ilkini çok sevmiştim bilmem söyledim mi sana. Evet kaç kere seyrettiğimi bilmiyorum açıkçası. Özellikle de DVD'si olunca... Aah ah taşınırken nereye gitti o DVD'ler bilmem. Lapitap'a DVD yürütgeci yükledikten sonra çok üzülmüştüm onları kaybettiğime. Gerçi Lapitap'ta son durum ne ki? Hem zaten içimdeki çok hazinli bir ses bana Lapitap'ın yapılsa da bir daha asla eskisi gibi olamayacağını fısıldıyor. Bir kere servis gördü mü bir aparat, işi %50 bitmiş demektir. Düzenli sorun çıkarır. İnşallah yanılıyorumdur. Ben yanılıyorsam/yanılmışsam , tükürdüğümü seve seve yalarım hiç gocunmam. Size de Fujitsu/Siemens yetkili bayiilerini överim bir yazıda dur bakalım. Neyse Grudge 2'yi de beğendim ben. Bir iki sahnede hopladım yerimden filan. E hoplamaya gitmiştim zaten. Hoplattıysa film niye beğenmeyeyim. Hani öyle ayılıp bayılmadım ama yine olsa yine seyrederim. Ben ki Silent Hillmanik bir bünye olarak şu ana dek henüz iki kere seyrettim kendisini. Üçüncüsü de yakındır. Seviyorum. Bozuk psikolojimi bozup düzeltiyor gelirim filmleri.

Ailemin tüm bireylerinin birbirinden kaçık olduğunu artık bilmeyen kalmadı. Bir normal kişi babamdır ama aramızda o da mavi ekran veriyor sık sık. Dün geceki aile meclisindeki gibi. Şöyle ki:

Nine: Ya ya... sonra da Hamiyet'le bana para gönderirdi. Adam masonmuş. Hukukçuymuş.
Baba: Hamiyet'in nesi oluyormuş peki bu hukukçu?
Nine: İşte arkadaşı yau.
Baba: Ha Hamiyet kevaşe yani.
Nine: Kevaşe değil de... Maşallahlı!

Böyleyken böyle. Maşallahlı... evet.


*SenTüp: Türkçemizi koruyalım akımına yakalanmış YouTube.

:: erica ve yıldızlar :: Cumartesi, Ekim 21

EricaAllah bildiği gibi yapsın sizi! Lapitap'ın üzerine kahve dökmenin bana bu kadar zamana patlayacağını bilseydim... Araya soktuğumuz bilgisayaranlar amca kişisinin "Gelin biz buna dokunmayalım siz iyisi mi servise götürün" demesi 10 gün sürünce, biriciğim leptapımı tam bayram ertesine yaraşır bir macerayla Mecidiyeköy'deki servise bıraktık peder beyle. Hey ya Rab! Ayağımda beş santim topuklar, bir elimde kazık kadar leptap çantası diğerinde bir o kadar poşet, Vecibiyeköy'ün arka yokuşlarında sefilleri oynadık (insan neler yapar isteyince. bu bişey değil düşününce. bayram da kapıya gelince. kalktım. sana semt aldım!). Seksenaltıbuçuk kere düşmeme ramak kaldı %^+&$$#[?^+&^+&(&'^'!!! Hayır altmış yaşında adamın dili dışarda kaldı ona yanarım kendi halimden çok. Asla bulunmamak üzere tasarlanmış Fujitsu/Siemens bayiini huzurlarınızda kırıyorum. Daha bayram geçecek de, Lapitap'a bakacaklar da, bize ortalama bir fiyat verecekler de, kabul edersek yapacaklar da... Pöfl!

Dahası her görenin pek bir sevdiği telefonum Laciye bozuldu. Bu bozulumun şu güzel ortamı bozacağını farkederek şeyim tutuştu. Günler sonra anlayacaktım ki Lapitap'ı direkt menapoza sokan kahve dökülmesinden payını Laciye de almıştı meğer. Bundan sonra kafeine kişisel bir garez besleyerek içmeye karar verdim Cafe Crown'ımı. Ondan vazgeçer miyim sandın sen? Hah! Gülüçk olma lütfen.

Neyse işte sonra da babam bana Erica'yı aldı. Erica dünya tatlısı bir telefon. Derhal Laciye'nin pabucunu dama atıp Erica'yı elimden düşürmez oldum. Burda telefonu elden düşürmekle ilgili bir espri yapacaktım ama hiç halim yok. Bunun en önemli nedenlerinden biri de Erica'nın radyosu olması. Ayrıca her zamanki gibi yine minimal, hiçbir özelliği olmayan, küçük, şirin ve bol animasyonlu bir telefona meylettim. Elimde olsa direkt japon korku filmlerindeki telefonlardan alacağım. Pikachu gibi yaratıkların cirit attığı, çiçekli böcekli telefonlar yani. Arka plan wallpaper'ı olarak da derhal oy pembeli bir çiçek resmi koydum. Tabii bir takım gece ve mezarlık temalı arka planlar da indirmedim değil. Hayır ne olur ne olmaz yarın bir mod değişimi olur, özümüzden de kopamıyoruz haliyle çok fazla.

Mezarlık dedim de bir bayrama daha girdik Allah belamızı vermesin! Dünyanın en gereksiz şeyi bu günler ya hadi üç gün tatil yapacaksınız diye ses etmiyorum. Bayram kavramı hayatıma girdiğinden beri düşüncem budur, geldim bu yaşıma hala aynı. Yani neymiş kişi yedisinde neyse binyedisinde de oymuş. Klasik bir bayram gününe amca krizi ve nine bağırtısıyla başlanır. Evden çıkılıp mezarlığa gidilir zira eli öpülesi herkes ölüdür. Ölüye su verilir. Ağabeye, dedeye, büyükanneye, anneanneye, büyükbabaya... son olarak da anneye ve babanneye.

Bunca mezarlık ruhta kasvet etkisi yapar. Gidilecek bir yer yoktur ve bu benim yaşamımdır. Çoktan kabulümdür. Bir bayramlar bir de Pazarlar oldum olası kabulümü yüzüme çarptığından olsa gerek bugünlerde gülünecek bir şey bulamıyorum.

Takılın siz hadi.
PS: How did we ever go this far?
You touch my hand and start the car
And for the first time in my life
I'm crying...

Are we in space?
Do we belong someplace where no one calls it wrong?
And like the stars we burn away
The miles...

"Bir özleme daha alır mısınız Ayda hanım?"
Teşekkür ederim. Yeterince doydum.

:: yeteriyice :: Çarşamba, Ekim 18

I'll Put a Spell on You --Evanescence'a saygıyla--

Biraz soğukça ama dağlarca anıyı barındıran birkaç metrekarede tek başınayım. Gözlerim ara(la)nıyor. Aramak özlemenin, özlemek burukluğun habercisi. Bilindik bir alametle gidiyorum kıyamete. Aşk da "çiğ köfte" gibi. Yemesi bol çıkarması zor ve üstelik "Acıttı ama şimdi olsa yine yerim" bağımtatlılığında. Şaşkınım, kabul. Hem yazacak bir şey de kalmadı nerden bakarsan.

Under your spell again
I can't say no to you
Crave my heart and its bleeding in your hand
I can't say no to you

Zaman geçse. Zaman bitse. Son nefesimin hemen ardından yukarı ışık tüneline mi gidiyorum, aşağı ateşin rahmine mi iniyorum, iki arada bir derede mi kalıyorum yoksa yok mu oluyorum artık hangisi kısmetse o olurken sımsıkı yumduğum gözlerimi oyunbozanca aralasam ve cansız yatan 70 yaşındaki bedenimin yanında seni görsem ve çok mutlu mu olsam nedir? Hani sanki "Oh be bir şeyi de elime yüzüme bulaştırmadan tamamlamışım şu hayatta" deme niyetiyle. Sonra sekerek giderim cehenneme ama bunu bir erkeğe söyleyemezsin ki güzelim. "Eyvah karı bana kancayı takmaya uğraşıyo galiba" der topuklar! Sonra istediğin kadar yok de gak de valla bak guk de, nafile. Zaten bu da her ne kadar "Seviyorum olm valla bi tuhaf durumlar bak" yazısı gibi başladıysa da öyle devam etmeye hiç niyetli görünmeyen bir yazıt. Dikit. Bi git. Birşey.

Shouldn't have let you torture me so sweetly
Now I can't let go of this dream
I can't breathe but I feel...

Şimdi şey var bak hani insan zihni biriyle geçirdiğin bir zaman dilimini alır, onu geneller ve "Biz Mübeccellen görüştük"e çevirir. Mübeccel de senin kız arkadaşın olsun misal. Sonra doğal olan Mübeccel'den ayrılıp, evine gidip ödev/biraz iş filan yapıp arada Mübeccel'len ortalama 3 dakika konuşup, 3 kez mesajlaşıp yatıp uyuman ve ertesi gün okuluna/işine gitmendir. Sonra hani aşkın çokça kabardıysa Mübeccel'i ertesi gün de görürsün ama üçüncü gün mutlak bir ara verir kuzenle maça gidersin, olmadı PlayStation® oynarsın olmadı bıdıbıtdıdısın. Yapmaz mısın ha? Yapmaz mısın?!! Ha şöyle dürüst ol. Peki Mübeccel'in yanından ayrıldığın anda sanki Mübeccel'i onca zaman hiç görmemişin de kıtkıtına vakit bulmşunuz da anca görüşmüşünüz gibi hissettiğini düşün? Düşün düşün...

...good enough
I feel good enough for you

... düşündün mü? Hah evet şimdi unut bunların hepsini. Unut unut. Hani sanki damağında çok leziz bir tad kalmış da ah keşke olsaymış şimdi de tıka basa o yemekten yine yeseymişsin gibi bir hissiyat var mı? Yokla bir! Olmaz tabi niye olsun? O işte anca ... öyle kolay olmaz o öyle.

Drink up sweet decadence
I can't say no to you
And I've completely lost myself and I don't mind
I can't say no to you

Yani herhalde... Ben de olanların yalancısıyım. Elçiye zeval olmaz. Zaten olan varsa da söylemesin değil mi? Nazar değer. Mutluyum dersen nispet olur. Ne tuhaftır bu bak dikkat etmişindir sen de. Hayvansoyu bana bunu niçün yapar bik biki bik diye ağlasan arka çıkan çok olur ama bir de mutluysan senin adına çok mutluyummuşum gibi yapılır. İki kere iki beştir kadın dünyasında. Senin mutluluğuna gerçekten mutlu olabilen bir başka dişi insanı bulmuşsan zaten bırakma aptal mısın?

Shouldn't have let you conquer me completely
Now I can't let go of this dream
Can't believe that I feel...

Ne bileyim işte bu yüzden aslında içine çekiliyor insan ya neden olacaktı? Ama bu işte bazen böyle hani kırılmaya ramak kala kala ilerlemek ve kırılmadıkça daha da kırılganlaşmak... gibi...

...good enough
I feel good enough
Its been such a long time coming, but I feel good


Çok yağmur gördüm ama hiçbiri şu andaki kadar italik değildi. Boynu bükük durmasın yağmur çünkü kendisinden yaşam bekleyenler var.

And I'm still waiting for the rain to fall
Pour real life down on me
Cause I can't hold on to anything this good enough
Am I good enough,
For you to love me too?

Kış geldi.Hadi artık çabuk sen de gel.

So take care what you ask of me
Cause I can't say no.

Bir kıştan diğerine,
Bir özlemekten çok özlemeye,
Karşınızda yepyeni maceralarıyla
Mutualist Ortakyaşar! .................................. Hrmph.



PS: Son 5 dakikadır Esra Ceyhan organizmasının sarfettiği şu cümleye katıla katıla bir haller oldu bana: "İnsanlar, uzaylılarca kaçırılıp şuursuzlaştırıldıktan sonra, bir yerlerine, onlardan haber almak için bir şeyler monte edilir..."

:: kült tür :: Salı, Ekim 17

Aa bak ne buldum! Çok severim! 1 Giant Leap feat. Maxi Jazz & Robbie Williams:



..fall back again
crawl from the warm water
for my culture
water to air
you´re on your feet again
your feet again..

:: kedi bucu'su :: Pazartesi, Ekim 16

U dunno my glassHay ya Rabbim ne kadar da boşvermiş, sukoyvermiş bir yazan parçasıyım ve siz de günler oldu görmediniz o güzel yüzümü, explorer'ı aşındırdınız yok mu bir çözümü. Şimdi böyle deyince aklıma sıfırdokuz Tarık geldi beebeegeevindeki. Bu garibim böyle gitarını eline alır "sunamda canım zulada" mıydı neydi öyle gezinir dururdu. Sonunda evden çıktı kaset yaptı Yeşim Salkım buna da kurtulduk. Zaten hatırladığım kadarıyla müziğiyle kilosu bir türlü bağdaşmayan bir oğlandı. Bir gün alemsin kuşum Aydın'ın proğramını açardık, ana konuk sıfırondört Tarık. Kuşum buna "bize bi şarkı söyliycan mı?" diye sorardı, bu da başlardı "ulan da sunam fizanda" diye, o sırada herşey normal. Akşama iki haber seyredelim diye televeyi açardık hop gene bu, gene "sumay da canım allasen" filan diyor ama surat olmuş ay parçası. Yanaklar desen şarkıdan bağımsız sallanıyor, o derece. Yıllardır piyasada olmama nedeninin evlenip 103 kiloya çıkması ve yanakları ağzını kapattığı için şarkı söyleyemez hale gelmesi olduğunu düşünüyorum, ne var?

Düşünüyorum dedim de bak geçen farkettim. Ben misal biriyle tartıştım diyelim. Bu tartışma esnasında "bitse de gitsek" cümlesi aklıma ortalama 5 dakikada bir geliyor. Baktım tartışma bitmiyor, bu sefer de tek el amuda kalkıp dil harab-ı aşkımın sensin sebep berbadıma'yı söylemeye başlıyorum. Ahah yok be şaka inandı bu da hemen. Laf bulamadım orda da ondan uydurdum, o esnada zaman kazandım.

Emrah filmlerinden birine denk geldik yavuklumla dün gece. Oturup seyredelim yemek bitene kadar bari dedik. Hay bin kunduz bunu dedik demesine de yemek bitti, biz filmden geçemedik o derece eğlenceli tabi bu filimler ya malum hani ahahah. Seksenlerdeki acıların çocuğu kavramı ne olsa hepimizin sübyanlığına bir sille vurdu gerek arabesk olsun, gerek Emrah kaşları olsun gerek kumar masasında konken oynayan vatkalı permalı kadınların çocuklarına alaka göstermemesi yüzünden bunların aptal seksenler disko müziği eşliğinde (dıtdırı dırınırı nını) eroine başlamaları olsun. İşbu yüzden biz de oturduk filmi seyrettik ama film sürerken şu sonuca vardık ki bizim de bu evsiz ama yüreği geniş gençlerden bir farkımız yok. Öyle ki evsiz ama yürekli gençler filmde sahana kırdıkları yumurtaya ekmek banarlarken biz de o esnada simultane olarak kendi pidelerimizi teflon tavadaki yumurtaya banmaktaydık. Bir anlık gözgöze geliş eşliğinde sessizlik akabinde ben saçlarımı yandan atkuyruğu yaptım, sevgilim sağ elinin işaret barnağıyla kaşlarını ortasından tutup yukarı kaldırdı ve olaylar gelişti. İmdaeet! demek istiyor deli gönül.

Sevgilim dedim de bunun bir siyam kedisi var ki güzelliği dillere destan bir hal almış durumda 2 yaşı itibariyle. Hayır hem güzel hem bir kere alışınca kucaktan inmiyor hem de tüylü ve yumuşak dokusuyla bizi bizden alıyor olacak iş değil. Sevgi arsızı bu kediyi huzurlarınızda hunharca ve elmyra'vari bir yaklaşımla öpüyorum (ki lezizem "kediyi de kendine benzettin" diyerek olayı özetlemiştir. Kedi mi bana benziyor, ben mi kediye benziyorum yoksa kediyle ben mutasyon geçirip ortalama bir karaktere mi dönüştük orası biraz muamma olabilir bak).

Neyse işte kedi dedim de biz küçükken yine Thunder Cats diye bir çizgi dizi vardı ben çok severdim. Hatta Türkiye'de çok kimse bilmezdi bunu kısa bir süre yayınlandı çünkü. Bir He-Man olamadı yani. Ben de babamın bir videocu arkadaşı vardı, onun sayesinde seyrediyordum bunları zaten. Bu vesileyle He-Man de Türkiye'de yayınlanmadan çok önce seyretmiştim. Üf süperim. Şaka bir yana işte durumumuz vardı bizim. Superman Returns'e gittiğimde babasıyla gelmiş küçük bir kız çocuğu gördüm. Beni de babam götürdüydü ya hatırlarsanız o yazıyı tabii. Neyse işte o kıza ve babasına baktım ve dedim ki behey be işte budur! Bir Ayda daha yetişiyor ama işte kolay yetişmiyor o da. Zamane kızları hep Bratz kızları. Neyseneyse. Gidip kızın yanağından bir bızık aldım da içim rahatladı, gelecekten ümitli bir hal aldım ve bu da böyle bir anım oldu.

:: femininus domesticus :: Cumartesi, Ekim 7

V'antedNaber adamım nasılsın neler oluyor ha? A pardon ünüğüme zenci kaçtı bir an onçün oldu. Eveet sözlerime bir kez daha nerden başlayacağımı bilemeyip ara sokak kuaförlerini kınamakla, lüks muhit kuaförlerini ise aldıkları trilyarlara rağmen övmekle başlayacağım. Öyle de bohem öyle de nur-ü hariciye'me düşkün bir kimseyim san sen beni.

Evet. Geçenlerde ünlüleriyle tanınan semtlerin birinde (Ben aslında ünsüzleri ünlülerden daha çok severim. Bak mesela t ne güzel bir harf ama o t kadar güzel değil) kuaföre gittim. Zira bir gece önce Lapitap'ın üzerine bir bardak fındıklı Cafe Crown'u boca ettiğim için alet kitlenmiş, kalakalmış, sonra da "kaaveye gittim gelicem" yazısını kapıya asıp kapanmıştı. Bu facianın üzerine yüzümde devanası bir ünlem işaretiyle gecenin ben diyeyim üçü sen anla beşinde oturup hüngür hüngür ağlamaya başladım haliyle. Ee ne olsa Lapitap benim yoldaşım, sırdaşım, kozamın içindeki güzide meşgale aracım, tek başına gecelerimin müzik kutusu ve enerji içeceği idi. Anlayacağın tam da "Hay Allah yahu çok üzüldüm yapabileceğim bir şey var mı?"lık bir durumdu bu. Neyse ki babam olağanüstü hal ilanıma karşılık sabahın erken saatlerinde araya tanıdık soktu ve bu tanıdık da Mecidiyeköy'de TeknoSa civarı bir adres göstererek Lapitap'ı oraya bırakmamızı talimat verdi. Eh tabii bana da yollara düşmek düştü. Şimdi bakın şu konuya da değinmek istedim. Yahu arkadaşlar, bilhassa da sen leptapını omzunda/elinde büyük bir güven ve gururla taşıyan genç kadın modeli! O kütük kadar şeyi taşırken yüzdeki mağrur ve kendinden emin ifade nasıl oluyor da sekteye uğramıyor bir anlatsana sen? Hayır topuklu giydiydim o gün ondan belki diyeceğim ama yok kardeşim millet stilettolar üzerinde çene yukarda, karın içerde popo dışarda duruşunu hiç bozmadan, dili dudakların sağ koşesinden hiç taşmadan ve makyajı bir santigram (ha?) akmadan yürüyor. Bense istifimi bozmayayım derken saymadım ama ben diyeyim beş sen anla oniki kez kapaklanma tehlikesiyle burun buruna geldim. Yetmedi, adres yanlış çıktı. TeknoSa'yla beriden ileriden ilgisi olmadığı esnaf tarafından meydana çıkarılan bu gizemli mekanı bulmak için Ortaklar caddesini baştan ortaya oflayıp puflamak zorunda kaldım.

Ha tabii bunca lakırdı sarfiyatından sonra sen sandın ki bütün bunları Lapitap'ımdan yazıyorum da herşey süt liman, şekerpare. Yanıldın koç! Biz Anna Stern/Willow Rosenberg süzmesi yaşarlar kitabında yazmaz öyle şey! Kapıya gittim ve mesai üst sınırını takrıben 8 dakikayla kaçırdığımı öğrendim. Üstelik evet, o günün önceki saatlerinden birinde saçlarım hususunda savurgan olma hayalleriyle bir kısım saç öbeklerime tost yaptırmış, diğer kısımlara örgüler attırmış idim. Bu macera esnasında normal insanlar gibi az buçuk terlediğimden ne tost kaldı ne birşey. Ha evet bu arada genelde gittiğim kuaförün bir sokak arası kuaförü olduğunu belirtmekte fayda var. Ne yapayım şekerim her gün bakımlı görünmek adına 15 milyon ayılamam ki ben hem nedir yani değil mi ahah fötr.

Neyse artık saçlarımda hiçbirşeyin durmadığına kanaat getirmiştim ki bu olay üzerine sinirlerim daha da bozuldu ve moral amaçlı bir manevrayla (iki gün üstüste kuaföre gitmek pahasına) soluğu üst düzey bir tarakçıda aldım. Üç gün oldu saçlar ne yağlandı, ne fön gitti! İşte bunun adı hezimet değil hizmet'tir arkadaşlar! Kendilerini canı gönülden kutluyor ve diyorum ki essahtan da bir gün saçlarımı boyatmaya karar verirsem 300 milyon pahasına lüküs berberine teslim edeceğim tellerimi.

Yine de son dönemde iyiden iyiye peydah olan, kuaföre "saç tasarım merkezi" deme akımının, bildiğin sekretere yönetici asistanı demekten ne farkı var onu bilemedim.

Neyse işte bu ara da Nightmare Before Christmas'ın oyununa sardım kendimi. Soul Rubber! Soul Rubber! diye diye geziniyorum etrafta. Yemekler yapıyorum filan. Bir de Avalon'u seyredeceğim pek yakında bakalım neymiş ne değilmiş. Zaten yönetmen Mamoru Oshii eniştemiz "Ghost in the Shell"le gönüllerde yer etmişti. Bakalım perçinleyecek mi yerini. Femininus Domesticus*'da bir marka olmama ramak kaldı. Ayrıca yakında bir Mad Scientist olmamak için hiçbir nedenim yok artık sanki ama du bakalım. Ha bir de bizim zamanımızın meşhur kertenkeleuzaylı dizisi V(isitors)'nin ilk iki bölümü (V: The Original Miniseries diye de geçiyor) elinde olan ya da indirebileceğim torrent morrent kaynağı bilen bir babayiğit varsa beri gelsin. The Final Battle bölümlerini aldık ama ilk bölümleri olmadığı için oturup seyredemiyorum, deli olmak üzereyim.

Hadi dağılıyoruz artık kahvaltı edicem ben daha saat oldu bir (13).


*Femininus Domesticus: Evcimen dişi.

:: pan'lı nigar :: Pazar, Ekim 1

MasksA rare beauty in the North...
She's the finest lady on earth
A glance from her, the city falls
A second glance leaves the whole nation in ruins
There is no city or nation that has been
More cherished than a beauty like this


"Ekim oldu bile" diye başlayan bir yazı yazmak istiyordum, vazgeçtim. Hani böyle tuhaf bir hava var ya da bana öyle geldi akşam eve doğru yürürken. Sessiz ve hafif ağaçlıklı sokaklardan geçtim. Yavaştan içime çekildim filan. Bir sokak köpeğine gülümsedim. Kaldırımları çıkarken akşamüstü gökyüzüsüne baktım. Böyle saçma sapan laflar ettiğimde çimdik atıyorum kendime. Akşamüstü gökyüzüsü... hm, evet. Bu yazı büyük bir ihtimalle her zamanki gibi hiçbir yere gitmeyecek. Anlaşılma kaygısı yok diye manşetaltı (aa köprüaltı gibi oldu) attık ya rahatız. Biz kimiz onu hiç sorma işte. Böyle de meçhuldur o biz yeri geldi mi. Neyse. Bir kahve telvesi gibi hissediyorum kendimi. İçim kabarmış ve dibe çökmüşüm sanki. Bedeni acıyınca insanın ve ağrı kesici de olmayınca ya()nda, iyice sarıp saçmalıyor. Johnny'nin tek gözünü bulamıyorum ve tam da bu yüzden ağlamaklıyım. Köpeğim dediğim tek gözü kopmuş canavar. Böyle işte. Infidelity başladı kulaklarımda. Skunk Anansie'yi çok seven en yakın arkadaşım tarafından tanıştırıldım bu şarkıya ve o zamanlar sene bindokuzyüzdoksanfilandı. Şarkı beni sevdi, ben şarkıyı. Sinir oldum bak şimdi. Çünkü uyku bastırdı ve bu halde gözlerim sulanınca gözlerim yandılar. Bir sürü şey yaptım şu son dokuz gündür. Dokuz gün mü? Hani şu 10'dan önce gelen ve bir kere çıkınca 8'e inmeyen olan mı? 10'dan önce. Heh... İyi sevindim bak şimdi. Ee noolmuş yani? Pembo! Bak kızdım şimdi. Kızım ne o öyle her seferinde görmeyenin buldumcuğu gibi.. Töğbe de! Git bi çay koy! Bak aslında aramızda kalsın ama çay koymuyorum. Üçü bir yerde Cafe Crown yapıyorum kendime çünkü ben onu pek severim. Ahahah! Nasıl çalım ama! Kendi yazımda kendime sansür koyunca kendi koyduğum sansür karşısında kendimi kandırmayı denedim. İyi ama ne anladım ben bu işten? Hmm... Aa söylemeyi unuttum bu ara paragraf özürlü oldum. Ya da sen çok zekisin ve bunu çoktan farkedip küfrü bastın. Aferin. Seni denemek için yaptım zaten bakalım dikkatle takip ediyormuymuşsun bakalım. Bakalım kader ağlarını haroşa mı örüyor selanik mi bakalım. Bakalım... şu son iki cümle hızlı söylenecek. Zaten bu komiklik de aslen bana ait değil, Bir Demet Tiyatro'dan arak ki bak ben onu da çok severim. Ehehe naber yolumu yapıyordum sen de yiyiyordun (allala *kafayıkaşırkenaltdudağıdüşümcelidüşünceliısır* bu lafta bir gariplik var ama...) gene de vazgeçtim hadi iyisin. Bak mesela senelerden sonra oruç tuttum yine bir de iftar sofrası kurdum ki böyle, uff. Eklemlerimi yedim. Yok. Öyle diil bu. Dur. Mm.. Kafayı yersin. Yok bu da çok iddalı. Aha! Ayvayı yedik! Şey işte... Aman neyse ne, kısaca öyle de çokomel bir hatunum, farkettin sen. Evet beklenildiği üzre çokomel tanımını blogumda kullandım. Bir de şokolat kız tırıbeyyo tırıbeyyo diye bir şarkı vardı ama o nerden çıktı ki ne bu şimdi yani hem? Ben de bekliyorum bir sonraki yazıda, geçen akşam kayarcasına kayan (!?) yıldızdan bozma asteroidin bahsi geçecek sanki ama dur bakalım. Boru sesi: Ti. Değneğimi sallıyorum, "Byen biar dragonum" diye haykırıyorum. Arrr daha fazla dayanamayıp kıvrılıyorum. Ben kahve yapmayı unuttum, sen çıkarken siteyi örtmeyi unutma. Asfasf. Evet?

- Veee... Kestik! Harikaydın, Ayda.

*suni bir gülümsemenin ardından gölgeler arasında kaybolur*