<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: cush hour :: Pazar, Ağustos 27

NecronomiconTabii alıştınız böyle her gün her gün hezeyan her gün yazı her gün Ayda şepsin şebelsin... Bak misal yavuklumun ve en yakın arkadaşımın tatilleri boyunca geride kaldım, bıdıae zıvzıva roza adı verilen şeyi döktüm, kaşıntıdan zıvana (eyvah an itibariyle amcam sıkılmış; yandık) geçirdim, sırf bu yüzden evde kaldığım zaman zarfında ha babam de babam yazdım ondan olur öyle ara sıra.

Yoksa geldi sevgilim hop kendimizi sürekli şu cümleyi söylerken bulduk: "Neyse demek ki böyle olması gerekiyordu".

Şimdi spiritüel iki insan olarak o "su yolunu bulur" der ben de "her şey olması gerektiği gibi olur" derim. Böyle diyerek çok kanepeden düşmüşlüğüm vardır mesela, evet. Yandı gülüm keten helva diyemeden bir bakmışım, yerdeyim. Bir gün üşenmedi, oturdu gerek uzun uzun gerek az ve öz anlattı bana sandalyeden nasıl kalkılacağını. O gün saat kaçtı kimbilir demeye kalmadı odane! Yerdeyim. Bazen çok çıkmazlara sokabiliyorum kendimi. Kısır döngü de deniyor buna.

Şimdi ne diyeceğimi bilemedim. Bu da oluyor bana sıklıkla. O zaman kendimden beklenmeyecek derecede feci ortaokul esprileri yapabiliyorum. Artık şaşkın olduğuma kat'i suretle kanaat getirdiğimize göre içim daha bir rahat. Zaten tercih edilen hiçbir kablosuz ağa da bağlanılmıyor. Yani insan kendi kendine konuşunca deli yaftasını yapıştırmayı biliyoruz da insan kendi kendine yazınca niye veli yaftası yapıştırmıyoruz derecesinde kötü espriler... Bakın bu önemli.

Yine de tüm şaşalamalarıma rağmen şu anda sevgilimin yanında olduğumu ve o Ultimate Fighter'ın 4. ya da Prison Break'in 2. sezonuna başlarken benim de an itibariyle yaptığımı, yani Deli Arap Abdül Alhazred'in M.Ö. VIII. yüzyılda Damascus'ta yazdığı rivayet edilen kayıp kitap N E C R O N O M I C O N'u okumaya devam ettiğimi varsayacağım. Büyü kitaplarının atası sayılan ve H.P. Lovecraft'ın hikayelerinde sıkça adı geçen bu eser, kimilerine göre asla varolmadı. Diğerlerine göre Lovecraft'ın, dostlarına yazdığı çeşitli mektuplarında da belirttiği gibi, hayal gücünün bir ürünüydü. Hatırı sayılır bir çoğunluksa N E C R O N O M I C O N'dan bariz bir korkuyla sözedegeldi.

Bense hep bir merakla söz ettim zamanım gelinceye kadar. Yazandan bir daha haber alamazsanız...
...is it possible to love you
or will this soon be washed away
by a single drop of water
in the desert I will lay...

:: cennette gözyaşları :: Pazartesi, Ağustos 21

DND Sabah üniversite dekan sekreterini tanıyan pedergillen kalkıp hastahane yollarına bir düştük ki öyle böyle değil. Bu sıcağı huzurlarınızda kırıyorum. O derece sevmiyorum ki yaz sıcaklarını artık düşün sen bedenim bile tepki gösteriyor. Yaz'a topyekün alerji geliştirip Kanada'ya taşınmam an meselesi. Bu ülkenin göçmenlik hedelerine hakim biri varsa beri gelsin. Serin di mi oralar kardeş? Ah ah şimdi şöyle dışarda hafif puslu hava ve yağmur olacaktı da ben içerde sıcak bir battaniyenin altında kedikıvrılmış kitap okuyacaktım ya da film seyredecektim ya da sıcak çikolata içip kulağımda kulaklıklarım bir notadan diğerine akacağıdım. Evet serin di mi oralar? Ne?! Bulutlu mu? (yazan burda The Weather Network'e ivedilikle göz atıp Montreal'de havanın 17 derece ve bulutlu olduğunu öğrenir) Büüü sesleri ovalara yayıla. Tutmayın hezeyanlarımı.

[ayşecik öğle teneffüsünde] Dünyamız o kad'dar güzel, o kad'dar büyüleyici ki Gazlıgül. Oh! Dört mevsim aynı anda yaşanıyor inanabiliyor musun? Hağrıkulade! [/ayşecik öğle teneffüsünde]

Yarın sabah yeniden hastahane yolları taştan sen çıkardın beni zıvanadan. Lezizimin son gününe ramak var. Büyük ihtimalle de gecesinde, geçen sene olduğu gibi birlikte havaalanında sabahlayacağız ve ben yolcu edeceğim onu bir yıl daha görmemek üzere. Gün ağarırken yine bir boş olacak içim. Gerçi bu sene sevemedim Kara gözlüm seni doyunca da hey da hey...

... neyse bugünlük de karnımız doydu çok şükür.

([ e x t r é m i t é ])

:: çatıdaki rüzgar :: Perşembe, Ağustos 17

Bir yıl sonra...

... genç kadının ayakları bir yıl sonra ilk kez terasa açılan kapıdan içeriye adım attı. Hafif bir rüzgar fönlü saçlarını savurdu ve şehir ışıkları kısa bir an için gölgeler arasından üzerindeki basketçi atletinin üzerindeki sayıyı aydınlattı:

13
Lucky Girl

Burası her zamanki sessizliğindeydi. Her zamanki zamandan yılmışlığında... Yine de buraya ilk geldikleri yıl olan 1999 yazına kıyasla oldukça yenilenmişti. Sallanan salıncak, büyük bir yazlık (plastik) masa ve sandelyeler, alçak portatif koltuklar... İçini çekerek sallanan salıncağa önce oturdu, tek ayağıyla hafifçe salladıktan sonra da uzandı. Gökyüzü siyahi lacivertliğiyle göz kırparken, şehrin sayısız hikayesi ötelerde bir bir yanıp sönüyorlardı. Gözlerini kapadı genç kadın, rüzgar saçlarını okşadı, yüzünü sevdi ve üzerini örttü hafifçe. Sonra çekti gitti. Rüzgar... sıkılgandı.

Son bir yılını düşündü. Yaşadıklarını... kendince verdiği mücadeleyi. Kendinden gidenleri, kendine kattıklarını. Akabinde yeniden buraya dönüşünü. Soğuk kış gecelerini düşündü. Krem peynir ve ekmekle geçirdiği günleri. Her gün içtiği 5 bardak Fındıklı Cafe Crown'la paylaştığı tek başınalığını. Uykusuz geçen çeviri günlerini. Babasıyla Cuma akşamları buluştuğu börekçiyi. Hayatına değenleri, hayatından gidenleri...

... tek istediğinin sadece iyi hatırlanmak olduğunu farketti. Kimseye negatif duygular beslemediği gibi, kimse tarafından da eksi(k) anılmayı seçmediğini... bir yılı geride bırakırken tüm yaşadıklarına, onu büyüten tüm deneyim ve insanlara sevgisini gönderdi. Hikayenin bir bölümü daha bitmişti.

Oh evet! Dünyayı pembe gözlüklerle bile olduğu gibi görmeyi bilen $^[½#££#½}|#$$' iyi niyetinden vazgeçemeyen iyi biriydi ne yazık ki. İstese cümlenizin canı cehenneme adamım da demeyi bilirdi ama genleri bunun için beş ton açık kalmıştı.

Sonbahara 15 vardı... yaprakdökümünden önceki son tuzlu günlerdi. Göz kapaklarını aralayıp, uzun kirpiklerinin ötesinden gökyüzüne baktı. Sonsuz enginliği onu oldum olası hep ürkütmüştü. Deniz ve gökyüzü.. onu aynı anda büyüleyen ve korkutan iki oluşumdu. Sol bacağında peydah olan kaşıntıyı düşünmemeye çalışarak yan döndü, bacaklarını karnına çekti. Bu hareketiyle salıncak yeniden bir beşik gibi sallanmaya başladı.

Bazı kan değerleri gereğinden düşük çıkmıştı. "Alçak kan değerleri!" diye düşündü. Sonra dudak kenarlarında bir gülümseme belirip kayboldu. Bugün git yarın gelci doktora içinden bir küfür savurup hafta başında iğneler bittiğinde hala iyileşmemiş olursa kapısını aşındıracağı doktorları düşünmeye başladı. Hastahaneler, muayeneler, testler, antiseptik kokusu, antiseptik kokusu, antiseptik korkusu...

... kendine acımaktan vazgeçeli çok olmuştu. Sadece yeni bir mücadeleye daha hazır olup olmadığını kestirmek zordu. Kötüyü düşünmemeye çalıştı ve sağ elini sol yanağının altına kaydırıp içini çekti. Alerjiydi bu. Basit bir alerjiydi sadece. Biraz uzun sürmüşse ne olmuştu yani. İçindeki şeytanları kovaladı ve yeniden ziyaretine gelen rüzgarı minnetle karşıladı. Rüzgar bu kez başını okşadı. Bel oyuğundan süzülüp Gece'ye döndü.

Düşünceleri terastan uzaklara, İda dağlarına doğru gitti. Oralarda olanı aradı. Buldu. Hissetti. Geri döndü. Yalnız değildi. Bunu biliyordu. İstese de artistik yaratıcılığı kamçılayan o yalnızlık hüznü çoktan terketmişti benliğini. Doluydu. Özlüyordu. Hepsi buydu.

Gece eski kraliçesine yeni bir gölge ile esinti sundu. Bir nevi "seni unutmadık" mesajıydı ya da geçici bir hatıra. Aslında...

"Bana mı öyle geliyor yoksa her geçen gün daha da mı güzelleşiyorsun?"

*gözlerini bir anda açar ve fısıldar* Nyx...

"...Ayda"

*gölgeler salıncakta yatan silüetin etrafını sararken uzaktaki apartmanın gövdesinde bir ışık daha söner*

:: el deva ül hart* ::

Bu iş çığrından çıktı!

Doktor hanımın gözlüklerinin ötesinden süzülerek ve kolumu göbeğimi ( zaten herşey bu bölgede başlamıştı, müsebbip buradaki lezyondu, orda yuva yapmıştı kraliçe kurdeşen, burası öyle bir yerdi ki..) şöyle bir yalapşappi inceleyerek verdiği ilaçları kullanmama rağmen bedenimi hızla ve sinsice kaplayan, her bir santimetrekarede illa bir kere çıkayım ölümü gör abla ha nolur ha kabarcıkları bitmek bilmiyordu. Onlar da cümlelerim gibiydi yani. İflah olmuyorlardı bir türlü. Dün gece artık bir vezüv misali ortalıkta gezinmeye başlayınca ve değil yatmak, oturmak bile nerdeyse işkence haline gelince yetti gari bayrağımı göndere çektim.

Aynı şey hayatın arka planında haddinden fazla olunca bir süre sonra gardlar düşmeye, asab denilen tek başını kendi almış gümüşlere (ahah salak gümüş dere o bi kere!) durmaz akan dinazor uyanıyor. Misal bir yeri ağrıyor insanın. Hani böyle öldürmüyor ağrı bir migren ağrısı gibi de günlerce geçmeyerek süründürüyor. Bir gün birşey demiyorsun. İkinci gün ikircikleniyorsun ama hadi ses etmiyorsun. Üçüncü gün bir kıpırdanma oluyor "lan?" diye ama hadi yine iyisin. Dördüncü gün artık o ağrı hayatının merkezinde, isyanlarının sentezinde yatıyor.

Ben bu kaşıntıyı 3 (üç) haftadır çekiyorum, belirtirim.

Neyse bugün bazı testlere girdik koldan bir şırınga kan çektiler. Ben kola, kol kana hayret etti. Hayır hemşiranım iğneyi koluma sokarken gayet olgunlukla karşıladıysam da o iğne içerde 2 dakka kalınca tek kaşım hafifçe seyirmeye başladı. Yoksa, dedim, çaktırmadan test ayağına iki ünite kan da alalım A eraş'tan kesatız bugünlerde diye güme mi götürüyorlar beni. Ben bunları düşünürken işini bitiren hemşiranım ala akıla yuvarladığım kanımı bir tüpten diğerine, diğerinden öbürüne aktarmaktaydı.

Sonuçlar yarın saat 4'te. Laboratuvarınızdan ısrarla isteyiniz.

Çıktım neyse ordan, doktorun test sonuçlarını alana kadar idare ediver mealinde yazdığı Avil ampülü yaptırdım ailemizin eczacısı Reşat amcaya. Meğer bu ilaç sedatif denilen, alındığında konsantrasyon gereken her türlü işten uzak durulmasını gerektiren kimyasallar kategorisindeymiş. Kaşıntılar nispeten hafifledi ama bu sefer de uuu kafa bir dünya oldu. Sabah kahvaltısında bir küçük vodka devirmişim gibi gezmeye başladım etrafta. Sıcak bir taraftan, Avil diğer taraftan, gittim kaşlarımı aldırırken içim geçti koltukta. Estetisyen kızcağız bir panikleyince hafiften "Sakin, yavrucağım. Sen çıkışa kadar beni kolumdan tut kafi" dedim. O sırada çıkış yerine balkon kapısını açmaya yeltenmek de neydi?

Evde yine yaz kıyamet. Durulacak gibi değil. Zaten günlerdir bir iyi bir kötü giden amcamın durumu üzerine bir de ninemin babama trip atması (merak ediyorum insan vücudu 80 yaşında hala nasıl trip üretir?) eklenince ortalık panayır yerine döndü. Kapı çaldı. Beyazıt Öztürk yeni Aytaç reklamına gelmiş. Bizde kalmadı deyip alt kattaki eski güzellik kraliçesine gönderdim. Böyle de bir apartman bizimki işte. Bilimum 50 yaş üzeri anormal karakter.

Madem eve gidemiyorum şu halde ne zamandır aşerdiğim Superman Returns'e gideyim dedim. Hazır kaşıntılar da hafifledi ya bak bak deli cesaretine bak. Sinemada pısss diye uyuyakalsa ne olucak düşünmüyor hatun. Neyse gittim 1415'e bir bilet aldım. Oh mis hem yavuklumun hem babamın kafasını "Beni Süpermene götürsenize biriniz zıv zıv" diye yemekten iyidir şeklinde düşünmüş olabilirim, bir ihtimal.

Neyse o kafayla nasıl birkaç saat window shopping (aka. ben bi arkadaşa bakıp çıkıcam alışverişi) yaptım da nasıl saat 14'te sinemadaydım da nasıl kolamı Çizi'mi aldım da nasıl oturdum onları yedim de nasıl bilimum sinema görevlisi gelip de bana hangi film hanfendi diye sordu da Superman diye cevap verince uzaydan gelmişim gibi bakıp uzaklaştı da saat 14 15 oldu da nihayet biri çıkıp ehöm ühüm biz o salondan o filmi kaldırdık yerine Scary Movie 4'ü koyduk dedi de ben nasıl o sinemadan birini öldürüp çıkmadım bilmiyorum.

Bakırköy Avşar sinemasını böylelikle kınarım! Yererim! Bir daha da zor giderim! Bir kişi bile gelse oynatacaksınız filmi kardeşim! Hayır madem filmi haber vermeden değiştireceksin ne demeye biletini satıyorsun? Böyle rezillik olmaz. Ayrıca gişede duran ve Hollywood filmlerindeki ciklet çiğneyip bileti uzatırken dergi okumaya devam eden hayatı kaymış biletçi kadın familyasından olduğu su götürmez insanaysa hiçbirşey demiyorum. Bu sıcaklarda burda itlaf oluyoruz zaten bir de seninle mi uğraşıcaz bakışlarıyla boğuldum resmen!

Neyse babam hezeyanlarıma hızır gibi yetişti de (kızını yer yer tanıyan baba) akşam beni başka bir sinemada suareye götürücek Superman'e.

Ben bu satırları bir Internet Cafe'den mi yazıyorum? Ne işim vardı benim ki burda? Hrm..


* el deva ül hart: cure for the itch: linkin park

:: amanda adında bir alık (güncellenmiş versiyon) :: Pazar, Ağustos 13

Provided By MetroLyrics
Birşey söyleyeceğim (aka. Bişey söyliycem)

Tam şu anda ötelerdeki beş yıldızlı yanar döner otelden havai fişekler fışkırıyor gökyüzüne. Var ya aslında şu an bu an değil. Burası da burası değil zaten. Bir animedeyim şimdi ve yanımda yeni, kanjili pantelonu ve t-rex sırtı saç modeliyle peksevdiğim var. Gözlerimizi heyecanla açmış göğe bakıyoruz. Sonra da komik / koşar adımlarla evlerimize döneceğiz. Çocuğuz daha zaten. Efendime söyleyeyim günün birinde ilk kez gördüğünüz biri daha sonraları çocukluk aşkınızmış gibi gelebilir. Bütün hikayeyi göz önünde bulundurduğunuzda bu son derece normal de görünebilir (keza öyledir). Bunun için çok korkmak lazım gelebilse bile insanın pembe gözlüklerini çıkardıktan sonra gördüğü şeyin o gözlükleri takarken olduğundan daha dahi güzel görünebileceği olasılığına açık olması vacip olabilir. Keza henüz birbirini tanımayan iki insanın hayatlarında birbirlerini gösteren ve tanışmalarından bir süre sonra çetelesini tutmaktan vazgeçmek durumunda kalacakları kadar çok sayıda işaret olabilir.

Tesadüf diye bir şey yoktur derlerdi de inanırdım. Şimdi çok sayıda kahkaha izi var göz çevremde ve evrenler büyüklüğündeki bir göz odanın kokusu sinmiş gözeneklerime. BİR olduğumuzdaki SONSUZluk düşünüldüğünde bir metrekare de yetebilir bana. Solar plexus'larımızı birleştirip chi'mizi birbirine karıştırırız olur biter. Her biri sinematrix geçen yedibinikiyüzküsur saat düşünüldüğünde, evet, ben de unuttum artık ne zaman başladığımı(zı) peksevdiğim, bir adetim, yavuklum, bir o kadar çok şeyim ki kısaca vesairem. Sanırım tanışmamızdan çok ama ÇOK önce başlamıştık diyorsam...

... her hakkı saklı bir oratoryanın crescendo'sunda olduğumu ne zaman sansam daha da yükselebilir mi bir şarkı? Daha ne kadar, her ne kadar şaşırmayacağımı kendime tekrar etsem de, hapşırabilirim ki? Bir kelebek ömrü** geçirilen (color by) technicolor günler ardından "dışardaki hayat da amma g***ek bişeymiş ha" diyorsun değil mi? Sen de benim gibi. Ben de senin gibi.

Her nerede olursan(m)(k) ol(ayım)(alım) birlikte yaşlanacağımızın resmini çerçeveletip, sıvaları dökülmeye başlamış, şu yığınla gelgit görmüşgeçirmiş duvara astım ve dönüşüne geri sayarken dün gece rüyamda "Dalgalar götürsün beni, bu şehirden alsın beni kollarına atsın beni" çalıyordu ve zaten yukardaki gelgit duvar benzetmesini bu yüzden yaptım ve ayaklarım hem çıplak hem kurumuş çamurlarla kaplı bir şekilde ıssız bir yolda yürüyordum ve uzaklarda bir yerlerde sisler arasından yükselen biçimsiz yapıdaki Gargoyle'ların gölgelerini seçebiliyordum ve yağmurdan önceki bunaltıcı sıcak vardı ve günbatımından biraz sonraydı ve ben hayatımda ilk kez rüyamda rüya gördüğümü biliyordum ve uyanır uyanmaz sana rüyalarımı anlatırım ya hemen unutmadan...

Eternal

... ne olacak bu urtiker'in hali bilemiyorum. Her yerim kırmızı, kaşınan kabarıkcıklarla dolu. Yazı seven insanların sadece tatil şansı olan veyahut düpedüz yazlıklı insanlar olduğuna kanaatim tam. Şehir içinde olmak zorunda kalıp da "ooh hacım yaz gelse de şöyle bir ağız tadıyla anamız ağlasa, sıcaktan dilimiz asfalta, terden çömleğimiz özefagus'umuza yapışsa ve büyük şehir sivrisinekleri gecelerimizin içine etse" diye hönküren bir mazoist gördüğünüzde şaşırmayın, nedeni Impulse Tempation'dır diyerek seksenlerde çocuk olmamın şerefine kadeh kaldırayım. Bu uğurda ilk kez bu satırları okuyan kişilere espri anlayışımın garson boy olduğunu düşündürtmek pahasını göze aldım bak...

... ama amcama sıcak basmış. Ortalama üç saatte bir krize giriyor. Peder beyciğim paradan yana kısır kaldığı içindir ki bu akşam çay bahçesinde küp şeker olsam marşını söylemekten aciziz. Amcam bağırıyor, ninem bela okuyor, amcam bela okuyor, ninem çığırıyor. Bu böyle sürüp giderken neyse ki krizi düzenli değil de üç saat rahat nefes alıp 1 saat kulaklık takarak zamanın su gibi aktığını söyleyemeyeceğim...

... demişken onca şey didim ama Sezen Aksu'nun Kenan Doğulu aracılığıyla mesaj gönderdiği Amanda'nın kim olduğunu hala çözebilmiş değilim. Elime geçirirsem saçını yolucam -- Burda başına da bişey yapmam gerekiyordu ama duhatırlayamadımşindi. Şş Sezen! Aşkolsun! Ne o öyle Amanda hadi gel sarmaşalım filan? Hani herşeyindim ben senin hani kor dudaklındım, hı? Bir diğer deyişle kelime oyunun ustasıyım, sulu gözlerimin hastasıyım, kahve falının telvesiyim, bana seni gerek seni (Çok okuyorum ben de ordan bak böyle Aşık Şeysel* göndermesi filan farkettin sen de) ki zaten cakkıdı cak değil duyduğum andan beri şununla dans ediyorum İstanbul sokaklarında ben:

It’s an easier affair
Not living my life with other people on my mind
...
.....
..
.
........

Don’t let them tell you who you are is not enough!
Don’t let them tell you that it’s wrong!
Or that you won’t find Love!

Don’t let them use my life to put your future down!
Don’t let them tell you that happiness can’t be found!

Aslında lezizimi de İsveç'ten kıskanıyorum. Her ne kadar İskandinav ırkına kendimce saygı duyduğum yönler varsa da (mitologyasını sevmem ve Vikingler hakkında hep daha çok şey öğrenmek isteyip ertelemem dışında adamlar benim hayallerimdeki iklimde yaşıyorlar yahu. Bolca yağmur, çamur, kar, lapa, gölge, Gece ve yazdan çok kış) bir an önce şu hafta geçse de bitse. Zaten gelecek ve gidecek. Ben de yokluğunda evde bana aldığı beni bir pixie'ye çeviren (o elf diyor) ev eteğimi giyicem lezizimi özledikçe. Al işte!

Hadi ben sevgilime tez kavuşma duası için terasa çıkarken sizi de şu saatten sonra bir daha yazıncaya kadar tanımam ki nedir yani?!


* Şeysel: Seychelles adalarında bir "Yunus".

** Kelebek ömrü: 4 - 15 gün

***: ötl.

PS: Gecikmiş bir baş sağlığı ve Tanrı'dan sabır dileği de benden alemin en tatlı yosununa. Yanında olsam sarılırdım. Uzaktayım ve beylik sözler etmeyeceğim.

:: herneyse(m) :: Pazar, Ağustos 6

-- vega'ya saygıyla --
hem kırk tilkiyle şu beynimde
ne işim var savaşlarda boyalarla gözlerimde
?

Terli terli su içtiğim nezih çay bahçelerine burdan
selam ederim. Ne de olsa Türk ev kızı çitlemek ister.
Türk tiki kızı bunun dışında şeyler ister. Onu ister.
Bunu ister. Onlara çok ayıp şeyler öneriyorum belli değil.
Onlar kalbını sevmiyorum. Bizler daha güzel ama bazen insan
onlar'a da zorlanıyor değil mi? Zorlanmayalım mı? ZORlan-
mayalım hı? Zorlando Bloom diye saçmalak (bakın: salak) (bakın: saçma)
birşey de geçti aklımdan ossaat ve güldüm epeyi. Salakmaç.
Samalakç. Salamçk. Veyahut.. Birşey demek istemiyorum pms bu
ne olsa hiç hafife alınmaması gereken bir durum. Bir çok
defalar bu sayfalarda gardım düştüğünde tüm şımarıklığımı,
tüm aksiliğimi ve hayallahbelanıversinbetutşunutella'yıdeget
dedirtesi halet i ruhiye'mi bütün neysiyle olduğunu bilemedim
şimdisiyle göğüsleyecek kimse olarak babaannemi istediğimi belirtmiştim
değil mi? Koşulsuz sevgi babannesi Belkıs. Bal kız. O öğretti bana "senin
mutlu olman yeterli" kalıbını. Sonra annem bunun üstüne "tuttuğunu
kopar" kalıbını öğretince olaylar gelişti. Devre kısa olunca taraftar
maça gelmedi hocam. Stad bir türlü dolmak bilmedi. Oysa bir musluk bu
stadı 5 saatte doldururken diğeri 12 saatte dolduramıyorsa su faturası
yatmamıştır belki? Dolmadı aklıma dolmayı getirdi. Okkalı laflar
hazırlama yaşım geldi de geçiyor mu?. Terli terli yattığım şu döşeğe
burdan selam ediyor,
ve hep diyor, hep diliyor, ya susuyorsam bu farkında
olmadığım anlamına gelmiyor, gelmesin,
diye ya ben lan neyse
birşey demiyorum.

:: bir şeyler oluyor efenim :: Cuma, Ağustos 4

Nicedir sevgili lezizimin ülkemize yeniden teşrifiyle bir heyecan kasırgasıyla savruluyorum ki öyle böyle değil. Bir hasret gideriş bizde ki vay vay vay breh breh breh o derece. Fekat zamanımız fazla değil işte onu ne yapacağız kestirmek güç.

Geçen 360 dereceye yemeğe gittik. Mısır apartmanının tepesi oluyor bu yer. Efendim o ne manzara, o ne mohochrom şahaneliği öyle anlamadım. Griler, beyazlar, yüksek yüksek tavanlar ve hiçbir yerde göremeyeceğiniz kadar ecnebi var etrafta. Vallahi İstanbul'un keyfini yabancı kuyruklular sürüyormuş o gece bunu anladık, bunu gördük, böyle öğrendik. Ayrıca uzak doğu mutfağından sunulan enstanteneler de şahaneymiş gerçekten. Herkeslere tavsiye ediyorum. Hem hiç de öyle düşünüldüğü kadar cepken yakan bir duruşu yok bu mekanın. İki kişi kuş sütü eksik olmasın zihniyetinde değilseniz bir ana yemek, yanında bir bardak şarap, üstüne tatlı tıka basa doyup adam başı 50 milyona nezih bir ortamda, nefis bir gece geçirebilirsiniz. Tuvaletleri bile siyah olan bu mekanın gözlerinden öpüyoruz.

Evet başka ne diyecektim? Hah evet. Carnivale denilen canavar ve fevkaladenin fevki dizinin yayından kaldırılmasını kınıyoruz. Tüh! diyoruz, Yuh! diyoruz! ve bu tepkilerimiz böyle kızışarak devam ediyor. Bu duruma neden olan şerefsiz Chris Albrecht'i tedavülden kaldırın yerine bizi geçirin bakın ortaya ne çıkacak. Carnivale bir geri gelmesin, asıl buhranlı dönem nasıl oluyor o zaman görün diyoruz ve ona göreyoruz. Ahanda size açık tehdit!

Bir gün yine böyle bir kahvaltı edeceğiz, koca evde kahvaltılık malzeme bulamadık. Ara tara neyse ki dolaptaki "gizli" peynirlere ulaştık da sonunda, karnımızı doyurabildik. Ayrıca "yiğidin balı meydanda olur" aydasözünü de sizlere kazandırdım. De haydi hayırlara vesileyle diyelim tadımızdan yenmesin.

Solaryum yanığı denen şey bir hurafe değil gerçekmiş bayanlar baylar. Solaryum soyuğu illetine yakalanmış biri olarak çok asabım bozuk. Hayır bari önceden bir sor soruştur değil mi bunda böyle birşey olabilir mi? Solaryum da tıpkı güneş gibi insanı cozurdatıp deri değiştirmeye iter mi? Değil mi? Yok! Şimdi yanayım gülünecek halime, o olsun göreyim günümü!

Bir ara gittik oturduk Melekler Kahvesi'nden Tarot Falı istedik. Üye olmayana fal yok dediler. Üye olduk. Form doldurdum o kadar koca harflerle yazdım adımı soyadımı yine de bir harfi yanlış yazmışlar, burdan kınıyoruz hepsini. Tarot falına bakan kızcağız şirindi neyse ki bu harf bozukluğunu telafi ettiler gözümüzde. Ayrıca yine bu hanım kızımıza burdan geçmiş olsun diyorum ve tez şifalar diliyorum.

Yurtdışından rica ettiğim Ipod socks nihayet geldi. Allahım onlar ne şirin şeyler öyle anlatılmaz yaşanırlar. Çeşit çeşit renk renk Ipod çoraplarıyla coştuk inanın. "Yurdumuza Ipod socks gelsin" kampanyası için kolları sıvadım. İlk iş Cosmopolitan'a sesleniyorum burdan. Genç kızlarımız Ipodlarının başına çorap örmek istiyor siz hala "40 adımda kariyerde zirve"desiniz, "25 günde erkeğinizin çocukluk travmasını öğrenin"desiniz. Oldu mu ya!?

Son olarak karpuz-peynir-ekmek üçlemesinin bir arada yenmesini icat eden kişi için özel bir gün düzenlenmesini, kendisinin aziz mertebesine yükseltilmesini, ne bileyim böyle simit sarayları gibi köşe başlarında karpuz-peynir-ekmek saraylarının açılmasını diliyorum. Yaz boyu en çok ve en afiyetle tükettiğimiz bu pratik ve sağlıklı üçleme için ne derece şükretsem azdır. İyi ki doğ... hm olmadı bu.

Ve böylece bir yazımızın daha sonuna geldik. Biliyorum ki bana yine doyamadınız ama işte zamanımız kısıtlı malum (!?). Hem biliyorsunuz ki bunu saymıyorum ve en kısa zamanda yine bekliyorum.