<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: ucube gösterişi :: Perşembe, Temmuz 27

Noc turne aka Ucube Gösterişi .. ben... her neysem ne işte. Akabinde gözlerimi karanlığa kapattığımda gidecek yer bulamadım. Uykuya mı dalsaydım? Korkardım rüyalardan. Aslında ne kadar korktuğumu bir bilseniz.

Sorunlu biri değildim, yo. Sorumlu biri de olamadım pek ne yalan söyleyeyim. İçimdeki Gece'nin sesini dinledim hep. Çenem biraz yukarda kaldı genele göre bu yüzden bazı bazı. Yine de gocunmuyorum olandan, bitenden ve belki olabilecek birçok keşke'den. Benim hikayem de böyle yer yer hoş, hadi sen de coş işte.

Lezizim geçen gün bir çay fincanının ötesinden şöyle dedi bana: "Bugün insanlar bizimle durulmuş, içimizde birçok şeyi çözmüş dönemlerimizde karşılaştıkları için dengeli halimizin kıymetini bilmiyorlar. Yoksa ne sen dünyanın en sevgi dolu insanısın ne de ben göründüğüm kadar sıradan biriyim."

Bak şimdi hikayem bir peri kızının kanatlarını alır, koparır, bacaklarını kırar, kollarını keser, sökülmüş kanatları da yerde acıyla çırpınan, bir zamanlar peri olan şeyin üstüne çaprazlamasına fırlatırdı, afedersin! Ölünün üstüne atılan gazete kağıtları gibi.

Benim de illa ve mutlaka lakabım, babalarının her daim küçük kalacak kızları gibi "prenses" olsun istediğim zamanlar oldu ya neyse. Pembe bebek bezleri, pembe patikler, pembe tulumlar niye yaparsınız ki bebek kızlara? Oyuncak mı lan onlar? Bildiğin küçük insan. Hem o senden daha çok şey biliyor, daha çok şeyi hatırlayarak geliyor bu dünyaya. Ben bebeklere bu yüzden saygı duyarım çok mesela. Çünkü bebeğin gözlerindeki o ifade var ya insanın içini eriten. Hahh işte o cümleten aslında Sevgi'den geldiğimizin hemzeminidir. Ha sonradan zorla perdeler çekeriz o gözlere o ayrı.

Neeyse hadi şimdi herkesin bir şekil bildiği insani çözümlemelerle uğraştırmayın beni.

Kimse benim gibi olmak zorunda değildir
Lakin beni de rahat bırakın bir!


Lütfen.

İşbu yüzden Carnivaleseverim ben. Bir yabancı olmayı bildiğimden ama yabancının çürüğü değil, eziği hiç değil! Yabancının, yabaniliğinin farkında olanı. Ucubenin gösteri yapanı.

Kim alçak gönüllü olduğumu söyledi?
Gayet de yüksek gönüllüyüm!

İşbu yüzden (#2) hiçbir şeyin karşılığını bekleme(di)m ya (kendini bilmek?). Salt bu yaşamımda Gece'nin Kraliçesi tarafından kuluçkaya yatırılıp Ebedi Sevgi'nin Cadısı'na doğdum. Yolum bu benim. Değiştirmeyeceğim.

Zamanında yeni tanıştığım biri bana şöyle demişti: "Bak ben iyi biriyim, tamam mı?". Yıllar sonra bugün bu cümlenin gerçek anlamını kavramaya başlıyorum sanırım. Şu bir gerçek ki çok iddialı bir lafmış bu. İyi biri olmak için doğuştan potansiyel yetmiyor, bayağı da çaba gerekiyor. Bu önemli bir durum. O yüzden öyle kolay kolay "tamam" filan değil.

Bir de Mad Science meselesi var ki ona hiç girmiyorum. Şimdilik...

Bu yazı dün gece yazdığım ama gönderemediğim bir yazının şeysi olacaktı. Hiç alakası olmadı şunla bunla veya dün Gece'yle ya dur bakalım. Ben bir lezizimle buluşayım, bu akşamı onlan geçireyim, azcık mızmızlanayım, küçücük bir balkonda onunla şarkılar söyleyeyim, leb demeden leblebeyim, vesaireyim.

Son söz: İlk kez bir başka blogger'ın kelimelerine yer vereceğim Gecenin Günlüğü'nde. Kendisine saygıyla:


daha ne kadar anlatmamı bekleyebilirsin ki beni?

sendeki ben arttıkça ben yalnız kalırım. bana da sen lazım bu durumda.
yalnız bırakacaksan, anlattırma..

~ zihinsel istifrağ


Edit 1744: -emeyeyim.

:: hikaye eskizlerinden: atlantis - 1 :: Salı, Temmuz 18

Atlantis: The Lost Empire "Ama yolculuk çok uzun sürmeyecek leydim"

Tedarikli olmak lazım gelir Anathos. Belli mi olur belki de bir fırtınaya yakalanırız.

"Siz bilirsiniz leydim. O halde küçük leydi Orabern'i uyandırayım."

Ah Anathos! Unutmadan... Döndüğümüzde gençlik tapınağında bir gün geçireceğim. Yokluğumuzda gerekli hazırlıkları yaparsın umarım.

"Bittabii leydim."

/\


"Bugün hava oldukça sıcak ve sular dingin hanımım. Yolculuğunuz için ideal bir gün"

Gerçekten de öyle, Lyl. Gemiyi son kez kontrol ettin mi? Bir eksiğimiz varsa kahyaya ivedilikle haber vermemiz yerinde olacaktır.

"Herşey olması gerektiği gibi leydim. Tek eksiğimiz sizin ve küçük leydi Orabern'in güvertedeki ışık saçan varlığı."

Her zamanki gibi kelimelerinde çok cömertsin dadıcığım.

"Ah sevgili kızım. Ah..."

Canını sıkan birşey mi var, Lyl? Gizleme benden ne olur.

"Bilemiyorum. Böylesi huzurlu bir günde canınızı sıkmak istemem leydim. Lakin... sanki... ufukta bir siyahlık var gibi. Suların dinginliği bir huzursuzluğun keskin peçesi gibi."

Yüksek ihtimal kıtadan üç şafak uzak kalacağımız için endişelisin, Lyl. Buradan ayrılmayı oldum olası sevmezsin. Dilersen bizimle birlikte gelmeyebilirsin.

"Benim yerim daima sizin yanınız oldu hanımım. İlk soluğunuzdan beri bu böyledir ve değişmeyecektir. Benimkisi hüsnü kuruntu olsa gerek."

Başındaki kara bulutları dağıttığına göre küçük leydinin istridyelerinin gemiye yerleştirilip yerleştirilmediğine bir bakar mısın? Onlar olmazsa kıyameti koparır biliyorsun.

/\


"Aslına bakarsanız, leydim. Lord Na'drikh'in kıta politikasındaki ezici üstünlüğü tartışılamaz. Onun karşısında herhangi bir eyalet prensinin durabileceğini sanmıyorum. Bilhassa Lord ve Leydi Salanche karşısında geçen yıl yaptığı savunma olağandışıydı. Üç.. mercan ve kuzey."

"Sanırım haklısınız Leydi Ferngoor. Yalnız Na'drikh oldukça uzun süredir aktif politika yapmakta. Bence bu yılın genç idealist mezunları arasında kendisini zorlayacak bir isim var ki o da Leydi Azael'dir. Pas diyorum. Yeterince kaybettim bugün bayanlar. Leydi Ferngoor, Zephyris, Onimaru... İzninizle. İyi günler dilerim."

"Anne! Anne! Leydi!"

Ne oldu Leydi Orabern?!

"Raloch incili istridyemi geri vermiyor!"

Lord Raloch incili istridyeni nasıl aldı peki? İstridyeleri odandan çıkarmanın yasak olduğunu biliyorsun.

"Şeyy...."

Sakın bana bir lordu odanıza aldığınızı söylemeyin Leydi Orabern! Oyun için bile olsa kuralları çiğnemenize izin yok. Ceza olarak incili istridyeniz Lord Raloch'ta kalacaktır!

"Ama... ama... anne... aaaaaaaaaa- haaaaaaaaaaa....."

Lyl! Küçük hanımı derhal odasına götürün. Akşam yemeğine kadar ordan çıkmayacak.

"Başüstüne hanımım."

"Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa haaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa aaaaaaaaaaaaaaaaa"

Evet hanımlar.. Onyedi. Akik ve Güneydoğu.

"Ah Leydim. Her zamanki gibi talih yanıbaşınızda."

:: koza'ya dönüş :: Çarşamba, Temmuz 12

- çnkü ben sensiz hiç uyumadım
ve ben sensiz hiç uyanmadım
hepsi bundan oldu işte

Metronun "merdivenler"i yavaş yavaş yerin derinliklerine doğru "yürürken", genç kız başını çevirip sevdiğiyle son defa göz göze geldi. Biliyordu gözlerinin onunkileri bulacağını. Onlar ta en başından beri, herşey birbirleri değilken bile, ayrılırken daima geriye bakarlar, diğerinin gözleri mutlaka berikini bekliyor olurdu. Son bir temasıyla bakışların, belki de kendilerinden bir parçayı birbirlerinin görüşünde bırakırcasına ayrılırlardı hep.

Bu kez genç kızın ona her zamankinden daha da fazla ihtiyacı vardı.

Metronun "havalandırılmış" rüzgarı yüzüne vurdu ve soluk eli gözlüklerine uzanıp ardındaki kısılmış gözleri koridorlarda gelip geçen kalabalıklara çarptı. Her adımıyla daha önce defalarca kez kendini çağırmış olan karanlığa yeniden yaklaşıyor, bakışları suskunlaşıyor, solukları derinleşiyordu. Sahip olduğu ve aslında yıllardır kırmaya çalıştığı çembersi döngünün simsiyah tarafına bir kez daha gelmiş çatmıştı.

Jeton alırken elleri titreti. Kısacık bir an için. Geçti sonra. Tüm kısacık an(ı)ların sonra geçtiği gibi. Kaşları hafifçe çatılır, yüzü giderek solarken merdivenler bu kez onu paslanmış acılarından önceki durağa hızla yaklaştıracak araca taşıdılar.

Otomatik kapılar tıslayarak kapanırken gözleri yeraltına nazır kapıların karanlığından yansıyan gölgesine takıldı. Yüzündeki yumuşak, aşk ve aitlik taşan ifade giderek donuklaşan, sertleşen bir maskenin ardına gizleniyordu. Metronun her ufak sallantısında dışardan akıp giden siyahlık daha fazla içine ve dönüp dolaşıp cennetle cehennem arasındaki o yere dönmenin verdiği hayal kırıklıklarının battığı ruhuna işliyordu.

Başını hafifçe tutunduğu direğe yasladı. Nedenler sonuçları, sonuçlar keşkeleri tüketeli çok olmuştu. Önünde (tıpkı şimdiki gibi) yalnızca kapkaranlık bir tünelde hızla uzanan bir bilinmezlik yatıyordu.

"Sayın yolcularımız, Taksim bu istikametteki son durağımızdır" derken programlanmış ses, otomatik adımlarla defalarca çıktığı merdivenlere yürüdü. Gözlerini tek sapı oynamaklı gözlüklerinin ardına yeniden saklarken merdivenler yeryüzüne uzandılar ve onu aslında bir türlü sevemediği gün ışığına taşıdılar.

Kırmızı ışıkta beklerken, bu yolu, bu ev için son kez katediyor olduğu gerçeği ilk kez böylesine keskin bir biçimde saplandı içine. Son bir yılına, acısına, kahkahasına ama galiba hepsinden çok derin ve alttan alttan akan hüznüne şahit olan bu evin yüksek tavanları onların öykülerinden önce neler görmüştü ve onlardan sonra ne öyküler görecekti kim bilebilirdi ki.

Yaşadıkları evde onlardan önce bir cinayet işlenmiş olması hep tuhaf ama ürkütmeyen bir ürperti uyandırırdı içinde. Evde onun ve ev arkadaşlarınınkilerle birlikte giderek derinleşmiş, büyümüş bir gözyaşı çölü var gibiydi.

Istanblues'un en acı günlerine tanık olmuştu bu ev. Son ameliyatının nekahat dönemi bu evde geçmişti. Bu evde titremişti bir kış ve bu evde paylaşmıştı üç kadın yaşamı, gündüzü, Gece'yi.. en çok da Gece'yi paylaşmışlardı. Bu evde özlemişlerdi kendi gelmeyenlerini. Bu evde büyütmüşlerdi keşke'lerini, belki'lerini, ya olursa'larını. Sayısız kahve falı ardından bitirmişti ev, hikayelerini. Tutunamamışlardı çünkü acının seferi bir daimiliği vardı. Birbirlerine en çok ihtiyaçları oldukları zamanda ev onların acılarına sahip çıkmış, acının gündönümündeyse yollarını ayırmıştı.

Anahtarı son kez çevirirken bir anlığına gözlerini kapattı genç kadın. Taksi dışarıda bekliyordu. Bu yüzden fazla zamanı yoktu veda için. Normalde asla kitli olmayan kapının anahtar deliğinde iki kez döndü anahtar. Bu bile aslında edilecek tüm vedaların çoktan edildiğine işaretti.

Yerdeki koliler içinde Star'ın ilk üç tekerlekli bisikleti duruyordu. Küçük kızın hemen her gece binip ev içinde pedal çevirdiği bu bisiklet artık yapayalnızdı. Bir geçmiş'e aitti. Star'ın Cihangir parkında onu sürmeyi bir türlü beceremeyip de sonunda ayakta durup ayaklarıyla sürüdüğü gün geldi aklına. Alaz'la çimlerde oturmuşlardı. Bir dolu çocuk kahkahası arasında yine favori birkaç çocuk belirlemiş, diğerlerini harcamıştı. O gün ellerinde bir su şişesi vardı. Sigara içiyorlardı. Bir şekilde, bir nedenle durgundular. O gün hapishanesine dönecekti aslında ama dönmedi. O evde küçük kız ve annesiyle kaldı genç kadın. Biraz daha nefes aldı suya batmadan önce.

Ayak sesleri parkelerin gıcırtısına karıştı. Yerler, duvarlar, odalar, köşeler çırılçıplaktı, suskundu. Artık bu evin sesleri onların sesleri değildi. Mermaid'le uyuduğu, gülerek, saçmalayarak uyandığı bu odada, Alaz'la buz gibi kış gecelerinde koyun koyuna yattığı şu köşede, yüreğinde aşkı her saniye büyüyen adamın ilk kez gecenin bir yarısı geldiği ve yokluğunda her gün her gece gözyaşlarını akıttığı bu salonda, Thug Love ve Probabilite'yle birlikte bir çok sabahın ve gecenin kahkahasını barındıran bu koridorda artık onlara bir yer yoktu.

Bir çöp torbasındaydı kalan eşyaları. Belki de bu zamana dek tek başına toparlamaya çalıştığı bir yaşamın son artıklarına bakmakta olan biri olarak giysilerinin dev bir çöp torbasında olmasındaki ironiye şaşırmamalıydı. İçini çekti, torbayı ağzından yakaladı ve ayakkabılıktaki ayakkabı torbasını da yanına alarak eski ahşap kapıyı son kez arkasından çekti. Büyük umutlarla çıktığı döner, taş merdivenler genç kadının sessiz isyanlarına şahit oldular bu kez.

Taksi geri geri, geri dönülemez bir yola çıkarken başını arkaya yasladı ve yükselmekte olan yaşlarını bastırdı. Bir kez daha yıllar yılı kurtulmak için çaba sarfettiği, saymayacağı kadar ağır ve dipsiz acılara şahit olmuş bir başka eve, en ağır yılların ve yıllarının isiyle kaplı o odaya geri dönüyordu.

Asfalt şeritleri yanından akıp giderken teslim oldu karanlığa genç kadın. Savaşmaya hacet yoktu artık. Yorgunluk değildi üzerindeki yo. Onun dayanıklılığı hayat tarafından yüzlerce kez denenmiş, kalite kontrolü yapılmıştı. Sadece karşı koyamayacağını anlamıştı. Değiştiremeyeceğine direnmekten vazgeçmiş, olanı kabullenmişti. Ne kadar ağrıyorsa da umutları bu sessiz teslimiyetle, o sadece içini çekti.

Taksiden inen genç kadın gözlerini kaldırıp dişlerini sıktı. İşte oradaydı. O küçük ve sıvaları dökük balkon bıraktığı gibi duruyordu. Zamanın durduğu kozaya giriyordu yine. Yarım ve yapmacık bir gülümsemeyle parayı uzattı taksiciye.

Böylece Dolunay'lı bir Gece'de genç kadın, başladığı yere bambaşka biri olarak geri döndü...

... ve dış kapı ardından kapanırken karanlık onu sessizce yuttu.