<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: sekai no chushin de ai wo sakebu* :: Çarşamba, Haziran 28

Dark - Gloomy

Herşey çok garip. Ya da ben her zamanki gibi çok garibim ve herşey çok normal. Ya da normal şartlarda ben anormalim ve herşey çok sıradanken bana garip geliyor. Veyahut...

... dün gece geç saatlerden beri içime çöreklenen bir sıkıntı var hayırdır ilahi billahi. Hayır azıcık aşım vay dertli başım hedesine çok alıştım da kendi kendime böyle bir vesveselere mi dadanıyorum nedir anlamadım gitti. Bakınız bu sıkıntı çöktü çökeli fol ve yumurta arıyorum fellik fellik. Komşuya bile çıktım dedim müsaitseniz akşama annemler fol baktırmaya gelecekler, yok yok yok!

Bulamıyorum. Aslında şu geçen gün belirttiğim iç sıkıntısıyla başlamıştı da herşey ertesi gün hasta kalktığımda dedim ki hah o sıkıntı bu sıkıntı. Neyse tam ayaklandım vesaire dün gece yine başladı, hop bu sabah bir kalktım ki boğazlar ağrıyor ilaçlara devam...

Du bakalım neyse ne artık & bu can sıkıntısının nedenini kurcalamamak, kendisini haline, seyrine bırakmak en iyisi diye düşünmekteyim. Yoksa durup dururken eklemlerimi kana bulayabilirim. Böyle olsun istemeyiz değil mi? Ahahah bu da ne saçma yapıdır! İlahi Hollywood yani! Bilinçaltımızdaki yığınla saçma repliğin termal suları olarak sen çok yaşa e mi (bir de böyle sorulara "e" diye cevap vermeyi marifet sanan insanlar vardır ki onlara hiç değinmedim dikkat edersen)?!

Kaldığım yeri işaretleyeyim ve bir fındıklı Cafe Crown daha yapayım da geleyim barim.
*two wanderers are
*lovingly dwelling this land
*we fly side by side
*over mountains and glens
*in the twilight lit of the silver Moon
*set free from the flesh, released from this tomb!

Oooh mis! Bakın bu sıcaklarda sıcak kahvemin dumanını kınayan varsa bu konuyla hiç ilgilenmediğimi söyleyebilirim. Ben sıcakta lıkır lıkır çay içebilenlerdenim. Zaten kızgın kumlardan serin sulara koştuğum, serinlemek için soğuk bir bambuçya mıdır dangoçya mıdır nedir o bir türlü mana veremediğim Fanta reklamını tiye alacaktım burda bak sinirlendim yine yarım kaldı içeceğini içtiğim filan da hiç görülmemiştir. Ben susarım gider su içerim, kış ortasında buz gibi kolaları lüpürderim filan. Öyle de bir herneyseyim.

Geçen Alaz Paramparça Aşklar ve Köpekler'i almış, "vallahi seyretmeden bırakmam" diye diretti. Bir de ballandıra ballandıra reklamını yapınca eh bendeki de can, çekti tabii. Yattık salondaki koltuklara karşılıklı başladık seyretmeye. Zaten yavuklum nicedir mutelif planlarda "Amores Perros" lakırdısını sarfedip duruyordu ve ben de "ah şekerim benim sevgilim çokuluslu biri" diye gerim gerim geriniyordum. Meğer peksevdiğimin maksatı başkaymış.

Peksevdiğim dedim de geçenlerde birlikte Guild Wars'u almamızla dalmamız bir oldu. O günden beri hiçbirşey bizim için aynı değil. Cantha'da yatıp kalkıyoruz ve büyük bir hevesle oyunu çözmeye çalışıyoruz. Zaten çöz çöz bitecek gibi değil bunun RP Character'ı var, PvP Character'ı var, denenecek yepisyeni bir sürü class'ı var. Başlangıçta kolay oynanabilirliği ve dünyaya daha rahat adapte olabilmemiz açısından bir warrior/monk yarattık. Az önce birinci şahıstan aldığım müjde itibariyle karakterimiz en mümkün mertebe olan Level 20'ye ulaşmış. Böylelikle bu Cuma başlayacak ve 5 Temmuz'a kadar sürecek olan Ejder Festivali boyunca yavukluma kapanıp Cantha'da kılıç sallamamak için hiçbir nedenimiz kalmadı artık.

Bu arada genç kızlar o burun kıvırdığınız, gerdan büktüğünüz oyun dünyasından uzak kalmakla ne büyük hata yaptığınızı bilmiyorsunuz. Zira erkek arkadaşınızı tanımak için hiper bir fırsat birlikte MMORPG oynamak... Dürüstçesi eniştenizin bu kadar yağmacı ve tüccar bir adam olduğunu bilmezdim. Pes! dedim. Pes!ten sonra vallahi demediğime eminim.

Neyse bakın urgan var orda ben babamla konuşurken siz de ip atlayın, meşgul olun.
*on satur(n)days we used to sleep,
*the other side exploring,
*alive in our dreams
*free from the pain,
*home where we belong
*and guarded by the shadows of the enchanted realm.

Alem bu adam bak bugün böyle biraz ağlamaklı konuştum onunla diye hemen "ben kızımı böyle zayıf görmek istemiyorum" teranesine başladı. Ben de birşey demedim demedim en sonunda şunu dedim:

"Sevgili babacığım. Ben bir kadınım. I repeat. Ben bir kadınım.
Gerekirse ağlarım ve yavuklumun ya da senin göğsüne sığınırım.
Artık kimse benden bu lüksümü alamaz, vermem.
Yıllar yılı güçlü olmak pahasına körelttiğim
Kırılma, Kıvrılma,
Zayıf ve Çocuk olma
Haklarımdan vazgeçmiyorum,
Bilgine..."

Şimdi Amazon olmak hoş birşey evet. Böyle.. efenim.. bir kadın için her türlü güçlüğün üstesinden gelmek, hayata meydan okumak, tek başına ayakta kalmak, bileğinin hakkıyla elde etmek filan fiyakalı şeyler. Tek taşını kendi almak bu ara yine moda biliyorsunuz ama daha önce Destiny's Child bunu "Independent Women"da gözümüze sokmuştu.

Sağolun canlar ben almayayım. Zaten kimsenin malında da ne gözüm oldu ne de tek kaşını kim alıyor merak ettim. Gidip kendime tek taş filan da almam. Yarın öbür gün misal babam alır ya da belli mi olur ters tarafımdan kalktığım bir gün evlenirsem kocam alır. Bir başkası alırsa gülümseyerek önce hediyesini sonra kendisini boğazın derin sularına göndermem mümkündür.

Bana böyle şeylerle gelmeyin kardeşim bak sinirlendim yine.

PS: Şu son cümleyi yazarken dışardan ergen erkek çocuğu sesiyle "Allah belanı vere!" şeklinde şarkı söyleyerek geçen kardeşime teşekkürü bir borç bilirim.

* sekai no chushin de ai wo sakebu: dünyanın orta yerinde aşk için ağlıyorum

:: koliler yüzünden :: Cuma, Haziran 23

Bugün bitmek bilmeyen ağır ağır, yapış yapış, ferfecir, saatleri saydıkça sakız gibi uzayan o günlerden biriydi. Kitap sayfaları, Kanal D ya da Show Tv'de gecenin ilerleyen saatlerinde yayınlanan ucuz korku filmlerinden birini gündüz saatlerine taşıma, artan can sıkıntısı (ki buna Mermaid'in taşınmasını seyretmenin ve antreye yığılmış karton kolilerin katkısı yadsınamaz. Taşınmalardaki tartışılmaz hüzün şeysi) ve diğerleri.

Ata olsaydım ilerki nesillere aktarılacak bir takım sözler sarfettiğim şaane bir pervaz ötesi sohbeti de olmasaydı şu son bir iki saati nasıl atlatırdım bilemiyorum (bkz: Alaz). Yavuklum kardeşinin mezuniyet törenindeydi. Bense farıma nöbetlerinde. Şimdi Matrix Revolutions OS'inden Trinity Definitely eşlik ediyor geceme. Tam şu anda 23:59 diyor saat. Zamanı saymayı bırakmak için çok mu geç?

Bir çıkış yolu bulmam gerek. Biliyorum. Bu ev meselesine bir çıkış yolu bulmam gerek. Peder Bey "İki hafta uzun zaman. Gün doğmadan neler doğar" diyor demesine de ben 6 kabus dolu yıla evsahipliği yapan o hapishaneye dönmek konusunda can atmıyorum. Suyun bulduğu yol yine oradan geçiyorsa yapacağım birşey yok elbette. Ah be Charon'um! Ne olurdu burda olsaydın... Burda bir yerlerde iç geçirdim ya neyse.

Şimdi Peter Jackson'un Frighteners'ının 10.yıl Special Edition'unu seyredeceğim sanırım. Sanıyorum çünkü bundan emin değilim. Gözümün önünde defalarca bu sayfalara dekor olmuş Teras canlanıyor. Kaç gece daha bekliyor beni orda? Şehrin ışıklarına nazır, ayışığıyla yıkanan, denizin, binaların çatıları ve terasları üzerinden göz kırptığı o rüzgarlı teras...

Babamla evden kaçmak için bahanemiz olan çay bahçesinde geçirilen akşamlar... İki çay içeriz hep. Ne bir eksik ne bir fazla. Benimkinin açık olduğunu bilirler. Engin (çay bahçesinin garsonu; en gözü yaşlı yıllarımın yaz gecelerinde babamla bazen cebimizde kalan son parayla içtiğimiz çayları taşıyan) geçenlerde beni sormuş zaten babam söyledi.

Teras, Çay bahçesi, Aziz Amca, Cafe..

Şimdi ne kadar ben olmaya yakınsam, o evde, oralarda, ben olmaktan o kadar uzak, yarı depresif, yarı kırgın, yarı çaresiz biriyim. Hem kanatları hem ayakları kırık bir Pegasus'um. Masum bir kumru misali kırılganmışcasına... oeeh! Kısakesicesi, oranın karanlığını, tüm enerjimi çekip götüren vampir ruhlarını tarif etmek için yıllar yılı yazdıklarım yetmediyse bugün sarfedeceğim bir iki söz hiç yetmez.

Ama bak gözlerimin ardında bir adam taşıyorum. Nereye gidersem gideyim benimle birlikte olan, beni asla yalnız bırakmayan bu adam...

.. obarey! Sevgi pötürgeçine dönüşmem an meselesiyken frene basıp şu filmi seyredeyim. Ne de olsa yarından itibaren bu lüksümüz de kalmıyor zira televizyon Mermaid'in. Eşyalarıyla birlikte o da gidecek.

Homur..

:: en uzun gün :: Perşembe, Haziran 22

Merhaba. Benim. Sonunda geldim eve. Biraz geç kaldım doğru ama dışarısı çok
kalabalıktı ve kalabalıklar beni hep çok korkutur. Acık tenhalaşsın
istedim ortalık. Biraz gün ışığından arınılsın, telaş dinsin biraz dedim.
Bilirsin. Bildiğine eminim. Hani çok anlatır, çok düşünür, çok çalışırsın
ama sadece zaman öldürürsün ya öyle bir gündü. Bitmek bilmedi bir türlü.
Neyse pek de geç kalmadım herhalde. Dışarısı biraz soğuktu
üşüdüm doğrusu. Oh be evim güzel evim! Sıcacık cacık cık (cak cık cak cık sayborgmayan sahız ist..). Fazla birşey söylemeye hacet yok aslında.
Oh be evim: sığınağım, tapınağım, sunağım neyse susayım. Aslında bir film
seyredeyim diyorum hazır eve gelmişken. Şu hayatta en sevdiğim şeylerden
önde gideni evimde kıvrılıp film seyretmek biliyo musun. Hmm...
ne bileyim. King Öağfa olur, hep bahsederdin şu Ace Ventura'lardan bir türlü de
hadi seyredelim demedim belki onlar olur, Million Dollar Baby olur ne zamandır
istiyorsun ama modum hep yan çiziyor. Ya da ne bileyim hazır kıvrılmışken
uyuyayım gitsin. Evinden başka bir yerde uyuyamayanlardanım ben de. Dışarlarda
kalamıyorum. Kalsam da yerimi mutlaka yadırgıyorum. İlle de evim diyorum! İlle
de evim... Sonra dışardayken özlüyorum evimi. Çok... Çok özlüyorum. Evcimen
bir hatun olageldim ya hep ne yazık ki evim diyebileceğim bir yere bir türlü
nail olamadım. Ne zaman köklenmek istesem, toprak fellik fellik kaçtı benden.
Köklerim elimde kalakaldım. Yaşam susuz kaldım. Eksildim biraz ama azıcık.
Hiçbir isyanım bir müddetten fazla sürmedi. Geçti sonra. Çok çok yıllar
sonra nihayet evime vardığım için uzak kalamayışım burdan. O yüzden bir yaz
akşamı kapıda kaldığımda hiç gocunmadan dışarı çıkıp alçak bir bahçe demirine
tüneyişim. Ne kadar sürerse sürsün bekleyişim. Bir sokak kedisiyle arkadaşlık
edişim, evlerin seslerini dinleyişim filan falan. Ta ki Ev-sahibi
gelip kapıyı açana dek. Ev-sahibi'min hakkını vermeliyim. Kapıda kalmamam için
gecenin bir vakti katıldığı bir yemekten apar topar kalktı geldi. Evime
yine kavuştum. Tüm bekleyişime değdi. Neyse artık ufak ufak kapatmalıyım.
Kapanmalıyım. Gün ağırmadan perdeleri çekip evimin huzuruna kaçmalıyım. Akşam
üstü 5 kaç ederse o zaman uyanmalıyım. Hadi coş da kal... dııııt dıııt dııııt.

Dipnot: Yazanın "ev" kavramı "sevgilisinin göğsü" anlamına geldiğinden bu yazı bir de o gözle okunsa keşke.

:: gotik imaj yapalım olm / karalamalar :: Pazartesi, Haziran 12

... dışım içime çıkıyor gibi hani düşününce düşünemediğini farkedersin ya her zaman olmasa da çok zaman... öyle işte. Bunu da şaaşalı bir cümle kurayım da ortalık şenden geçilmesin diye yazmadım.

Çok yazı var geçmişimde edebiyattan, karanlıktan yana yıkıla noktalama işaretlerini üstlerine yeni gelin gibi takıp takıştırmak suretiyle(ama yeni gelinden farklı olarak ne gösteriş yapmaya çalışmış ne de üstünde eğreti durmuş) bir Sabbat ateşi etrafında kendinden geçercesine dans eden.

Ah benim cadı kardeşlerim! Görüyor musunuz ne hallere düştük?!? Dememiş miydim Gece olur ki devran asıl o zaman döner diye? Çok yandık (gerek kontraendike büyüler), çok yakıldık (gerek engizisyon mahkemesi) lakin şimdi genç kızlarımız bizlere benzeme yarışındalar. Biz yüzyılların yanık izlerine yoğurt sürmek için sıradanlığı taklit ederken onların sürmeleri hoş, tenleri beyaz, saçları da kömür siyahı olabilir ve dahi kamerayla çekti(rdi)kleri fotoğraflardaki kadraj dışı bakışlarında bu "imaj" şaane duruyor olabilir ama
gerçekten
kaçıncı
seviyesi(level)indeler
hüznün (ergenliğin değil)?

Yine de taklitlerimizden sakınmayınız. Aksine bırakınız varolsunlar. Ne de olsa geçecek ve onlar da anlayacaklar siyahbeyazın gerçek anlamının olayları yorumsuz, olduğu gibi ve net görmek olduğunu, karanlığı değil seçimlerin en zoru olan tarafsızlığı(neutral) simgelediğini ya da sıkılacaklar.

Kısaca büyüyecekler.

Ya benim boğazımdaki şu notalara ne demeli? "Müzik hiç bitmeyen müzik..." diye başlayan küçük bir paragrafla anlatmıştı bir bölüm arkadaşım zamanında ki "...gülümseyen gözlerdeki hüzün..."den bahsediyordu o paragraf, yürürçalarımdan ve bir de doğum günümün kutlu olmasından...

Ha bak küçük bir paragraf dedim de...

Bir gün böyle birden katlı bir peçete geliverdi önüme:

"Do you have to be so sweet and dazzling?" - Leman"

Leman çok yapardı böyle şeyleri gerçi. İki not almıştım ondan; Biri bu, diğeri de Manzara'da dersi kırdığımız bir gün bir bank üzerinde otururken elime tutuşturduğu... İnsana güzel hissettiren özel insanların önde gidenlerindendir o. Kendine has dünyası içindeki tertemizliğini ve yaratıcılığını, dış dünyanın lekelediğini düşünmüşümdür hep. Bu yüzden şimdi Kocası olan ve Kocaman bir aşkla sevdiği erkek arkadaşıyla paylaştığı o küçük evlerden birinin dışında her karşılaştığımızda "Leman! Bir deli ceylan" tadında olurdu hep.

Bir erkeğe Koca denilmeden önce kim?neden?nasıl?ımız aynıdır Leman'la.

Neyse... Sevinirdim böyle şeylere. Çok hem de... Sonra büyüdük ve bazılarımız için hiçbirşey değişmedi. Lezzet ikizim Amerika'ya gittiği yıl doğum günümde bana bir kart atmıştı (ki ben küçük notlara nasıl düşkünsem o da kartları çok sever) ve dünyalar nasıl benim olmuştu belli değil.

Sonra şu yaz yağmuruna baktım da. Aklıma geçen yıl Türkiye'ye geldiği zaman ablasında kaldığımız o hafta sonu geldi. O hafta gerçekten de sondu ve Sinem, Yaz Yağmuru'nun remix olmayan orjinal slow versiyonunu söyluyordu.

Ayrıca burada milyonların (oeeh) huzurunda sevgili ev arkadaşım Mermaid'in geçmiş doğum gününü kutluyor, her ne kadar Cumartesi günü burada değil de Nemrut'ta idiyse de bu doğum gününü unutmuş olduğum gerçeğini değiştirmediğinden yalapşap öpücüklerimi ve özürlerimi fışkırtıyorum. Öyle ki:

Mermaid: *dişlerini fırçalarken yerdeki torbaya uzanır ve içinden bir kutu çıkarır* Aaa uğuşmadan... (çeviri: Haa unutmadan)

Ayda: Bu ne??? (çeviri: Bu ne!??? Ç.N: Burda yazanın üç soru işareti bir şaşma ünlemini götürüyor)

Mermaid: Hıştıh (çeviri: Fıstık)

Ayda: Aaa Nemrut fıstığı mı?! (çeviri: Aa Nemrut fıstığı mı?!)

Mermaid: Antep! (çeviri: Antep!)

Olaylar gelişir.

:: sarraf :: Çarşamba, Haziran 7

Tezgahtarlar insan sarrafı mıdır? Hayır. İnsan sarrafı olanlar taksicilerdir. Keza bugün alış veriş esnasında başımda bir kep, yüzüme hakim bir solukluk, altımda bir kargo hip-hop pantolonu, üzerimdeyse bol ve yarım kollu, yeşil bir... ee... yeşil bir "şey" olmak kaydı şartıyla içeri girdiğimde tezgahtar erkeksi ve sportif bir giyim tarzım olduğuna kanaat getirip beni acıyan gözlerle süzdü.

Ya ben ne yaptım?! İddiadan cayır cayır yanan iki kuşam maddesi aldım ve ufak çaplı bir hata ekranı vermekte olan tezgahtara dönüp, "Sen", dedim "git tezgahınla ilgilen ve sakın insanları görünüşleriyle değerlendirme." Öylece çıktım mağazadan ve gittim parfümericiye, aldım allığımı, SebaMed'imi, şuyum ile buyumu...

... ha şimdi sanırsınız ki ben bakımlı bir kızım. Öyleyim. Veyahut sanırsınız ki tüm bunları yavuklumun sadece gönlüne değil gözüne de hitap etmek amacıyla yapıyorum, sair zaman paspalın önde gideniyim. Öyleyim.

Yapma canım, yapma güzel kardeşim. İşi gücü bıraktın bir de sanmaya mı başladın? Keza:

Aşık bir dişinin davranış biçimlerini tanımlamaya çalışmak çok zordur &
Aşık bir kişinin davranış biçimleri ÜÇÜNCÜ ŞAHISLARA BİR ŞEY İFADE ETMEZ!

Şimdi beni kepim, öne eğik başım, erkeksi ve spor tarzımla başbaşa bırakın hadi.

PS: Duyduk duymadık demeyin, Pastel'in Terra Cota No:3'ünü mutlaka deneyin. Bronz ten filan hem. 1 yıldır vazgeçmediysem bir bildiğim var. Ben de olmasam...