<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: beyoğlu hikayeleri :: Cuma, Mart 31

AfarAnlatacak komik şeylerim vardır elbet. Söylenecek keyifli, gaydiriguppak sözlerim... Şöyle okunduğuna değecek şaaşalı birkaç şiir çıkar hala ya da yarıp geçiren birkaç saçmalığım illa ki mevcuttur. Da... Önce Pizza Hut'ta alabildiğine pizza, ardından "Öbür Taraf"ta dört kahve, İstiklal Caddesi boyunca sessiz, sakin, bolca içe dönük, arada seviyeli bir muhabbetle atılan adımlar, türbe misali yeşilli kız, Kızılkayalar, Bambi, Sıralar, Selviler, yokuşlar, hastahaneler, durgun inişler, acil çıkışlar, "böyle güzellikler de var", akabinde "Dilber"de bir şişe şarap ve evimiz...

...duvarlarına artık geri sayımda baktığımız sığınağımız, ortaklaşa kullandığımız yalnızlığımız falan filan. Çünkü ben tam şarap biterken (ki şömine başındayız, her yer ahşap bir dağ evini hatırlatıyor, evimizin de bir sokak ötesindeyiz, arkada Tanju Okan yanık yanık "Dostlarım" diyor, bizim alt dudaklarda hafif bir titreme mevzu bahis ama çaktırmıyoruz çünkü mekan sahibi Alaz'ın tanıdığı, kadehlerimizi kaldırıyoruz, hep bize içiyoruz, illa bize) "Benim salyam ve sümüğüm geldi" diyorum. Çıkıyoruz, kolkola giriyoruz. Saatler "çok geç"e daha çok var. Tenha bir sokaktan geçiyor adımlarımız. Alaz diyor ki "Daha çok ağlarız be biz güzelim. Merak etme sen". Merak etmeyeyim di mi? İnanıyorum ben de ona. İnanmaya ihtiyacım var çünkü.

Hava biraz serincene. Adımlarımız yankılanıyor sokakta. Biz, iki kadın, iki yoldaş sokuluyoruz birbirimize. Korkudan değil, yanımızın hala dolu olduğunu, boş, bomboş olmadığımızı birbirimize hatırlatmak adına verilmiş ama kelimelere dökülmemiş bir söz yüzünden belki de. Çünkü hayattan yorgunuz o anda. Düşünceleri susturmamız gerek. Gözlerimizin dalmaması gerek. "İçimizdeki şeytanlara zülfikarlarla saldır"mışız zamanın birinde. Fitneden, fücurdan arınmışız. Bir tek biz kalmışız geriye. En temiz, en saf halimizle. Onun için o saflığı ekliyoruz birbirine. Türkan Şoray'ın Cihan Ünal'lı yıllarına tekabül eden, feminizmin tavan yaptığı yıllardan kalma bir filmde yaşar gibi yaşaMAmayı seçmişiz.

Evimizin koca, eski, demir kapısına öylece varıyoruz. Ben anahtarımı çıkarıyorum. Han anahtarı gibi. O anda belki de bir Orta Dünya hikayesine açılır şu kapı diyorum. Açılıyor. Açılmıyor. Eski apartmanın geniş merdivenlerine doğru ilerlerken ardımızdan gürültüyle kapanıyor kapı. Alaz'ın yeniden "Anne" kıyafetlerini giymeden önceki son gecesinde yine eski türk filmlerindeki gibi sarhoş, saçı başı dağıtmış şuh kahkahalar atarak evden içeri yuvarlanarak girmek var şimdi diye düşünüyorum. Fekat ne sarhoşuz, ne saç baş dağılmış ne de bizler şuh kadınlarız. O yüzden biz bize yakışanı yapıyoruz. Ben evin anahtarını sokuyorum, çeviriyorum, Alaz da kapıya tekme atıyor.

Öylece giriyoruz içeriye. Soyunuyoruz ama dökünmüyoruz. Dökülmüyoruz. Alaz'ın odasına giriyoruz, Zühtü'yü alıyoruz yanımıza. Soğuk gecelerimizde bizi ısıtan yegane şey o. Vefalı bir dadaş kat kaloriferi Zühtü (Rosebud söylemişti de inanmamıştım). Yatağın üstüne bağdaş kuruyoruz.

"Bir kez de birinin vazgeçilmezi ben olsaydım" diyorum "Aramıza Yollar" derken Işın. "Bir kere de biri, seni sevmeyi isterdim ama benim yüreğim Ayda için atıyor" dese diyorum. Gözlerim koca koca açılıyor galiba. Sonra şıpırdamaya başlıyorum. Alaz da diyor ki "Diyecek elbet bir gün be güzelim. Bizler zirvede yaşıyoruz ama unutma zirveler daima kaygandır. O yüzden kayıp düşüyoruz. Biz seçiyoruz bunu aslında. Aşkın hakkını verecek yüreğimiz var ya yaşadığımız herşeye o kalbi de katıyoruz". O zaman ne demeli ki? Yüreğimize sağlık mı? Saçlarımı okşuyor Alaz. Ben iki büklümüm ama süklüm püklüm değilim. Hangi sözün, hangi yaşayamadığımın daha ağrıma gittiğini bilmiyorum: "Derin bir nefes alır gibi batıyoruz yükümüz ağır; Yeni bir söz söylemek için ölmek mi gerekir; Hadi bir cesaret sen de taşın altına koy elini; İnadına inadına sevişmeli bağır çağır" filan diyen bir kadın çığırmaya başlıyor bu kez. E daha az önce "Seninle bir daha aynı yolda yürümem" demiyo muydu bu hatun diye geçiriyorum kafamdan.

Sonra oturuyoruz tekrar yatağın üzerine. Alaz'ın bugün Adana'dan gelecek kızı Star'dan bahsediyoruz. Star daha 5 yaşında. Bu soğuklarda buz gibi evde üşümesin diye annesi anneannesi ve dedesinin yanına Adana'ya gönderdi onu. Bugün hasretleri bitiyor artık. Kavuşuyorlar ana kız. "Sana," diyor Alaz "Star'ı doğurmaya karar verdiğim sokağı gösterdim mi hiç?". Başımı sallıyorum hayır anlamında. Anlatıyor sonra. Babasının Star'ın gelişini sarhoş bir gecesinde bilip ona evlenme teklif edişini. Evlenişlerini, ayrılışlarını. Şu son 5 yılın ne zor şartlarda geçtiğini.

Elini tutuyorum. Ne zaman ağlamaya başladık yine? Ne zaman büyüdük bu kadar? Aslında tüm yaşananlara bakınca... Benim son 6 yılım, onun son 5 yılı... Koca bedenlerde küçücük çocuklar taşıyoruz ya hala. Bu mu batıyor? Babama sorsan tereddüt etmez evet demekte. "Kızım," der "sen kimsenin karşısında her kadın gibi kırıtmayı, zayıf görünmeyi bilmedin ki aşık olunasın. Ruhundaki ışık daima ateş böceklerini çekecek de olsa ışık hep yalnızdır." Ama baba karanlık beni seçmiş de ben içine ışık yakmışım. Bunu becerdiysem aşkı beceremez miyim? Amma inatçıyım ben de ha. Devir işte gözlerini. Haklısın de. Kırıl azıcık, kırıt azıcık. Sulu gözlerle "Kürkçü dükkanın olurum seni bir ömür beklerim" de [burda burnunu çek][burda burnunu bırak]. Böylece seni de b*k sansınlar vay anasını hatuna bak helal desinler (Not: Bir gün bunu yaparsam buraya gelip "hayırlısıyla sonunda ben de tribünlere oynuyorum" yazıla!). Sakın bağırma, isyan etme, seni yeneceğim lan kader filan diye teraslarda yumruk sallama. Arabesk misin nesin?! Lahmacun'un yanına ayran ister misin?

Sonra diyor ki Alaz, "Bir Perşembe günü babandan beklediğin o telefon gelmese Ayda. Cuma olsa sonra Cumartesi... meraklansan telefona sarılsan. Acı bir haber alsan. Ne yaparsın? Dünyada sırtını dayayabileceğin son ve tek insan da gitse..." Düşünmüyor muyum ki bunu? Ödüm dışkım karışmıyor mu? Bunu her düşündüğümde telefona sarılıp onun sesini duyana kadar yüreğim ağzımda kültür fizik hareketleri yapmıyor muyum?

Aslında hep sevip de hep kaybetmemiş miyim? Annemi, babaannemi... En çok da ikincisinin hikayesinde doluyor gözlerimiz. Hıçkırıyoruz artık. Sarılıyoruz birbirimize. "Ben" diyorum, "En çok babişkomu özledim biliyor musun, Alaz?" diyorum. O zaman göğsüne çekiyor beni ve diyor ki,

"Ben bu gece bir çocuğun gözyaşlarına şahit oluyorum. Bir çocuğun gözyaşlarına bakıyor Star'ın duvarda asılı duran en sevdiği bebeği." O zaman yanan mumlardan biri cızırdıyor, "Mum da katılıyor bana bak." diye bitiriyor sözlerini.

Çocuk ağlıyor... ve Alaz da ana göğsünü açıyor ona. Uykuya dalarken de göğsüne çekiyor. Çok uzun yıllardan sonra ilk kez bir anne kucağına dökülüyor çocuğun gözyaşları. Sayısız Beyoğlu hikayesinden biri oluyor.

Öylece bitene kadar, takati kalmayıncaya kadar ağlıyor çocuk. Bir elinde oyuncak köpeği Johnny'sinin patiğiyle...

bitnot: Evreka! Bu yazıda yakaladığım uslubun adını "şimdiki zamanın devinimsel östrojenografisi" koydum kimse söyleyemesin. Evet evet. Gülme. Acıklı bir hikaye bu yine de yuh kime dedim?!

:: tutulmaya doğru :: Çarşamba, Mart 29

Here Comes the Bride29 Mart 2006
Saat 3:01
Salon


(İnce uzun bir silüet ışıkları sönük odada yere çömelir. Bir süre CD yığının üzerinde uçuşur parmakları. Akabinde vazgeçip açılıp yatak olmuş koltuğun üzerine oturur ve yorganı üzerine çekmeden bir süre öyle kalır)

*hafifçe kıpırdayan gölgler eşliğinde* "Demek erkenciyiz bu Gece."

(dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle) Denemekten zarar gelmez.

"Denemelerden ibaret değildi benim hatırladığım seçilmiş dişi. Uzun bir dönemi acılardan ibaretti plan gereği. Sonrasında da deneyimlerden ibaret oldu denemelerden değil."

(bir süre sessiz kaldıktan sonra) Hala öyle.

"Buna inanmam için bir tek neden göster, inanayım."

Seni neye ve neden inandırmalıyım? (sırt üstü yatağa devrilir ve gözlerini tavana diker. O esnada uzaktan geçen martıların sesleri odadan içeriye dolar)

"Ben kendin'im. Beni inandıramayacaksan kimi inandırabilirsin?"

(fısıltıyla) Kendimi de bir şeye inandırmaya çabalamıyorum. Sadece kafamı yormayı bıraktım. Yeterince yormadım mı, Nyx?

*gölgeler yatağın kenarında yeniden şekillenir* "Fazlasıyla, Ayda. Fazlasıyla yordun. Ben yalnızca bu hikayeden yılmadığın kısmından şüpheliyim. Bekliyoruz desen de..."

(yüzünü gölgelere çevirip sözünü keser) Ya ne olacaktı?! Daha ne yapabilirim? Ne söyleyebilirim? Bundan sonraki sahne ve replikler benim değil, onun. Bundan sonrası zaten ya başlangıç ya bitiş. Ötesi yok.

"O halde bir bildiğin var?"

Var. Bir bildiğimden ziyade bu sürece biçtiğim bir zaman var. Giderek daralıyor, doğru, ama var. Zaman dolmadan doldu diyemem. (yan dönüp bacaklarını karnına çeker ve bir elini yastığın altına kaydırır)

"Daha ne kadar? 6 ay yeterince uzun ve yorucu değil mi?"

(yüzünde buruk bir gülümsemeyle) 6 yıl yeterince uzun ve yorucu değil miydi?

"Seçtiklerinle seçmediklerini birbirine karıştırma."

Bak son üç aydır kendime de ara vermiştim ben. Doğru anlaşılmak ve gerçekleri doğru yansıtabilmek için. Kelimenin tam anlamıyla "içimi dökmek" için. Bundan sonrasına karışamam. Kendime verdiğim ara bu yüzden bitti ve yaşamıma döndüm ama bu bizim için tanıdığım zamanın bittiği anlamına gelmiyor.

"O halde sorumu yineliyorum. Daha ne kadar zaman var?"

(duraksar. Alt dudağını kemirir ve sonrasında zayıf bir sesle) Çok değil, Nyx. Çok değil.

"Ve zaman dolduğunda..."

... elden birşey gelmeyecek ve sanırım... (duraksar ve yükselen yaşları bastırmaya çalışır) ... sanırım bir kez daha, hiç istemesem de, isyan etsem de Corpse Bride'lık bana düşecek.

*gölgeler yavaşça yorganı üstüne örter* "Umarım bu kez yanılıyorumdur."

Sen... (gözlerinde bir korku yanıp söner) ...sen daha önce hiç yanılmadın.

"Bu yüzden yanındayım ya."

(karanlıktan beklenmedik bir şarkı yükselir ve ince uzun silüet yutkunup gözlerini yavaşça kapar. Yanağından aşağı süzülen gözyaşıyla gölgeler çözülür)

...I want you the right way
I want you but I want you to want me, too...

...but half a love is all I feel...

...one way love is just a fantasy
To share is precious, pure and fair
Don't play with something
You should cherish for life
Don't you wanna care?

Ain't it lonely out there?

:: alt yazılı sözler :: Pazartesi, Mart 27

Not To HoldYavaş ve sakin adımlarla, hiç acele etmeden dönüyorum yaşama. Bir süredir hazinli bir karemde düğmesine bastığım "pause"u nasıl ellerimle vermeyi seçtiysem şimdi bacak bacak üstüne atıp hararetli hararetli konuşarak gülmeye hazırlandığım bir karede "play"e basma zamanı.

Keyifli bir hafta sonuydu. Keyifli de sürprizleri oldu. Yollarıyla kesişilen / tanışılan yeni insanlar gibi. Kesiştiğimiz yollardan ayrılan / yolcu edilen eski insanlar gibi. Bazen hayata verilen 'ara'lar gerekli olsa da her defasında geri dönüp de suyun debisiyle akmaya başladığımda sanki yeniden nefes almaya başladığımı hissediyorum. Verilen 'ara' boyunca ciğerlerime oksijen değmemiş gibi. Bir şey boğazıma çöreklenmiş ve beni uzun uzun boğmaya çalışmış ama ben sonunda ondan kurtulmuşum ve suyun yüzeyine erişmişim gibi.

Birçok spesifik örneği olabilir bu benzetmenin ama bundan öte detaylar gereksiz. Kısacası gerçeklikte köklenme çabamın çarpanları bunlar.

Şu zor günleri benimle paylaşan herkese (başta uzun Gecelere, sessiz isyanlara, çıkmaz sokaklara yoldaş olan Alaz olmak üzere) altlarında yaşadığım kara bulutların büyük kısmını armağan ettikleri kahkahalarla dağıttıkları, kaybettiğim 'öz'le yeniden birleşmemi sağladıkları için minnettarım.

Şimdi de Madonna'nın en birinci düzenlemeli, verdiğim ara'ya biçtiğim en cuk! gavur malı şarkısıyla artık ve nihayet uyumaya gidiyorum. Eşlik serbesttir. Gözlerimi süzüp rüzgarla savurduğum saçlar ve yarım bir gülümsemenin üzerine kararan sahne da kayda geçsin.

"...I'm walking on a wire
And there`s no one at all
To break my fall...
"

[E x t r é m i t é]

:: uykuma online :: Cuma, Mart 24

Why So Alone?Artık uyumak istiyorum! Bilmem anlatabildim mi? Takat tokat geçmiyor zaman bir şekilde. Alaz'la sınırsız pizza eşliğinde geçen bir akşamda üstümüze inadına inadına sinmeye çalışan kasvetten kurtulma çabaları bir bitiş hikayesiyle tamamen tarumar oldu. Öbür Taraf diye bir yere gidip koltuklara yayılıp serzeniştik. "Bu Serzenişlerin Bir Anlamı Olmalı" diye bir şarkı çalıyordu o sırada bir yerlerimizde. Eşlik etmek istedik ama birileri sesimizi kısmıştı. Biz de biz'den vurduk diplere. Bata çıka konuştuk. Yine de hiç gülmedik. Oysa biz hep güleriz.

"Olgun bir kadın olduğunda yaşananlar ister hafif ister masif olsun her bitiş ağır oluyor" demeden önce gitti bitirdi o. Sonra geri geldi. Oturduk yanyana. Fındıklı Cafe Crown içtik. Sustuk.

Sonra kalktım Sen Uyurken'i okudum ona. Benim yazdıklarımı benim sesimden dinlemeyi sever Alaz. Kendi okumaz. Biz okur yazar insanlar değiliz. Yaşar dinler tipleriz. Ondan olsa gerek. Bir de "ben zamanında çok okurdum" diye bir şey vardır.

Sonra gitti yine. Ben yalnız kaldım.

Çok kaçmak istiyorum bu aralar nedendir bilinmez. Her bir gün ağır geldiği için uykumu güne buladım. Gün ışığına apaçık tahammül edemiyorum. Geçenlerde bir gündüz sahil boyu yürüdüm. Bir ara mutlu oldum ama sürekli üşüşen düşüncelerin hepsinin üstünde sinekler uçuşuyordu. William Golding'e "Lady of the Flies"ı sipariş ettim. Suratıma kustu. Eve dönene kadar bu yüzden pis pis somurttum. Hani benim pembe gözlüklerim? Hani benim heyecanım, hevesim? Kursağımı bir bulsam orda olduğuna 1'e 10 bahse girerdim. Oysa kemirgenliğimden kurtulamıyorum ve kabak dudaklarıma patlıyor. Onlardan alıyorum hıncımı hep ve sonra konuşamayınca, acıyan, sızlayan, bazen kanamış dudaklar yüzünden bir sürü öğünü aksatınca vücut kendinden yiyor. Kursağı da öyle kaptırdım zaten. Bu yüzden gündüzlerin bana yaramadığı kanaatim kesinleşti.

Bir sürü sorgum var. Sualim var ve yemin ederim içimdeki sesleri bu kez susturabilmek için sahip olduğum hiçbirşeyin hepsini verirdim. Veyahut sahip olduğun herşeyin hiçbir yerinde yaşardım gül gibi. Lakin ben hiç bir gül olmadım. Bir ara olur gibi oldum ama dikenlerim o kadar fazlaydı ki kimse tutamaz oldu. O yüzden vazgeçtim. Ben AyÇiçeği olabilirdim bir olsam olsaydı. Şu durumda güneşin hep doğacağını bilirdim. Hep ona dönerdim. Bir de insanlar beni severdi çünkü onlara toplayıp, tuzladıktan sonra hayatlarındaki her yaza ya da evde televizyon başında geçirdikleri saatlere damgasını vuracak bir meyve verirdim. Adsız bir kahraman olurdum.

Ben hiç beyaz atlı prens hayali kurmadım (Beyaz adlı prens hayali gibi cin harfli bir espri de yapmadım).

Nerden geldim buralara ama işte ya böyle alıp başımı gidiyorum ya da bir duygu fırtınasına kapılıp hortumdan hortuma savrulup duruyorum. Cidden kaçmak istiyorum ama ben hiçbirşeyden kaçmadım ki hayatım boyunca. Sadece istedim. Nasıl kaçılır bilmem. Keşke bilseydim. Keşke...

[İclal Aydın Mod ON]
... bugüne kadar güzel sözler duydum sesimin ulaştıklarından. Küçük flooz "ben de büyünce senin gibi bir kadın olmak istiyorum" derdi örneğin (Bu tanımadığım birinden duyduğum en güzel sözlerden biriydi). Burdan yetkililere sesleniyorum: Sakın benim gibi bir kadın olmayın! Sakın! Bana bakıp ne olMAmanız gerektiğini çıkarabilirsiniz, o ayrı.

Düşünmeyin sakın. Büyümeyin hiç. Saçlarınızdaki kırıkları sevmeyin misal ve onlardan hemen kurtulun. Sakın ha yarısı çıkmış ojelerle dışarı çıkıp sanki herkes tırnaklarınıza bakıyormuş gibi elleriniz cepte gezmeyin. Sakın Cihangir yokuşundan bu akşamki gibi ılık ama sert esen bir rüzgarda tek başınıza inmeyin. Uçuşan gazete kağıtlarından ve insanları kaybetmiş, tenha sokaklardan hüzünlenmeyin. Sakın ha azla ya da elde olanla yetinmeyin adımlarınızı atarken. Hırslarınızı adam edin ama hep layık olduklarınızın peşinde olun. Bir savaşçı (ing. survivor) olmayın. Kadınlığınızdan, kadın olma hakkınızdan ödün vermeyin. Bir de gözyaşlarınızdan utanmayın, akıtın. Yardım isteyin. Sızlanın. Zayıf, kırılgan, paramparça olabilme hakkınızı kullanın. 2 asırlık bir İtalyan ailesinin en yaşlısı mağrurluğuyla herşeyi birarada tutmaya çalışıp herkese "Herşey yolunda" mesajları yollarken ilk tek başına kaldığınız anda hıçkırıklara boğulmayın.
[İclal Aydın Mod OFF]

Bu kıyağımı da unutmayın hadi (işte şimdi kendim gibi bir laf ettim).

Yağmur başladı dışarda. (Pıtır pıtır pıtı pıt pıtı)

Bense uyumak istiyorum. Uyumak istiyorum artık...

:: ankh :: Perşembe, Mart 23

-- ekşi sözlük'te yayınlanmış şekliyle / Arka Plan Teması: Josh Groban & Tanja Tzarovska: Remember Me --

Nile Fire

Çok eskidendi. Zamanını hatırlamıyorum. Anıların epey tozlanmış raflarından birinden çıkarıyorum bu hikayeyi zira. Üniversite yıllarıma denk gelen bu öyküye Gecenin Günlüğü'nde bir kez değinmiştim. Bir defasında bir falcı bana eşruhumu bulacağımı ama onunla olmak için ne kadar çabalarsam onun benden o denli uzaklaşacağını söylemişti. Nedenini hiç anlayamadım. Anlamaya zorladım çok kendimi insanın hayatı boyu belki de asla karşısına çıkmayacak bir fırsatla karşılaşma şansım olduğunda neden onu yitirip gidebileceğimi.

Bir neden bulamadım. Zaten hayat üzerinde durulması gereken çok daha büyük soru(n)lar verdi.

En yakın arkadaşım Charon, Gorecki & Adak'ın Dip Notlarında "imkansız aşkların arkeolojisi" deyimini ilk ortaya attığında, hayatım konusunda yine her zamanki gibi olağanüstü bir özet çıkarıyordu.

Miladın öncesine vuruyor aşağıdaki öykünün geçtiği zaman dilimi. Bu konuda söyleyebileceğim yegane şey kimbilir kaç yaşam önce BİR olduğum ve bu inanılmaz ruhsal deneyimi paylaştığım insanın beni koşulsuzca ve sınırsızca sevmesinin karşılığında ölmüş olduğudur. İngilizcede "uğursuz" veya "uğursuzluk (getiren/getirmek)" anlamındaki "jinx" kelimesi boşuna "iynx"ten türetilmemiştir.

..................................................


... Nil'in şafak kızıllığını yansıtan sularına bir kez daha kanın karışacağı bir gündü. O sabah, o zamana dek tüm neden olduklarımdan daha fazlasını ödemek üzere olduğumun bilincindeydim. Kobra misali zehrimi akıttığım her beden, ölmeden önce Osiris'e beni lanetlemesi için yalvararak gitmişti. Elbette bunlar bildiklerim... Ya bilmediklerim?...

... ilk kez tapınak merdivenlerinde görmüştüm. Ağabeyim yüce Horus için yapılan, açılış kutsamaları, ayinleri ve törenleri için bir ay ayırdığımız bu kutsal abide, yüzyıllar ötesine kum'un, Firavun'un ve Nil'in sonsuzluğunu taşıyacaktı. Tebaamla birlikte geniş taraçaya adım attığımda sürmeli gözlerim (saygıyla olmasa da) Ra'nın kudretiyle kısıldı. Çöl kıyısında tanıdık bir öğleden sonraydı. Rüzgar belli belirsiz esiyor, Satet, yaşam kaynağımızın suları arasında fazla sessizce duruyordu. Merdivenlerdeki mahşer kalabalığının ötesinde, tam karşımdaki taraçada farkettim onu. O andan sonra zaman geçmek bilmedi asla...

... r yüzbaşıydı. Yetenekliydi yetenekli olmasına da Firavun'un etrafındaki bitip tükenmeyen yalakalıklardan sesini duyurabilmesi zordu. Sarayda büyümüştü gerçi. Sanıyorum anası babam ulu Firavun'un odalıklarından biriymiş. Ancak üç kardeşin en küçüğü oluşu yüzünden ona ancak orduda bir yer bul(dur)abilmişler. Gurursuz muydu bilmem ama bazen daha hırslı olmasını dilerdim içimden...

... Nut'un öfkesiydi yaşadığımız belki de. Yine de beni ilk kez kollarına aldığında çöl kızgınlığının göğün delice esen nefesine rağmen beni kucakladığını hissetmiştim. Gizli bir mezarda olmuştu ilk birleşmemiz. Belki de bu yüzden Nekropolis'in gölgesi düşt...

... ek zayıf noktam olduğunu biliyordu Nil'in kulakları ve ona atılan iftiranın eninde sonunda benim yüzümden olduğunu biliyordum. Sayısını unuttuğum düşmanlarımdan birinin son hamlesiyle aşkı ve laneti olmuştum. Aşkım ve bedelim olmuştu...

... o sabah bronz platformdan yukarıya çıkarken hizmetçim haremun bir mısır düşmanının, bir hainin idamına şahit olacağı için heyecanlıydı. Tüm saray erkanını içimden bir parçayı öldürebilmek için sabırsızlanan aç kurtlara benzettim o sabah. Sözümona "hain"i aslında tanımıyorlardı bile. O sabah makyajıma her zamankinden daha özen göstertmiştim. O günden itibaren yüzümdeki kanın ebediyen çekileceğini bile...

... okçuların gözleri ağabeyim Firavun'daydı, benim gözlerimse onun örselenmiş yüzünde. O son an, şişmiş gözlerini kalabalığa, bilerek ya da bilmeden tam da benim olduğum tarafa doğru kaldırdı. Başı belli belirsiz yükseldi. Bakışlarımın gözlerine dokunduğu o kısacık anda, asla unutulmayacak bir serapta son kez gördü ruhlarımız birbirini... ve Firavun'un kolu inip, oklar yaydan çıkarken ruhunun ruhuma bıraktığı gözyaşı yanağımdan süzüld...

(Yarı yanmış veya hiç yazılmamış bir papirüsten)
..................................................

Remember, I will still be here,
As long as you hold me in your memory

Remember, when your dreams have ended,
Time can be transcended,
Just remember me

I am the one star that keeps burning so brightly,
It is the last light to fade into the rising sun

I'm with you,
Whenever you tell my story,
For I am all I've done

Remember, I will still be here,
As long as you hold me in your memory,
Remember me

I am that one voice in the cold wind,
That whispers,
And if you listen, you'll hear me call across the sky

As long as I still can reach out and touch you,
Then I will never die

Remember, I'll never leave you,
If you will only remember me

Remember me...

Remember, I will still be here,
As long as you hold me in your memory

Remember,
When your dreams have ended,
Time can be transcended,
I live forever
Remember me

Remember me,
Remember me...


Ankh

:: görünmez anahtarın bekçisi :: Çarşamba, Mart 22

-- Enigma/Beyond The Invisible'a saygıyla --

çünkü ben aslında hiç sensiz uyumadım.
bir de ben aslında hiç sensiz uyanmadım.
hepsi bundan oldu işte.


"derler ki Leydim,
imkansız aşkların arkeolojisinde
mezar vaktini doldurunca kum saati,
ebedi Sevgi'nin cadısı
dudaklarına boylu boyunca uzanmış mağrur gülümseme-
ye inat gözlerinde solan Earendil ışığıyla
bir adım atıp yüzünü, Azap Kulelerinde yiten güne dönmüş.
son bir söz vermiş yüreğindekine
bu söz mezarının anahtarı olmuş derler ve
kuzeybatı yeliyle esmiş; bir kalp atışı hızında
üçüncü dünyaya düşmüş,
mezarın görünmez anahtarının bekçisinin,
bir gün anahtarı kendi soluğunda farkedip
kapıyı yeniden açana dek,
nefesinde korunmak üzere.
sonra rünlü göz kapaklarını yummuş, başı öne düşmüş usulca
parmakları zarifçe birbirine kenetlenmiş önünde.
ve gözyaşı taşları iç mezarın girişinde yükselirken
bitişik avuçlarındaki siyah kınalar
kapıyı tılsımlamış."

Buried Alive

I look into the mirror
See myself, I am over me
I need space for my desires
Have to dive into my fantasies
I know as soon as I will arrive
Everything is possible
Cause no one has to hide
Beyond the invisible

Close your eyes, just feel and realize
It is real and not a dream
I am in you and you are in me

It is time, to break the chains of life
If you follow you will see
What is beyond reality

sajaja bramani totari ta, raitata raitata, radu ridu raitata, rota

ne irascaris domine,
ne ultra memineris iniquitatis:
ecce civitas sancti facta est deserta:
sion deserta facta est:
ierusalem desolata est:
domus sanctificationis tuae et gloriae tuae

:: şnitzel üzeri Rebecca dinlenme tesisleri :: Pazar, Mart 19

Bir zamandır süregelen teknolojik aksaklıklar sağolsun internet erişimimin ebesiyle ilgili sorunlar yaşadığımdan günlükte aksamalar mevzu bahis. Aslında şu da bir gerçek ki bu ara gerçekliğe biraz fazla takmış durumdayım (iki gerçek bir sanal'ı götürdü bu cümlede bak). O yüzden internetsizliğin bana iyi bile geldiğini söylemek mümkün. Böyle bir hayata kanalize olma, dostlara ve var olanlara zaman ayırma, bunların karşısında nedir ne değildir'e yönelik sorgular sualler, iç hesaplaşmalara gark etme gırla gidiyor.

Dün gece misal Alaz'la birlikte bir anda galeyana gelip de haydi Rosebud'a gidelim deyu tabanları yağladık. Hayatımda olanların içiçe geçmesini ezelden beri beğenirim ben. 5 yıllık arkadaşım Rosebud'ı Alaz da Mermaid de ziyadesiyle sevdiler. Artık Rosebud'ın benden bağımsız Alaz ve Mermaid'le de bir muhabbeti, efenim bir kaynaşması söz konusu. Hatta yakında beni de ekarte edip Aspen'e kayağa filan giderler bunlar. Misal bu akşam Alaz'ın ve benim ev sahipliğini üstlendiğim dostlar meclisinde ıspanaklı / nohutlu böğrek, mercimek çorbası, soslu şnitzel ziyafetinde biraradaydık. Alaz'ın erkek arkadaşı ve onun bir arkadaşı da sofrayı şenlendirmek suretiyle bu leziz zevzekliğe ortak oldular. Böylece bir akşam yemeğini daha geride bıraktık.

Dün ve önceki gece de Thug Love'lan Probabilite bizdeydi. Her ne kadar Dünyayı Kurtaran Adam'amadıysak da bunu bu Cuma telafi etmek ve Cumartesi gününe da uzun zamandır özlediğimiz meşhur sabah kahvaltılarımızdan biriyle başlamak üzere söz kestik. Çarşamba gecesi de Rosebud, ev ahalisine kıyak geçerek Efes-Panathinaikos maçına VIP sözü verdi. Cümleten oraya doğru akacak ve very important person ne demek şahsen deneyimleyeceğiz. Yunanlılara olayların gidişatına göre VIP küfürler mi savurur, dostluk mesajları mı göndeririz bilinmez. Gelişmeleri bildirecek durumum olursa ne ala.

Olmazsa diye böyle detaylı bir gelecek program fragmanı veriyoruz zaten daha ne? Ha tabii bir de o akşamdan kelli Gecenin Günlüğü'nün VIP bir yazanı olacağı için sorumluluklarım artacak. Artık hububat yerine şampanya ve havyarlı akşam yemeklerinden mi seslenirim, süt banyoları sonrası yüzümü yıkamak için Evian'dan aşağısını kullanmadığım sabahlardan mı dem vururum bilinmez. Zaten herhalde cep telefonumdan filan girerim internete de artık. Piza kulesinden wireless ve italik yazılar yazarım. Öyle de şımarıkmışım bakın bugün de bunu gördük kuzucuklarım.

Bütün bunların altında içimde 2 gündür yine tarifsiz bir sıkıntı var ki o sıkıntının muhtemel tarifinden artık ziyadesiyle daralmış olduğum içün direkt sırtımı döndüm ve kulaklarımı tıkadım. Gelgitler, vicdan azabı, duvarlar, engeller, yinelenen Rebecca hikayelerindeki isimsiz yeni gelin rolü... Bu günlerde hepsinden yorgunum, hepsinden uzaklaşmaya ihtiyacım var. Bu yüzden hayatıma döndüm, arkadaşlarıma sığındım ve alt dudağımı üst dudağımın üstüne genizden bir "hmph!" efektiylen kaydırırken göz kapaklarımı gözlerde yarıya indirmek suretiyle Garfield tadı yakalayıp sustum.

("Ayda sen dinlenme tesisi misin?";
"Birileri, gecenin bir yarısı, yol yorgunu, uykusu bölünmüş, şiş gözlerle sana uğruyor ve sen onların ihtiyaç molası oluyorsun. Sonra da yine yapayalnız, sessiz kalıyorsun gecenin ıssızlığında. Çünkü otobüs er geç kalkıyor."
)

Heh bravo! Bir sen eksiktin sen de mum dik tam olsun zaten bitkisel hayatta mıyım bittisel hayatta mı karar verememişim şurda -- Ben mi bana tanımsızım anlamsız mıyım ha? diye bir şeysi vardı Deniz Arcak'ın. Onu mırıldanıyorum şimdi. Ben Deniz Arcak'ı severim bu arada bilenler bilmeyenlere anlatsın. Bir de Ayça Şen'i, bir de Defne Joy Foster'ı, bir de Kırmızı Başlıklı Kız denen radyo DJ'ini severim. Ya evet lakin hadi internet kesilmeden bir fındıklı Cafe Crown içip akabinde yattım ben en burnu büyük tek çocuk biçeminden.

:: yıldızım parlasın :: Salı, Mart 14

Bugüne damgasını vuran olay gözlerimi açtığımda karşılaştığım zifiri karanlıktan ibaret. Bir an için "Mevlam neler olmakta?! Yoksa bu kez kesin öldüm de tünelin sonunda ışık mı göreceğim ha biraz yardımcı ol bir fikir ver olmadı kutumu aç anasını satayım!" tadında düşünmelere gark ettiysem de çabuk toparladım ve her kriz anında yaptığım gibi süper sakin oldum. Kriz anlarındaki en etkili eleman olmakla nam yaptığım içindir ki kelim, ilacım var ve kendi başıma sürerim de sürerim.

Misal bizim meşhur yazlıkta da her yazlıkta olduğu gibi başı kazadan kurtulmayan talihsiz bir şahsiyet vardı. Bu heyecanlı gencin her maçta orası burası patlar, her neşeli aktivitede bir yeri kesilirdi. Bizim de tüm heyecanımız kursağımızda kalır, got got bunun yardımına koşardık. Günlerimiz bu deli oğlan sayesinde adrenalin çılgınlığı içinde geçerdi. Bir keresinde akıl ve izan sınırlarının kıyılarında gezinip foseptik çukurunun kapağını üstüne düşürmeyi becermek suretiyle ortalığı kana bulamıştı. Fakat cidden nasıl fışkırıyor o kan böyle hayret edersin. Atar damarı mı attı ne olduysa artık... Olay mahallinin yakınlarında olan Süper Ayda süper duyusuyla derhal harekete geçmiş ve fışkıran kanlara tişörtüyle tampon yapmak suretiyle araba tahsis edilip hastahaneye yetişilene dek bir hayat daha kurtarmıştı. Bu paragraftaki satırlarıma son verirken bu ergenimizin o yıllarda neden hiç kız arkadaşı olmadığına da böylece ışık tutmuş oldum dikkat edersen.

Neyse meğer saat akşam yediye geliyormuş da bir de yetmemiş elektrikler kesilmiş. Biraz sonra geldi de ben de akıl sağlığımı korumuş oldum. Az daha sürse sonunda gerçekten vampir olup bir tabutta gecelediğim konusunda ciddi paranoyalara sahip olmayacak değildim. Cümle bile saçmaladı nasıl bir tedirginlik zuhur ettiyse artık.

Hemen kalktım, bakkala indim o esnada camdan bakmakta olan arap kızına el salladım ve bir tutam ıslandım iyi geldi. Oh be açıldım. Eve döndüm. Döner dönmez telefona sarıldım. Hasret giderdim. Telefonumla aramda böyle sarmaş salaş, yakın bir münasebet var ezelden beri. Bir özelliği olmamasına rağmen aşırı şirin bir telefon olduğundan civarımdaki herkesin telefonumda gözü olduğunu da belirtmek isterim. Ben de nispet olsun diye arada herkesin içinde sarılıyorum ona. Ordan alıştı zibidi. Şimdi sarılmayınca çekmiyor. Şımarık bir şahsiyet geliştirdi şuursuz. Sahibini dövmeyen telef... olmadı.

Ne diyordum? Ha evet. Telefonuma sarılıp dedim ki "Sadece seni çok seviyorum demek için sarıldım sana. Şimdi kapıyorum". Sonra kapadım. Telefonun gönlünü hoş etmenin verdiği nefasetle krem peynirli tost yaptım. Sonra tostu mutfakta unutup fındıklı Cafe Crown'umu içtim ve bir süre neden hala karnımın aç olduğunu anlamaya çalıştım. Anladığımda tost fosil kıvamındaydı. İşin doğrusu fosil kıvamı nasıl olur bilmiyorum. Öylesine bir benzetme bu ya tutarsa.

Sonra ponza taşı üzerine yakın arkadaşım Rosebud'la bir görüşme yaptım. Kendisi ünlü bir spor yazarı olduğundan bu tür toplantılara alışkındı. Şaşırmadı. Meğer ponza taşımı zimmetine geçirmiş. Toplantının el değmemiş metni aşağıdaki gibidir:

Ayda: Pardon rahatsız etmedim umarım sekreteriniz içeri girebileceğimi söyledi de...

Rosebud: Buyur gel
Ortalığın dağınıklığı için özür dilerim
Sekreterle özel bir anımızı paylaştık da

Ayda: E geleyim bari... hazır gelmişken size ellerimle yaptığım müshilli avokado çayını da vereyim... zihni açar... uykusuzluğa birebirdir.

Rosebud: Harika çok düşüncelisiniz

Ayda: Eh illa ki... Bundan sonraki 4 günü klozet üstünde geçireceğiniz düşünülürse uykuyu çekmeyeceğiniz garanti nasıl olsa.
Evet ne diyordum şimdi? Ha...

Rosebud: Her yerde uyuyabilirim beni yabana atmayın... evet dinliyorum

Ayda: Acaba sizin duşaperdenin oralarda hiç gri bir ponza taşı tikatinizi çekti mi? Merak ettim... Çok merak ederim böyle şeyleri ben.

Rosebud: Aslında evet
Merakınız çok ilginç bir açılım
Nasıl oldu bu imgelem

Ayda: Atılımım da oluyor arada fekat konumuz bu değil. Geçen gün huşu içersinde bu soğuk, bu umarsız bu yapısyalnız evde duşumu alırken topuklarımı ölü derilerinden arındırmaya niyet ettim.
Hemen bir besmele çekip duş alet ve edevat çantama uzandım ki o da ne?!
Bu işlemi gerçekleştirmekte halkımızın yaygın olarak kullandığı ponza kayasının yerinde yeller esiyordu.
Esen yelle ürkek bir ceylan misali üşüyüp hemen duştan dışarı attım kendimi.

Rosebud: Anladığım kadarıyla
Beni ponza taşınızı zimmetime geçirmekle itham ediyorsunuz
Hortumculukla suçlanıyorsam bunu bilmek isterim.
Hortumla sulanıyorsam bunu da bilmek isterim

Ayda: O esnada düşündüm de en son bu aparatı haftalar önce sizin duşaperdenizde kullandığıma göre acaba dedim... insanı ölü derilerden arındıran, vücuttaki aşil enerjisini dengeleyen anneannemden yadigar mübarek ponza kayası parçamın koordinatları sizin evi mi göstermekte.

Rosebud: Koordinatlar doğrudur efendim ama ponza kayanız sizlere ömür

Ayda: Bakın ziynetleriniz ziyadesiyle fazla zaten... sizin antika bir ponza taşıyla ilgileneceğinizi ve koleksiyonunuza bunu da ekleyip sergilemek isteyeceğinizi düşünmedi değil şirketimiz.
Bu yüzden size bir teklif getirdik.
İlgileneceğinizi umuyoruz.

Rosebud: İlgileniyorum... nedir teklifiniz?

Ayda: Ponza kayasını öldürebilmek için ciddi basınç gerekir... Ne yaptınız? Basitçe üstüne mi bastınız? Cüssenizle nadide bir parçayı mı parçaladınız ?

Rosebud: Nasreddin hoca usülü zimmetime geçirdim diyelim...
Evet teklifinizi dinliyorum

Ayda: O halde parayı veren düdüğü çalar diyordunuz... ya da doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun mu bakış açınız?

Rosebud: Aynen öyle efendim bakış açım doğurmak ölmek ilişkisini irdeleyen bir hint doktrininden alıntıdır. Eşşeğime de ters binerim.

Ayda: Teklifimiz şu... Marsilya'ya has ve dünyada sadece Zumbukwu ormanında yetişen bir ağaç olan fınaeronus dıkdık'tan üretilen eşsiz bir fincan fındıklı kahveyi dünyanın en ilginç kadınlarından biriyle paylaşmanız karşılığında ponza taşını istiyoruz.
Yalnız... buluşma yerine yalnız geleceksiniz.
Polise haber vermeyi aklınızdan bile geçirmeyin.

Rosebud: Anladım...
Bu teklif ne kadar süreyle geçerli?

Ayda: 24 saat içinde kendi kendini yok edecek.
Öyle programladık. Hem sizin hem bizim güvenliğimiz için.

Rosebud: Anladım ben bu göreve talibim sanırım... içimdeki mi-5 aşkı bambaşka.

Efenim bu saçmalık eşliğinde ponza taşıma haftalar sonra yeniden kavuştum ve Rosebud'la keyifli bir sohbete daha imza attık gecenin ilerleyen saatlerine değin. Ayrıca atalarımızın haklı olduğunu iyi insan lafının üstüne arayınca bir kere daha kanaat getirdim. Bu atalar da kaçın kurası belli değil.

Rosebud'ı yolcu ettikten sonra derhal yavukluma haber saldım ki o da ne!? Vampirlerin hası, hemşirlerin şahı, Oscar'lı film meraktarı Muhlis Bey'im, Yavlum Mithat kıvamına gelmiş de gün doğmadan yatak döşek arar olmuş. Endişelendim helbet. Bugün gün ışığına çıktı ondan mı acaba diye pür telaş chi'ye boğdum onu uykudan önce. Öyle de Adile Naşit'im, öyle de kuzucuğum.

Şimdi tereyağı kıvamında yatmaya gidiyorum. O esnada da kıvamıma uygun olduğu içindir ki Lady Marmalade mırıldanıyorum. Detaylar için bkz:

İçi kiçi ya-ya dad-da.

:: antrakt 2 :: Pazar, Mart 12

Come What MayNever knew I could feel like this
Like I've never seen the sky before
I want to vanish inside your kiss
Every day I love you more and more
Listen to my heart, can you hear it sings
Telling me to give you everything
Seasons may change, winter to spring
But I love you until the end of time

Come what may...
Come what may...
I will love you until my dying day.


Bazen en zoru, rüyalardan uyanmak mecburiyeti. Bir karabasandan gerçeğe ne denli hızlı ayılmaya çalışırsanız, her bir karesinden huzur taşan masal tadındaki düşlerden uyanmak da öylesine güç. Gerçeklere koparılmak, kapıyı açıp tamamen sessiz, tamamen boş, tamamen soğuk bir eve girmek de gerçekleri koparmak, liğme liğme etmek isteğine gebe.

Bazen düşünüyorum da nasıl böylesine bir öykünün kahramanı oldum, nasıl mantığın kapılarını yerle bir edip, devasa bir yıkıntının toz toprağından böylesine technicolor bir aşkı doğurdum, bilmiyorum. Ne zaman içimdeki geyşa'ya teslim olup bir erkeğin dünyasında kendime bir köşe bulup oraya çöktüm, oturdum. Öyle bir şey ki yaşadığım Perşembe gecesinden Pazar gecesine uzanan yolculukta "keşke olmasaydı" dediğim bir an bile olmadı. Pişman olduğum, burda ne arıyorum dediğim bir saniye geçmedi... Her eskiyen günde sarıldığım ve bana sarılan kollar daha da sımsıkı bir hal alırken bugün öyle bir an geldi ki hiçbirşey konuşmadan sadece yanyana olup saçlarımla oynanırken, yanağını okşarken çok çok uzun zamandır merak ettiğim o dinginlik denen şeyin ne olduğunu ta içimde hissedecektim. Konuşmamanın batmadığı kaç kişi tanırsınız ki hayatınızda? Birşeyler geveleyip suskunluğun yarattığı o tuhaf huzursuzluk hissinden yan çizmeniz gerekmediği...

Suddenly the world seems such a perfect place
Suddenly it moves with such a perfect grace
Suddenly my life doesn't seem such a waste
It all revolves around you
And there's no mountain too high
No river too wide
Sing out this song and I'll be there by your side
Storm clouds may gather
And stars may collide
But I love you until the end of time

Come what may, come what may
I will love you until my dying day...
Come what may, come what may
I will love you...


Aylar öncesinde Istanblues'un pilot bölümlerini çekerken, herhangi bir dizideki bir yasak aşktan farkımız yokken, belki de herşey daha zor ama daha kolaydı. Şimdiyse engeller, engelliklerini giderek yitirirken, göğsünde uyuduğum her sabah eskisi gibi iki kişilik bir dünyayı yeniden büyütmeye başlamışken, galiba bomboş bir eve dönmek çok daha ağır geliyor. Ne bileyim... Hem kimin umurunda? Düşünmek zaten çok uzun zamandır ağır olduğu için (iyi ki) gerçeklerin dikine gidip sadece yüreğimi dinlemiyor muyum?

Dışarda yumuşacık bir hava vardı bugün dönerken. Sanki rüyamla gerçeğim arasındaki geçişte fazla üşütmeyeyim diye o bile keskinliğini yitirmişti adımlarımın üzerinde. Bu kelimeler bittiğinde fındıklı Cafe Crown'umu alıp ilk ve şu ana dek son kez geldiğinde açıp beraberce uyuduğumuz koltuğa oturacağım sanırım...

... ve karşıdaki koltukta uzandığını, bazen yaptığı gibi yattığı yerden beni uzun uzun seyrettiğini düşüneceğim. O anları yanındayken bölmediğim gibi uzaktayken de uzun süre bölmeyeceğim. Ta ki sonunda ona dönüp gülümseyene dek. Çünkü:

çok güzeldi şu son üç gün.
(di mi?)
ben çok mutluydum.
(ve) ben hala çok mutluyum.

...Suddenly the world seems such a perfect place.

Come what may!
I will love you
Until my dying day.

:: rteyzsü :: Perşembe, Mart 9

Gözlerimi kapayınca...

Illustration by Lee Bogle
Bu ara söyleyemediklerim söyleyebildiklerimden üç fazla olduğu için aynı anda yola çıkan iki trenden birinin musluğunu açtım, havuza ray döşenmesini bekliyorum. Mantık süzgeci, duygu sözgeci, espri gelgeçi kördüğüm oldu. Sesleri kapayıncaysa bu var.

:: hüzüntü ve avokado kabuğu :: Salı, Mart 7

Hayır kesinlikle ödlek değilim. Dün geceyi de sağ salim atlattım. Sabahın ilk ışıklarına kadar Charon ve Rain'le konuştum. "Canım benim korkma biz senin yanındayız" biçeminde sabahı ettiler benimle. Zaten tek duymak istediğim de buydu: "Sakın korkma. Yalnız değilsin".

Ne güzel. İçim acıyor ne yalan söyleyeyim. Mutsuzum ne yalan söyleyeyim. Herşey kasvetli geliyor ne yalan söyleyeyim. Herhalde sonunda depresyona girdim ne yalan söyleyeyim. Şu bir zamandır gelen huzur isterem, mutluluk isterem galeyanlarının nereye gittiği belli oldu ne yalan söyleyeyim.

Dur olmadı bu be biraz da yalan söyleyeyim!

Eve elektrik tesisatını gözden geçirmeye gelen ustalar insanüstü temiz işçilikleriyle beni büyülediler. Herkese tavsiye ederim prizleri, elektrik düğmelerini bunlara yaptırsınlar. Etraf bal dök yala mübarek. Hatta mutfağa girip bulaşıkları da yıkadılar çok mahçup oldum. Epey hijyen bir ortamdan bildiriyorum sayelerinde. "Aa Ayda hanım aşkolsun siz oturun bir de kahve yapalım" dediler zibidiler, bünyem kaldırmadı bu inceliği ağlamaklı oldum. Sonra fincanımı kapayıp kendi falımı onlara baktım. Arkalarından su döktüm, el salladım, üç ihlas bir fatiha okudum.

Sabah Mermaid İzmir'den geldi. Yattığım yerden anlattıklarına büyük bir zihin açıklığıyla kulak verdim. O konuşurken kesinlikle rüyamda babamı atlı karıncaya binmiş bana "Kızım bana çekeceği uzatsana ordan" derken görmüyordum. Mırıl mırıl cevap verirken de uyumuyordum aslında. Sesimi dinlendiriyordum.

Seksen yaşındaki üst komşumuz Zehra Teyze'yi kapıda gördüğümde çok iyi davrandım. Pek güleryüzlü bir Türk genç hanımıydım. Örf ve ananeleremize uygun davranıp söylediklerinin hiçbirini dinlememezlik etmedim. Elini öptüm, sarıldım, "Ah keşke bizim de tesisatı gözden geçirseler" dediğinde aklımdan fesat şeyler geçirmedim. "Tabii Zehra Teyzeciğim ustalara söylerim müsaitlerse gelir bakarlar" diye üstünkörü birşeyler geveledikten sonra cevap vermek için ağzını yuvarladığında İrfan'ın suratına kapı çarpan İhsan Yıldırım gibi davranmadım.

Banyoya girdim. Ak pak oldum. Nefes almamı engelleyen tüm soru işaretlerini giderden kanalizasyona yolladım. Teenage Mutant Ninja Turtles benden şikayetçi olmuşlar. Ben yine de Michaelangelo'yu çok sevdiğimi bildirip pizza söyledim. Hemen çark edip April bahane Ayda şahane diye Shredder'ı yenmeye gittiler. Şimdi de hayatın vapurlar filan çok enteresan bir şey olduğunu düşünüyorum.

Ve kesinlikle "Acaba şarap artık sirkeye mi dönüşmeye başladı?" diye fısıldaşan afakanlarımla muhattap değilim! Çok değil iki ay öncesini de hiç mi hiç özlemiyorum:

"Yaw çok güzeldi şu son iki gün"

Di mi?

"Ben çok mutluydum"

Ben de. Ben hala çok mutluyum.

"Ben de öle"


Default halimizde, birbirimize uyumlanmışken durum bu ama programlayıp bizi içine tıktığı Matrix yüzünden giderek yıpranıyoruz, orjinal halimizden giderek uzaklaşıyoruz, sunileşiyoruz deyu deyu siyah deri pardesümle evde Trinity voltaları atmıyorum. Birbirimizde yakaladığımız ufak tefek şeyleri anlattığımız, karşılıklı duyguların en saftirik, mantığın "m"sini en içermeyen ve en içten ifadeleriyle iç geçirdiğimiz, birbirimize olan özlemimizi defalarca dile getirdiğimiz, her fırsatta birbirimize koşmak istediğimiz, yine bugünkü gibi bir yağmurda ellerimiz sımsıkı birbirine kenetlenmişken Ediz Hun/Hülya Koçyiğit koşturuşuyla karşıdan karşıya geçtiğimiz ve her ne yaparsak yapalım içinde birbirimize olan Sevgimiz hiç eksik olmadığı için çok eğlendiğimiz o günlere bir daha geri dönemeyeceğimiz ihtimaliyle dişlerimi sıkmıyorum, gözlerim dolmuyor. Niye dolsun ki zaten? Üzülecek birşey mi var ortada? Ahah hah yahu hayret birşeyim! A Shoulder to the Wheel'in nakaratı da bana hiçbirşey ifade etmiyor misal:

"You're denying your only wish by forgetting your promises
Once and for all,
Once and forever more.
If you finally reach your aim,
You will never be able to gain back the time you lost in between."


Depresyon İdaresi'nin gayri resmi kararıyla bugün adımı Somurthan'a çevirdiysem ne olmuş yani?! Ha? Ne olmuş?!

:: hayat önleyici kontraseptif :: Pazartesi, Mart 6

Bu lakayıtlık nereye kadar anlamadım ben. Böyle bir dünyanın zamanına sahipmişim gibi davranmalar. Kendime yatıya gelip sabaha kadar pijama partileri düzenlemeler. Mum ışığında yatak üstlerinde Fındıklı Cafe Crown müzakereleri. Fermuarı boynuma kadar çekili yeşil paltomla G.I. Jane modeli fırlatılan bakışlar. Johnny'le detleşmeler, sertleşmeler, uyuklamalar, uyanmamalar; Patik-yanak kombinasyonları. Panik-yatak feveranları. Şimdiki zamanın -mış'lı geçen hikayesi. Bolca dudak kemirmeler. Evden çıkmamalar. Çok üşümeler. Hiç üşümemeler. Tombul tombul memeler. Loop'a alınan sohbetler.

Kitap bana bakıyor ben kitaba bakmıyorumlar. Bir başıma gecenin bu saatinde bu evde ne arıyorumlar. Üşenmeler. Fazlasıyla üşenmeler. Arkadaş ziyaretleri. Anlamsız saatlerde Beyti yemeler. Anlamlı sohbetlere imza atmalar. İmzayı sürekli değiştirmeler. Hiçbir ve herşeyi aynı anda bırakmalar.

Başka diyarları düşlemeler. Başarısızlıkları fosforlu Faber kalemlerle işaretlenmiş başarı hikayeleri. Yan çizmeler eşliğinde düz gitmeler. Aksamalar. Aksaklıklar. Ak sakallı dede rüyaları. Ermeler. Ger(il)meler.

Edilgen davranış oratoryoları. Etken zeka acapellaları. Ben hiç gülmüyorum aslında diye düşünerek atılan kahkahalar. Sürekli an'ı kurtarmalar. Çok kahve içmeler. Yine dudak kemirmeler. Uzun zaman sonra evde ilk kez yemek yemeler; Arrabbiata'nın sosunu hazırlarken zeytinyağını hala göz değil çorba kaşığı kararı koymalar. Abidik gubidik saatlerde atıştırılan krem peynir/ekmekler. Niyet et-bozları. Hayatı bir parşomen inceliğinde yaşayıp her ışığa tuttuğunda başka gizli mesajlar bulmalar. Bu mesajları sevmemeler.

Hep kendi olmalar. İlla savaş vermeler. "Bana çok benziyorsun inşallah kaderin benzemez" diye yankılanan rahmetli anne cümlesi. Bu kadar çok yaşanmışlığın bazen bu yaşa ağır gelmesi. Herkesin tüm eski sevgililerinden nefret etmeler. Bu yüzden herkesin yeni sevgililerinden şüphe duymalar. İnanmamalar. Uzaklar, yakınlar. Yakınken uzak, uzakken yakın olmalar. Dilsiz yakınmalar.

Serzeniş mi bunlar? Değil değil...
Sadece olan biten.
Olan ne çok şey bitiriyor fark ettirmeden.
Ve her biten ne çok "oluyor".
Çok oluyor!

İç çektim ben bu gece. Çünkü sabaha kadar yalnızım o hırsızlık olayından beri ilk kez. Çok güçlüyüm ama itiraf ediyorum ki korkuyorum. O yüzden güçlüyüm çok. Korktuğumu itiraf edebildiğim için. Bir de onunla yüzleşebildiğim için çünkü korkulacak bir şey yok. Bu geceyi atlattım mıydı...

... onun için bir sürü hazırlık yaptım. Bir belki içindi ama olsun. Yaparken mutlu oldum ya. Belki o da mutlu olur yaptıklarımı hissedip. Belki yarın tüm bu hazırlıklar yerini de bulur. Belki yarın özgürce "biz" oluruz. Çok çok çok mutlu oluruz. O zaman herşeye hazırlıklı oluruz. O zaman bir kere de "çok olmaz!" her biten. Aslında belki aramalıydım onu. Ama çekindim aramaya da o yüzden. Bu ara yorgun olduğunu söyledi çünkü bana. Onu daha da yormak istemediğim için kendime saklıyorum yaptıklarımı, korkularımı. Üstüne gidiyormuş gibi görünmemek için. O yorgunken "İlgi isterim!" diye zırıldayarak daha da bunaltmak istemiyorum. Arayıp "Korkuyorum yiğidim koru beni" tadında balon sebeplerle belki de yalnız olup başını dinlemek isterken ona yapışmak için bahaneler yarattığımı düşünsün istemiyorum. Bu yüzden adımlarımı kıstım çünkü başka ne yapabilirim bilmiyorum. Gelecekse kendi isteğiyle, görecekse kendi isteğiyle, arayacaksa kendi isteğiyle, yanımda olacaksa kendi isteğiyle, dününü geride bırakacaksa kendi isteğiyle, bugününe ve yarınına sadece beni katacaksa kendi isteğiyle olsun istiyorum. Aman ben onu hiçbir şeye zorlamayayım diyorum.

Ya (b)öyle işte.

Bir de Charon ve Burge'ye, Gorecki & Adak'ta beni yalnız bırakmadıkları için teşekkür ediyor muyum? Hem de nasıl.

DipNot: Hayat Cinsel Yolla Bulaşan Bir Hastalıktır (Life is a Sexually Transmitted Disease), bir Deine Lakaien şarkısı. Dinlemedim, bilmiyorum, adına takılıp kaldım. Saçma sapan bir çok şeye takılabildiğım için (örn: Hayat Ağacı'ndaki zenci anneanneyi seslendiren kadının Ruth'a "Ruuf" diyerek Türklere "the" böyle okunur alt mesajı vermesi ya da aynı dizideki Doreen denen firketenin neden sürekli basuru azmış gibi her yanı oynayarak hareket ettiği gibi) gerisine karışmamaya karar verdim.

:: gorecki & adak :: Cumartesi, Mart 4

-Lamb'e saygıyla-

Parmak izlerim tek tek dökülürken avuçlarımdan
Sararmış dudaklarımdan fısıldandı çöl kumuna yeşeren adağım
Ve yaşam suyumdan akıtırken bedenine yudum yudum
Katıksız bir karanlık parçası battı kökyüzüne
Ayrı geçecek ölüm provalarımızda gölgeleyip kutsamak için teni, seni...

If I should die this very moment, I wouldn't fear
For I've never known completeness like being here
Wrapped in the warmth of you
Loving every breath of you
Still my heart this moment
Or it might burst

...Öyle beyaz ki bedenim Dolunay'la yıkanmaktan,
Dokun da kanlanayım, dokun ki aksın Gece Gün'e.
Kararmış gözlerindeki yansımamın an saçan izdüşümüne
Baktığında hala görüyor musun da alıyorsun sesimi kör saatlerde?
Buz tutmuş duygu parçalarıyla kaçırmışken kendini...
Ve ben! Sana göğsümün limanını açarken
ki
Tüm kırılmışlıklarından arınasın nefesinin en kısık anlarında;
Yüzünü sürdüğün kucağın altında atanı duyar mısın?
Ya beni hiç
kollarından ayırmaz mısın?

Could we stay right here
Until the end of time, until the earth stops turning
Wanna love you until the seas run dry
I've found the one I've waited for

Başı nerede bu artık korku cesedinin söyle!
Ve sonsuz bir kısır döngüde dönerken "balerin"
Daha kaç terkedilmiş "dönmedolap" kaldı ki önümüzde?
Bir zaman gözlerini kör eden "Ebedi Güneş Işığı"
Bu zaman bir Ay tutulmasında hapis.
Ve biz,
Yin Seddi'nin iki yanına demirli iki ayrı öyküdeyiz...

All this time I've loved you
And never known your face
All this time I've missed you
And searched this human race
Here is true peace
Here my heart knows calm
Safe in your soul
Bathed in your sighs
Wanna stay right here
Until the end of time
Until the earth stops turning
Gonna love you until the seas run dry
I've found the one I've waited for
The one I've waited for

Uzat bedenini,
Gel... Dans et benimle...
Styx salınırken Necropolis'e doğru bu dans macabre'da
Yüreğinde kodlu adımları izle sadece!
Ez düşünceyi, son paragrafına yaklaş kabuklarının
Soy yanmış cildini ve doğ yeniden
ki doy yeniden
Sisime ekleyip,
beklediğim...

All I've known
All I've done
All I've felt was leading to this
All I've known
All I've done
All I've felt was leading to this
Wanna stay right here
Until the end of time, until the earth stops turning
Gonna love you until the seas run dry
I've found the one I've waited for
The one I've waited for

Dikili göz kapaklarının ardına saklı ölümlü rüyalarım
Ha bir de olmadığında sığ kalan yarım şimdi yanım.
Beni sana hazırlayanların kahkahaları yankılanırken
Niye'sini bilmediğim bir düelloda kendimle, arenandayım.
Tozlu kafiyeleri kestiğimde paslanmış bir bıçakla
Geride tek uyanmayı unutarak soluğumu bıraktığım boynun var.

Wanna stay right here
Until the end of time, until the earth stops turning
Gonna love you until the seas run dry
I've found the one I've waited for
The one I've waited for

Seninle sarılı her uyku için bu Sirenlerin şarkısı
Tüm geçmişlerimiz için
Belki hiç seçilmeyecek geleceklerimiz
Ya da bırak batsın hayalet gemin kayalıklarda ve vur kıyıma
sen Odysseus,
sen!
Sisime seslenip,
beklediğim...

The one I've waited for...

:: g-özlem :: Perşembe, Mart 2

Yıllar yılı en sevdiğim şey yaşamımda çok özel yeri olan birinin telefonuyla uyanmak ya da uykuya dalmak olageldi. Bunu bu kadar çok sevmişsem nedeni hayatımda toplasan dört hadi bilemedin beş defa bu şahaneliğe vakıf olmamdan. Yani her sabah böyle uyansam bu kadar özel bir deneyim olur muydu bilemiyorum ama şimdi karar verdim misal ayda ortalama 3 defa bunu yaşasam PMS'im daha dingin geçebilir ve abuk subuk şeylere daha az aşeren bir hatun olabilirim (Dün gece durup dururken karalahana salatası istedi canım örneğin. Geçen hafta da hiç unutmam böyle mürdüm eriği istemiştim sabah sabah. Karar verdim asla hamile kalmayacağım. Pasifik kumuna aş erirsem kocamın halini düşünmek bile istemiyorum).

Sabah telefonun zırıltısına uyandım ve bir de ne göreyim? Bilinmeyen Numara! Bilemeyerek şuursuzca, az da huysuz bir biçemde açtım telefonu (Bilinmeyen Numara'lara hiç saygım yok. Laflarımı hazırlayarak açarım telefonu her zaman bunlara). Ossaat uzun zamandır karşılaştığım en güzel sürprizin "Alo?!"suyla kulak kulağa geldim. Merinosum Rain Man te İngilterelerden kalkıp arıyordu beni. Charon, Rain Man ve ben üniversite yıllarının Ayrılmaz Üçlüsüydük. Dost lafını herkes için kullanmam. Zaten hayatımda bu mertebeye ulaşan insan sayısı da beş tanedir. Ne bir eksik ne de üç fazla. O anlamda şanslı olduğumu asla inkar etmedim zaten. Yaşanabilecek en zevzek, en yakın, en samimi, en unutulmaz ve en güleç anılarımda ya Charon ya Rain Man ya da ikisi birden yer alır.

Rain hayatımda gördüğüm en iyi niyetli ve en zeki insanlardan biridir. Hatta yarı otistik olduğunu düşündüğümüz için ona Rain Man lakabını takmışımdır ki bunun da nedeni bugüne bugün bir şeyi unuttuğunun görülmemesidir. Üniversitedeyken ders programlarımızı ezbere bilirdi. Schedule taşımazdık bu yüzden. TC kimlik numaralarımızdan, transcript detaylarımıza kadar her şey onun fil hafızasında kayıtlı dururdu. Bunları da oturup ezberlemek için özel bir çaba sarfetmezdi zaten. Herhangi bir belgeyi bir kere görmesi ya da bir olayı bir kez duyması yeterli olurdu hey gidi. Charon da ayrı bir ubermensch örneğidir ama ondan o kadar çok bahsediyorum ki zaten bilen bilir.

Rain'le ilgili en güzel anektodlardan biriyse bugün ilk aşkıyla evli olması. Charon'un oda arkadaşlarından birine görür görmez aşık olmuştu. Yaklaşık bir sene bu aşkın gerçek hayata taşınması için cümleten seferber olduk. Ne hikayeler vardır bu konuda anlatılmayacak. Sadece üçümüz biraraya geldiğimizde yad ederiz o günleri. O anılar fazlasıyla özeldir çünkü ve fazlasıyla üçüncü kişilerin üstüne vazife olmayan cinstendir. Birlikte olmaya başladıklarından itibaren Rain'in dirayeti ve sevgilisini mutlu edebilmek için yaptıkları tüm ademoğullarına örnek olacak cinstendi. Belki de bu yüzden ne ben ne de Charon halen doğru dürüst bir ilişkiye imza atabilmiş değiliz. En yakın üçüncü arkadaşımız öylesine ideal bir erkekti ki bilinçaltlarımız bunu "Eh evet aşk dediğin, sevgili dediğin, erkek dediğin böyle birşey olsa gerek" şeklinde kaydedip bize çorap örmeye devam ediyor olabilir.

Kaç erkek dört yıl boyunca sevgisinden bir gıdım kaybetmeden onu büyütebiilir? Kaç erkek sevdiği kadın İngiltere'ye gidiyor diye reklam sektöründe son derece parlak bir geleceğe doğru dev adımlarla ilerlerken tüm bunlardan vazgeçip, İngiltere'de bir doktora programı bulup sevdiğinin peşinden gidebilir? Kaç erkek bütün bunların yanında bir nebze olsun geride bıraktığı hayat için pişmanlık duymadan ilerleyip sonunda sevdiği kadını geçen sonbahar itibariyle karısı yapabilir?

Eh... sıkıysa gel şimdi hayatının göbeğinde böyle bir örnek olunca karşına çıkan adamların bıdı vıdılarına içten içe gülümseyip "Boşversene" diyerek geçme.

Bir erkek kardeşin özlemini hep duydum ama eksikliğini hiç hissetmedim. İçimde bir yerlerde tek çocuk olarak bunca şeyi bir başıma atlatmak zorunda olmanın verdiği güçlüğü Rain'in verdiği destekle bir nebze olsun yenebildim. Hastalığım ve babamın iflasıyla bir gecede tepetaklak olan dünyam, başta Charon ve Rain olmak üzere, Solara, Skylight ve Ange'in hayatımdaki duruşlarıyla 6 uzun ve bitmeyen yıl boyunca enkaz halinde de olsa yok olmadı. 48 kiloya düşüp depresif bir zombi olarak gezindiğim (depresif zombi de ideal bir Addams Ailesi ya da Tim Burton karakteri olabilir bak) ve iki akıl hastasıyla aynı evi paylaştığım yıllarda, hem hastahane hem de umutsuzluk koridorlarının antiseptik kokusuna onların sıcacık kalplerinin kokusu karıştı.

Bu yüzden Amerika'dan, İngiltere'den ya da Avustralya'dan bana uzanan bir sesle uyandığımda günümün üzerindeki karanlık bulutlar bir nebze olsun dağılır ve yüzüm ışıldar işte.

Peki ya ev sahibinin Haziran'a kadar evi boşaltmamızı istediği haberinin etkisi? Ya bir kez daha ev arama sürecine giriyor oluşumuz?

Ne zaman bir yerde huzurla köklenmeye çalışsam, ne zaman birine tüm sevgimle bağlanmak istesem hayat bir şekilde en adice oyunlarını oynamaya devam ediyor. Eskiden bir küçük yıldızcık olarak ortada salındığım yıllarda yaşamımın tek amacının bir müzikal şarkıcısı olduğunu düşünürdüm. Etrafımdaki herkes de bunun için yaratıldığıma inanırdı.

Dans edip şarkı söylemek için...

Yıllar geçti. Tüm yaşadıklarımdan sonra hayatta seferilik mertebesinden artık huzurla yerleşik mertebesine geçmek istediğime aydım ve minimalist bir bakışla, küçük, az ama öz şeylerden mutlu olmaya yeniden programladım kendimi. Yaklaşık bir yıldır bu uğurda verdiğim savaşın hala bir sonuca ulaşamadığı gerçeğiyle bugün karşı karşıyayım.

Akşamları içinde huzurla oturup mumlarımı, tütsümü yaktığım, yer minderlerine uzandığım evim diyebileceğim bir mekan, yüreğimi sadece onunla doldurduğum ve yüreğini sadece benimle dolduran bir adam, bir de severek yaptığım bir iş. Başka hiçbirşeyde gözüm kalmadı.

Er'im ya da geç'im birbirine karıştı artık. Safi mutluluk safi huzur istiyorum...

...herkes kadar.

Ne bir eksik ne üç fazla.

:: sobelene ebelene :: Çarşamba, Mart 1

Ben bir saklambaç oyunun parçasıymışım. Dii de beni sobelemiş. Bu taraklarda saç tellerim pek bulunmaz. Sırf blog zıpırdaşım istedi diye cevaplamak üzere kolları sıvıyorum ki bir başkası beni sobelemeye filan kalkmasın, kafa atabilirim. Dii'yi seviyorsam birebir tanıştığım, leziz ötesi bir Taksim akşamını/sohbetini onunla paylaştığım ve uzun zamandır yazdıklarıyla aktardıklarının bendeki anlamlarının büyük olmasındandır. Zaten "ahanda ne hiper çağrışmış bu insan, ne kadar olmuş, ne kadar pişmiş!" demediğim birini Günlüğüme karıştırmayacak kadar ben bir hatun olduğum ortada heralde. Ne Tipitip'im ne Pembo'yum. Agresifim, kompleksliyim ve ekşi sözlük yazarıyım ne var?

Saçmalık bir yana gelelim şu ebegümeci hadisesine:

Yaptığım 4 iş:

* Editörüm
* Çevirmenim
* Semirgenim
* Edilgenim

4 Film ya da dizi:

* Eternal Sunshine of The Spotless Mind
* A Nightmare on Elm Street (Herhangi biri olabilir. Pringles & Cola & Freddy üçlüsünü hep sevdim)
* Alien ya da Aliens. Hadi Alien 3 de olsun. Resurrection'a çok sıkışmadıkça baş vuracağımı sanmam.
* Herhangi bir müzikal. West Side Story olur, Moulin Rouge olur (hatta kan yapar), Phantom of the Opera olur, Les Miserables olur da olur. Bunlar olmadı herhangi bir Rita Hayworth ya da Audrey Hepburn filmi olur.

Diziye gelince zaten melodrakomedinin feriştahı iki dizide başroldeyim, izlemek neymiş?

Yaşadığım 4 yer:

* Bakırköy
* Ataköy
* Halkalı
* Cihangir

İzlediğim 4 TV Programı:

İzleyemediğim 4 TV Programı olsaydı bir cevabım olabilirdi. Hiçbir TV Programı'nı sürekli izleyemiyorum. Düzen denen şey benim hayatımda hiç oldu mu ki bu olsun?

Tatil için gittiğim 4 yer:

* Bodrum

Eskiden yazlığımız vardı malum değiniyorum muntazaman. Sattık onu. Sonra kim para buldu da ben tatile gittim modunda 6 yıl geçirdim. Ne tenime güneş değdi ne de deniz suyu onca zaman. 6 yıl sonra ilk kez Bodrum Bodrum Mi Vida'da anlatılan o tatil gerçekleşti geçen Ağustos.

En sevdiğim 4 yemek:

* Çin mutfağından herhangi 4 yemek seç uğraştırma beni bak şimdiden bitse de gitsem moduna girdim bile.

Hemen şimdi olmak istediğim 4 yer:

* Detroit (USA)
* Bay of Fires (Tazmanya)
* Aurora Borealis'i görebileceğim herhangi bir kuzey ülkesi
* Prag Prag Prag Prag Prag Prag Prag.... (mavi ekran)

Defalarca sobeleyeceğim 4 blogger:

* Charon, Rain Man, Dedoushka ve bir de... Neyse.

Az önce Corpse Bride'ın sayfasında tam da Tim Burton'a yaraşır nefasette bir AşkÖlçer karşılaştım. Bugüne kadar bu konseptte gördüğüm en keyifli animasyonlar eşliğinde br de baktım ki Eternal Love içindeymişim de halay başıymışım, burma burma emoşıkınmışım. Yihu! madem.

Şimdi portakal suyu zamanı.