<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: ağır bağır :: Pazartesi, Şubat 27

Uzun zamandır Mermaid'le kafa kafaya bir gün geçirmemiştik ki bunu ne denli özlediğimin delili şudur:

"Artık gözlerine bakıp ne hissettiğini, ne diyeceğini, neden bahsedeceğini anlar oldum."

Doğrudur. Anlar o. Bilir. Söylemem. Hisseder. Tıpkı bugün Cihangir tayfasıyla ettiğimiz pür neşe kahvaltının ardından dışarıya çıktığımızda havanın ne kadar güzel olduğunu farkeden ayaklarımızın bizi İstaklal'de bir yürüyüşe sevketmesi gibi. Öyle bir ikna ediş yoktur bizim aramızda. Sadece "hadi" deriz ve hadiriz. Hayatımda bunu yaşayabildiğim çok ender insan olmuştur bakınız. Spontan ve sabırsız bir kişilik barındıran şu bedenin spontanlığı tuttuğunda bugüne dek hep mırın kırın bit bit eden insanlarla çevrili olmuşumdur.

Dostlarım ve hayatımda öncelikli dadaşlarım genelde miskindirler ki çoğu zaman miskinliğin piri olduğumu da inkar etmiyorum. Koltuktan kanepeye geçmeye üşenip nice filmi kedi büklüm seyrettiğim olmuştur. Yine de bir tarafım aniden, hiç planlanmadan gelişen olayları sevegeldi, sevegeliyor, seveg... anladın sen.

İstiklal boyu yürür ve içimizdekileri dışımıza saçarken St. Antoine kilisesinin önünde bulduk kendimizi. durduk, birbirimize baktık ve içeri girdik. Kiliseleri daima çok sevmişimdir. İçlerinde dönen o mistik serinliğin yüreciğimi dinginlikle doldurduğu pek olmuştur. İçeri adım atar atmaz ağız birliği etmişcesine mumların olduğu bölüme yöneldik ve iki mum aldık elimize.

Mum adaklarının olduğu duvara yaklaştığımızdaysa ikimizin de dikkatini çeken birbirine balmumuyla yapıştırılıp yanyana dikilmiş iki mumun huzurla titreşen ayrı alevleriydi. Aşkın böylesine güzel, bir o kadar da sade tasviriyle daha önce hiç karşılaşmamıştım. Sanki yanyana, bitişik ve dimdik duran iki mum da sahipleri gibi birbirlerinden asla ayrılmak ve hiç sönmek istemiyor gibiydiler. Gözlerimde yükselen yaşlarla, içimden bu mumların bitene dek düşmeden öylece kalmalarını ve sahiplerinin bir ömür boyu mutlulukla yıkanmalarını diledim.

Dışarı çıktığımızda yağmur çiselemeye başlamıştı bile. Kolkola girip yüzümüze arada bir teşrif eden damlacıkların keyfiyle yürümeye devam ettik. Sonra Robinson Crusoe'ye girip bir süre ahşapla kitabın mükemmel uyumu arasında kendimizi kaybettik. Ardından da Galata'ya kadar sürükledi adımlarımız bizi. Tarihin donakaldığı sokaklarda yüzyıllar öncesinin hayallerine daldık. İki küçük çocuk gibi evlerin ışıklarını seyredip antika kristal avizelerin dışarıya yansıttıkları küçük karelerden hikayeler yazdık. İkimizin de içinde huzura karışan ince hüzün parçaları eşliğinde Tramvay Cafe'de saleplerimizi yudumladık.

İlk kez ayrılık hikayesini dinledim Mermaid'den. Yaşadıklarını dinlerken gözümün önünde canlananlarla gözyaşları yine tutulamadı yerlerinde.

Çok ağladım bugün. İçimde nedenini bilmek istemediğim bir huzursuzluk ve ağırlık çöreklendi.

Neyse ki yalnız değildim; İstanbul da ağladı benimle ve Gece'yi karıştırırken kendime, o da benimle, benim için ağlamaya devam etti.

:: teşekkür ederim :: Pazar, Şubat 26

Bugün yeni birşey öğrendim sevgili dümbük.
[sevgi börülcesi]
Ben o mutlu olunca çok mutlu oluyormuşum.
[/sevgi börülcesi]

(Özet: Ebru Drew'laşıyorum muntazaman)

Bayıl bayıl otururken (ki bu dobiş dobiş de olabilir yeri geldiğinde) birden ayıldım. Koca salonda bir başıma tiril tiril titrerken, şöyle böyle yayılmışken ve kulaklarımla göbek deliğim arasındaki boşluk cereyan yaparken (buna küçükken babannem "kalander yaptı" derdi. Ben de uzun zaman onu "kalender" sandım. Bu yüzden "ben kalender meşrebim" şarkısından bir halt anlamadım sittin sene. Yahu adam düpedüz cereyan yapıyormuş meşrebiyle -huyuyla- naalakası var diye çok yalnız ve uzun geceler düşündüm. Aşkolsun babanne!) bir anda böyle bir ılındım farkettiysen.

[sevgi hurçu]
Demek Sevgi denen şey cidden bu biçem birşey. Neale (Donald Walsch) Dede derdi de inanmazdım. Moralin mi bozuk? Farıdın mı ne oldun? Git sevdiğini mutlu et. O mutlu olunca da sen ol. Yani mutlu olmak için mutlu et. Mutlu ettin miydi mutlu ol. Mutlu ol ki mutlu öl(!?). Süper bir döngüymüş be bu. Ağızda kekremsi bir tat bırakıyormuş! (Dubi saniye.. Bir kafayı karıştırayım ben. Hm evet düpedüz bira tadıymış o, sakin olalım) İşin spiritüel tarafına da değindim ya, böyle bir "noktaları birleştirin bakalım ortaya ne çıkacak" bulmacası çözmüş gibi Orko dersi verdim ya, artık benden de bir Esra Ceyhan olur ilerki günlerde. Bekleyelim, görelim. Görelim, bilelim. Bilelim, bilelim.
[/sevgi hurçu]

?!?

Cihangir tayfası olarak bir fire (Mermaid) vermiş olsak da bu akşamki "biraraya gelelim coşarız belki" temalı gecemiz çok sakin geçti (Bu ne biçim cümle ben de bilmiyorum. Şimdi ben de olsam "heyteydubidubabbap olsa da" diye bir şey duysam akabinde iyi birşey geleceğini düşünürdüm). Bu gece barda gönlümüz hiç hovarda değilken oralarda bir yerlerde bir gitarist olduğu ve onun o gitarı isttiği söylencesi yayılsa da şehir efsanesidir dedim geçtim.

Mutlu (Anlaşıldı, Houston. Yeter. Tamam.) olduğum için "neşeli ol ki genç kalasın bu dünyadan zevk alasın" güzellemesini loop'a aldım, Marilyn Manson'ın Resident Evil Theme'ini sample alıp üstüne söylüyorum.

Ne var? Bitti bu kadar hadi. Çok istiyorsan kafamda son 5 dakikadır "Öz be öz abim" oluyor da "Üvey be üvey babam" niye olmuyor misal sorunsalını irdelediğimi bil hadi bakalım ne geçti elimize?

:: harikat :: Perşembe, Şubat 23

Dün geceden beri yemedim içmedim sonunda çeviriyi yetiştirdim. Lakin bu hırsızlık olayı bünyemde alerji yaptı. Evde kaldığım süre zarfınca her 2 dakikada bir arkamı kontrol etmekten tedirginlik gazı ve boyun kası yaptım. Bir paragraf, bir geri bakış, bir sayfa, bir oda taraması tarzı iki günden sonra ya ne olacaktı? Evde kasatura bulunmadığından ekmek bıçağını yanımdan eksik etmemekle yetiniyorum şimdilik.

Ev ahalisinin çılgın planları var. Bunlardan ilki eve bir köpek almak. Bir diğeri hırsızın girdiği odadaki dolap ve kütüphaneyi pencere önüne çekmek suretiyle bir barikat veyahut siper o da olmadı Truva Atı tandansı yakalamak.

Bu projeleri hayata geçirinceye kadar pencerelere "Hırsız Giremez", "Dikkat Kötek Var" ya da "Burdan İzinsiz Giren Eşektir" tadında uyarı asma projemse halihazırda sponsor bekliyor. "Cosmopolitan bize destek ol" çağrısında bulunmam an meselesi. Zaten eski sayıları taradım baktım böyle durumlarda ne yapılması gerektiğini hiç yazmamışlar. Genç kızlar tedirgin. Ayıp be!

Üç gün önce sabahın bir kör saatine kadar süren ve mide hoplatıcı kahkahalar eşliğinde yapılan bir sohbetin teması yazlık anılarıydı. Hani şu birçok insanın sahip olduğu ve diğer bir çok insana bir halt ifade etmeyen ama bunları paylaştığınız kişilerle biraraya geldiğinizde dünyanın en şen mahlukatlarına dönüşeceğiniz meşhur anılar. İkimizin de anlattığı hikayelerde kilit isimler geçti illa ki. Malum o devirlerde sürekli anı biriktirdiğiniz insanlar genelde sabittir. Ergenlik halinin raconu böyledir. Bir gruplaşmadır gider. Neyse benim hikayelerimde en çok adı geçen Goddess ve Predator'dü helbet. Ergen yazlık (ve aslında kışlık da) anılarımın vazgeçilmez iki şahsiyeti yani. En yakın iki çocukluk arkadaşım. Akne sorunlarını, güneş yanıklarını, onlu yaş buhranlarına aile katkılarını, dengesiz hormonların yol açtıklarını, en tasasız yaşlardaki en tasalı insanlar olduğumuz sanrılarını birlikte deneyimlediğim mahlaslar.

Bunların bir de evlere şenlik bir aşk hikayesi vardır ki sormayın söyleyeyim. (God)Dess şahsiyeti 3 yıllık bir ilişki içindeyken Pre(dator)'ye aşık olur (ki dediğim gibi hepimiz çocukluk arkadaşıyız. İçtiğimiz bira ayrı gitmez. Birlikte büyüyünce arada gizli saklı birşey kalmamıştır ve hatta enseye şaplak göze parmak vaziyeti boyu çoktan geçmiştir. Bu koşullarda bir yakınlıkta ateş ve barut aynı anda yola çıkarsa havuz kaç saatte dolar?). Pre denilen dünya üzerindeki en matrak ademoğullarının önde gideniyse bir akrep burcu erkeği. Feci sevsek de hiper yakın olsak da adam daima bir kapalı kutu. Aklından geçenleri en yakın arkadaşı Gambit (tanışın ve şaşırmayın, ilk erkek arkadaşım) bile bilmez. Kuduruyoruz bu durumdan. Acaba şöyle midir böyle midir komple teorileri almış başını salmış çayıra. Dess'in erkek arkadaşı olan şahıs da bizimle bir kayna sen. Yetmesin, git Pre'yle da bir samimiyet, bir Memati-Polat Alemdar münasebeti kur! İşler iyice açmaza girsin mi?

Bak hele!

Neyse uzun hikayenin kısası Dess'in ilişkisi bitsin. Ben bir punduna getirip Pre'nin açığını yakalayayım ve ayayım ki meğer bu da Dess'den hoşlanırmış içten içten ama erkekliğin kitabında kankanın sevgilisine bakmak yazmadığından içi içini yemekteymiş. Hemen önüne şöyle bir laf atıverdim şık bir zarf içinde. Bir de çok hafif bir fişfik. Bir ay sonra bunlar tın tın geldiler karşıma "Sana mühim bir şey söylememiz icap eder" diye. Ben de pis pis sırıtıp gereksiz babında bir jestle geçiştirdim.

Nasıl bir şerre vesile olduysam bugün bu ikisi evli bir de.

Goddess'ın kulakları üç gece önce çınlamaktan duymaz olmuş ki nerdeyse bir yıl sonra beni aradı bugün. Bir özlem bir çığlık çığlığalık durumu ki anlatmaya iflahım yetmez. Büyük ihtimal Cumartesi gündüz kocasını (Kocası!!! Pre: Koca. Goddess: Karısı!!! Gözümle gerdekte görmeden inanasım yok hala ya neyse) evde bırakıp bana geliyor.

Tanrım! Bu ilk kez olacak işte. Küçüktük annelerimizin arkadaşı teyzeler bize gelirdi böyle gündüz çayına kahvesine ve dedikoduyla karışık eski günlerin yadedilmesine. Artık biz birbirimize gündüz gezmesine gidiyorsak...

Dubidakka! Bu ben şimdi herhangi bir velet için artık "abla"lıktan "teyze"liğe resmi geçiş mi yaptım demek?

Çekil! Hezeyanım geldi!

:: hırsız ve hemşire sus'u :: Çarşamba, Şubat 22

Cihangir Girls'ün (Gillmore Girls de kimmiş? Istanblues'daki başarılı performansım sayesinde bu yıl En İyi Kadın Drama Oyuncusu dalında Mi* adayı olduğum için reyting rekorları kıracak bu en bir orjinal dizinin kadrosuna dahil edildim geçen ay) yaşadıkları evde sıradan ve kendi halinde bir Gece daha zuhur etmekteydi.

Alaz eve gelecekken gelmemiş, Mermaid bir koltuk üzerinde makyaj silerken zat-ı şahaneme laf yetiştirmekteydi. Ben de koltukta üç büklüm büzülmeyi becermiş bana yetiştirilen laflara yetişiyordum. Herşey sıradan herşey normaldi.

Ta ki Mermaid kalkıp tuvalete gidinceye, ben salonda bir başıma kalıncaya, aradan yaklaşık 2 dakika geçinceye, Mermaid çığlık çığlığa "Ayda!" diye bağırmaya başlayıncaya ve Türkçemizdeki "-aya kadar" yapısının cılkını bir cümlede çıkarıp "bu yapıyı bir sene daha kullanmam artık hem yıprattım hem yıprandım" diye düşününceye kadar.

Ağır çekimde saçlarımı savurarak yerimden kalkıp, ellerim ve kollarım panikle omuz ve baş hizasında uçuşmak suretiyle kapıya doğru koştum ve Mermaid'i koridorda, çamaşır makinesinin az sol çaprazında tir tir titrerken buldum.

Hemen sordum sarı çiçeğe "Ne oldu canım?" Tir tir tir sarsıntılarından başka hareket yoktu karşı tarafta. "Mermaid hayatım iyi misin?" Bir taraftan da tek elim kızcağızın omzuna doğru yollanıp orda destek amaçlı kovuşlandı.

"A... Ayda" diyebildi sonunda "Az önce bu evde bir ADAM vardı!"

Gözlerimi kırpıştırıp olasılıkları düşündüm. Bir adam... bizim evde. Mermaid tanımıyor. O tanımıyorsa ben hiç tanımam. Alaz'ın erkek arkadaşıdır birşeyidir belki. Amadubidakka Alaz evde değil. Alaz evde değilse ve evde olanlar adamı tanımıyorsa bu adam mecnun misali, gurbet ellerde, ümitsiz sevginin kurba...

"Ayda! Az önce yatak odamdan tanımadığım bir adam çıktı!" Sesi burda giderek yükselmeye başladı "Ben de tam tuvaletten çıkıyordum koridorda karşılaştık. Beni görünce sus dedi sadece ve sonra da senin odana girip pencereden çıktı!"

"Yani sen şimdi... Evin bütün ışıkları cayır cayır yanarken..." Bir taraftan da odamın açık kapısına doğru yürüyordum "... üstelik evde sesler, müzik Allah ne verdiyse alıp yürümüşken birinin elini kolunu sallaya sallaya bizim evimize girdiğini mi söylüyorsun?"

"Söylemiyorum..." dedi Mermaid kapıdan benimle birlikte girerken "... gördüm diyorum! Şu pencereden çıkıp gitti." Etrafa baktığımda her zamanki amansız dağınıklıkta sıradışı birşey yok gibiydi. Herhangi bir aklı başında hırsızın benim darmaduman, odanın her yerine saçılıp yayılmış eşyalarımın arasında bir araştırma yapması zaten boşa zaman kaybıydı. Zaten en değerli eşyalarımın annemin eski mayosuyla Silk Epil'im olduğu düşünülürse... Böyle de kollarım hırsızlarımızı. Boşa zaman kaybetsinler istemem. Başka evlerde bulabilecekleri çiniler, miniler, efenime söyleyeyim müzik setleri, cep tele...

"...fonum. Cep telefonumu almış!" dedi Mermaid odasından. Varıp yanına gittim. "Burda etejerin üstünde duruyordu."

"Ya cüzdanın?" Mermaid hemen açık çantasının iiçinden cüzdanını çıkardı. "Hayır. Ona dokunmamış. Zaten ayakta zor durduğu belliydi. Ya feci sarhoştu ya uyuşturucu almıştı ya da her ikisi birden!"

"Polise gitmeliyiz, Mermaid" dedim. Aslına bakılırsa o ana kadar durumun önemini de kavrayabilmiş değildim. Kriz anlarında sakinliğimi korumamla ünlüyümdür ve fakat bir anda aklıma tonlarca olasılık hücum etmeye başlamıştı bile. Mermaid o gece eve epey geç gelmişti. Alaz evde yoktu. O saate kadar evde tek başımaydım ve bu adam eve ben tek başımayken girse, evde yalnız bir kız varken bu kadar kolay çıkar mıydı yoksa...?

İkimiz de derin bir soluk aldık ve elimize ilk gelenleri üstümüze geçirmeye başladık. Neyse ki Mermaid'in eski bir arkadaşı olan Teo gece ziyarete gelecekti. O gelmeden çıkmamayı önerdim ve giyinmiş, kapıya dayanmış durumda dakikaları saymaya başladık.

Sayınca da geçmiyor ya bu zibidi dakikalar, malum. Giderek daha da gerginleşmeye başladık tabii. Neyse sonunda Teo geldiğinde attık kendimizi dışarıya. Tabii şok içindeki hatun mantığıyla erkek mantığı bir olmadığından Teo "E naalaka? Evden arasanıza polisi. Ne diye siz karakola gideceksiniz? Gelsinler baksınlar duruma parmak izi falan alırlar belki ama sanmam" derken biz aaa dooru ya bık bık diyerek merdivenleri geri çıkıyorduk. Bu gir çık olayı sabah 3'e kadar devam etti.

Korkmuş vatandaşlar olarak üzerimize düşeni yaptık, ihbarımızı ettik. Polis amcalarımız bu ihbardan takriben 1 saat sonra sallana sallana geldiler. O arada 3 kere 155'i aradık. İkincisinde bize yeni bir numara verdiler, bu yeni numaradaki arkadaşsa ekip yollayacağına "Peki şimdi hırsız nerde? Evde mi?" tadında sorularıyla bizi dumurdan dumura saldı -- Burda da işte, biraz acelesi var. Az sona kaçması lazım, yerine okeye dördüncü arıyoruz hocam.

Neyse sonunda Polis amcamız geldi. Durumu anlattık. Şüpheliler arasında kimlik tespiti yapabilmemiz için bizi aldılar karakola götürdüler (bu arada ekip minibüsü içinde Almanca halk şarkıları çalması, bizlere Top Secret'ta Val Kilmer'ın trende giderken walkman'le Almanca öğrenmesi ambiyansına benzer şeyler yaşattı).

Karakolda bu iş için ayrılmış bir birim varmış onu öğrendik. Gittik gördük birimi. Birim de görmedik demeyiz artık. Efenim şüpheli resimleri Amerikan filmlerindeki gibi bilgisayara yüklü. Direkt bilgisayardaki resimleri tarayıp "ahanda bunun biraz yandan yemişi!" diye heyecan yapabiliyor vatandaş...

...da işte Amerikadan açık ara farkımız bizdeki bilgisayarın çalışmamasıydı. Bir süre açma kapama düğmesine cep telefonu kurcalayan şempanze benzeri jestlerle yaklaşan görevli arkadaş en son "Siz anlar mısınız bilgisayardan?" diye sorunca hep beraber iç geçirdik.

Sonra biraz daha sorgu sual, birşeyler imzalama etme derken saat 3 oldu ve kahramanlarımız got got eve döndü.

Olay basit aslında. Apartmanımızın güzide dış cephesinde tadilat olduğu için kurulu inşaat iskelesine tırmanıp kolayca içeri girmekte tereddüt etmemiş hırsız vatandaş. Asıl soru(n) şu ki bu tadilat sürdükçe bunu akıl edebilecek daha kaç kişi çıkar? Ve yalnız yaşayan üç kadın için bu durum ne derece güvenlidir? Alaz'ın "Tüh ya böyle şeyler neden hep ben yokken oluyo?" serzenişini hisseden hırkız arkadaşımız "Ayıbettin abla ben zaten sen yoksun diye çabuk çıktım" diyerek yeniden ziyaretimize gelir mi?

Bir süre paranoya içinde olacak günlük sahibi ve ev arkadaşları mavi ekran veredursunlar siz de çil yavrusu gibi dağılın artık ne bileyim.

*Mi: Grammy, Emmy diye kısalarak devam eden ödül furyasının Aida Entertainment versiyonu.

:: yadigari :: Salı, Şubat 21

Dünyanın en zevzek hatunlarından biri olduğuma ışık hızıyla kanaat getirmek üzereyim ama bakalım.

Akşamötesi eve gelirken şöyle bir çıtır kıtır akşam ekmeği alayım da mükellef bir kahvaltı(!?) sofrasında sazan olayım diye niyetlendim pür heyecan. Ekmeği aldım, eve geldim bir telaş bir sürat. Hızla açtım Lapitap'ı (ilk "a"sı Afitap'taki gibi uzun okunması gereken Lapitap, benim tatlı sevgi dombirdeği laptop'um, evet) ve attım kendimi Inbox'ıma. Yeni bir çeviri işi alayazdığım için (meali: Ayda para kokusu aldı) çok mutlu olarak dökümanı buldum, indirdim ve sindirmeye başladım. O esnada da ekmeği torbadan çıkarıp, söylemesi ayıp, labne peynirini bir bıçak yardımıyla itinayla kopardığım parçalara sürerek sürerek ve dalgın dalgın dökümanı okuyorum ama bu işte bir tuhaflık var. Ekmek üstün kavrayışlı Good-Year kıvamında böyle çiğne çiğne öğümüyor bir türlü (öğümüyor: öğütmekten az önce türemiş boynu bükük, küçük Emrah bir fiil). Neyse üşenmedim yarısını yedim bunun. Döküman da kallavi birşey çıktı; "Ben de bunu çevirirsem bana bundan sonra Panter Emel desinler, Benimle Evlenir Misin Tülin deyip alında bardak kırsınlar!!" diye söyleniyorum.

Akabinde homurdana homurdana mutfağa dönerken portmantonun üstündeki torbayı sezinledim ama kendimden emin bir biçemde kafayı çevirdim mutfağa girdim. Bir saniye kadar sonra mutfak kapısından kafayı uzatıp torbaya bir daha baktım ve ossaat çıtır kıtır akşam ekmeğinin üstün bir kamuflajla lokmalarımdan kurtulduğunu, benim yediğim lastiğinse üç gündür ekmek çekmecesinde (Ekmek çekmecesi de ne ilginç bir oluşumdur bak. İrdeleyeyim bunu bir gün) küflenmeye terk edilenlerden biri olduğunu suratımda bir ünlemle fark ettim.

Bu saat oldu hala ne zaman mutfağa girdim de o ekmeği ordan aldım, salona getirdim ve gözünün içine baka baka taze ekmeği esgeçtim bilmiyorum. Belki de "yeme de yanında yat" insanı oldum. Vicdan yaptım. Yakında "Taze Ekmekleri Koruma Derneği" başkanı olarak 8 haberlerinde taş fırın protestosu yaparken görülür müyüm? Böylece "Yarın ne olacağımız belli değil" olayını bir adım öteye taşıyıp şuursuzluk sınırlarını zorlar mıyım? Bunlar önemli sorular.

Ev arkadaşım Alaz'ı beklerken de bunları düşünüyorum oysa çeviri yapmam gerekiyor. Sorumsuzum ben. Son dakika insanıyım.

Ata'mızın dediği gibi bir takım "imkân ve şerâit çok namüsait bir mahiyette tezahür edebili[yo]r" olsa da insanın yüreğindekinin kokusunu üzerinde taşıması bayağı gökkuşağı, kelebek ve dilberdudağı bir oluşum. Üstümden başımdan, sağımdan solumdan, başımı omzuna dayadığım yerdeki hacıyatmaz kahküllerimden onun kokusu yükseldikçe gevrek gevrek gülümseme insanı olduğumu da kayıtlara geçiyorum.

Cosmopolitan da der hep zaten çok düşünmeyin diye. Ben çok okurum ordan biliyorum öyle de süperim. Eh işte tüm beklentilerden, acabalardan, küskün sessizliklerden, hayal kırıklarından, olur-olmaz evet-hayırlardan sıyrılıp Nutella tadında iki gün boyu sadece An'ı ve içimizden gelenleri yaşadık, fena mı oldu?

İyi güzel de fındıklı Cafe Crown'um az önce burdaydı benim...??!!

:: ayrıKlık :: Cumartesi, Şubat 18

Bu aralar öyle fazlaca düdüklemiyorsam sağı solu bravo bana. Nedeni son dönemde kelimelerimin fazla bağırmasından dolayı seslerinin kısılmış olması. Böyle bir sevgisel acıklamalar içersinde ayıl bayıl içime fenalıklar geldi geçtiğimiz bayramdan beri. Ne bu be? Ağlamaktan karın kası yapmak da nedir?

Hem ben kim oluyorum da daha yeni 6 yıl süren bir yaşam mücadelesini kazanmış (bunun son bir yılında ilki hayati tehlike içeren 4 ameliyat geçirmiş) ve iki nefes alamadan hayat mücadelesine kolları sıvamış bir (s)olgun kişi olarak kendimi göz göre göre grilerle yoruyorum bilmiyorum.

Bu ne kendini saymazlık, sevmezliktir? Bu nasıl bir değersizlik duygusudur anlamadım ben arkadaş! Sanki bu tür aşk meşk mücadeleleri için yerim yurdum varmış gibi böyle bir genişlik bir ferahlık bende... Son 6 aydır bana değil sevgili ebeme çalışıyor bu erkek milleti. Ebe orgazmdan orgazma koşarken bana epey hayır duası etmiş olacak ki geçen sabah yüzümü yıkamak için 100 numaraya girdiğimde kafamın üstünde bi hare gördüm. Nooluyoruz derken Nyx gölgelerin arasından bi dirsek atıp "Ben ermiş bi hatunun alter ego'su olamam. İşe ve kendine gel!" dedi.

Dediğini yapıp mesane ferahlığı yakaladığımda harenin yerinde yeller esiyordu. Aklım beş karış havada tuvaletten çıkıp hayatıma devam ettim, ne olacaktı ya? Geçen gün de ölmüş eniştemi gördüm tam uykuya dalmadan önce (sabaha karşı 5). Karşımdaki koltukta oturmuş ciklet çiğniyordu. "Çakırdatma da uyuyim enişte" dedim kendisine "Gorgonzola cikleti" diye şuursuz bir cevap verdi bunun üzerine. Gorgonzola'nın bir anlamı var gerçi ama sana ne benim çocukluğumdan? Ben salmış uyumuşum ondan sonra...

Babamın ellerini sevgiyle ilk defa öptüm dün. Bunu daha önce hiç yapmamışım, rezilim. E tabii annesinin ölümünün üzerinden 11 yıl geçtikten sonra anne daralmaları geçiren kişilere karşı "Valla ben benimkini 11 yıl önce öldürdüm, rahatım." diyecek kadar rüsva bir hatunsam, babamın ellerini bu kadar sevgiyle hiç tutmamış olmam yadırganamaz. Bugün bana "çiçeğim" dedi!

Ama şöyle de birşey var ki Sevgililer Gününde onu arayıp "Ölünceye dek sevgisinden şüphe etmeyeceğim yegane adamla görüşüp Sevgililer Gününü kutlıycaktım bağlar mısınız?" deyişim çok şık bir atraksiyondu.

Annem bana "İpeğim" derdi.
Babam "Çiçeğim" demeye başladı.

Bu kadar çıtpıt mıyım be ben? Tipitip miyim? Pembo muyum? Bu yaştan sonra bana bir haller oldu gerçi ya du bakalım. 30 yaşa doğru ilerlerken millet sendroma gireceksin dediydi. Ben tam tersine giderek gençleşip, nefasetimi katladığım yetmiyormuş gibi bir de daha bir eğlenir oldum. Misal bu akşam ev arkadaşım Alaz ve müstakbel erkek arkadaşıylan rakı sofrasındayız.

En son bu sofrada oluşum geçen bayramdı. Akabinde diğer ev arkadaşım Mermaid'le birlikte koltukların üstünde fütursuz baş ve baldır sallama hareketleri eşliğinde zıpladığımız söyleniyor. İflahımız kesilir gibi olduğunda, o erkek arkadaşını ben de sevdiğimi aradıydım.

İkisi de gelmediydi.

Bugün ne Mermaid'in erkek arkadaşı ne de benim sevdiğim, sevgili.

Yani neymiş gençler? Rakı içip sevbilibili olunmaya! Olunursa işin sonunda mutlak ayrıKlık var. Benden söylemesi. Zaten Cosmopolitan der hep bunu. Ben de hep ciddiye alırım onun söylediklerini farkettiysen. Bak bir de diş ipi kullanın der ama bunca senedir o işi de çözebilmiş değilim.

Hadi dağılın daha gidip salata yapıcam. Nyx! Çık ordan ve şu masayı toplamama yardım et mutfağa gitmeden. Tırnak etlerimi itiyorum da ne demek?! Hemen dedim!...

:: rüyArtıkları :: Cuma, Şubat 3

-- Anastacia, 'Pieces of a Dream'e saygıyla --

I thought I saw you late last night
But it was just a flash of light
An angel passing...


Eklemlerim kanıyordu. Bir çok kez tırnaklarımla kazıdığım duygular yüzünden döşeğim, döşemelerim, bacaklarım, gözlerim revan içindeydi. Benim için dünya durmuş, geriye tanımadığım bir kendimden başka hiçbirşey kalmamıştı. Dizlerim titriyordu yenilişimden ama ben ki güçlü bir kadın olagelmiştim ya, düşmemek için direniyordum. Saatler birbirinin tekrarıydı ve hiç bitmeyen göz yaşları da dinmeyen acının...

... bir öğleden sonrasıydı Eylülün. İlk kez kulübemin kapısını çaldığında açmaya mecalim bile yokken seslendim: "Kapı açık... Girin!". İçerisi loştu biliyorum ve ben bambudan örülü bir yatağın üzerinde akıttığım özlerin közünden ya da o zamanlar içtiğim sigaraların küllerinden yanmış (ki ikisi de aynı kapıya çıkıyordu) eski bir pikenin altında büzülmüştüm. Beni göremedin uzun süre... ben de seni...

Renee'nin, Tom'a, Jerry Maguire'da dediği gibi "ilk merhaba'nla ben, senindim."

...But I remember yesterday
Life before you went away
And we were laughing
We had hope and now it's broken...


İçeri girdin ama ne sen yanıma dair bir adım atabildin ne de ben seninkine. Yalnızca silüetin ve sesindi beni hem avutan hem sanki çok uzun yıllardan sonra ilk kez en derinlerimden güldüren. Ne çok güldük bu öykü boyunca ve seyircilerimizi ne çok güldürdük kimbilir.

Sonunda çağırdım seni yanıma ve geldin... çekinerek, biliyorum.
Yatağın kenarına oturdun ve hafifçe yana kaykılıp bir kolunun desteğini alarak konuştun benimle koca bir gece.

Gözlerimi açtığımda göğsündeydim.
Sanki benim için, benim bedenim için yapılmış kucağında derin derin ve tüm yaşadıklarımdan sonra ilk kez huzurla uyuyabildiğimi fark ettiğimde çarklar çoktan dönmeye başlamıştı bile.

...And I could see it clearly once
When you were here with me
And now somehow all that's left are
Pieces of a dream...


Geri döndürmeye çok uğraşsak da nafileydi. Bir İstiklal boyu yanyana yürüdüğümüz ertesi günde belki de ilk kez anladım her bitişin bir başlangıç olduğunu.

Yatağımın üzerinde otururken göğsündeki izi gördüm. Silik de olsa bir izdi o. Geçmekte olan bir yara mıydı yoksa? Bunu sen de bilmiyordun. Ben de sormaya devam edecek durumda değildim. Öylesine şaşırmıştım ki bu ani tanıdıklık ve teslimiyete, izlerle uğraşacak mecalim yoktu.

Bir başka gece bugün yaşadığım eve gelişinde bir kör saati gecenin, küçük bir kızın hayaline dokundun bilmeden. Bir gece yarısı, bir sihirbaz onun için zaman mekan gözetmeden koşup gelmişti. Hep bunu dilemişti küçük kız ve koca bir kadının bedeninde hep bu dileğin burukluğu gizliydi. Nasıl da inandırdı kendini en saf halleriyle bu gelişe. Nasıl açtı kapılarını ve daha hala açık olan yaralarıyla denize atlayıverdi gözü kapalı.

"...And now I'm lost in restless nights
Just a whisper of the life
That we created
Shadows falling
I am calling..."


Tüm bu zaman zarfında, göğsündeki izin geçmesini bekledim.
Belki de hiç geçmeyeceğini bile bile.
Uzak durdum,
Güldüm,
Ağladım,
Uzak tuttum,
Dayanamadım koşa koşa geldim,
İçimdekiler dışarı çıkmaya çabalarken
Sırf var olan yüklere yük eklememek adına senden uzakta seni andım.

Sonra bir gece tüm duygularımın beni esir aldığı o an "gel" dedim.
Gelemedin.
O gece açık yaralarla denize daldığımı üç ay sonra ilk kez duyumsadım.
Yaralarım kanıyordu... Su benim rengimdeydi!
Canım yandı...
Ç o k.
Çığlık çığlığa bağırdım.
Ve sonunda koşa koşa sahile çıktım.

...And I could see it clearly once
When you were here with me
And now somehow all that's left are
Pieces of a ...


Nefes nefese attım kendimi kumlara ve irinlerim kıyıya karıştı. İnlemelerim geceye... Umutlarım çatırdamaya başladı. Zar zor büyütmeye başladığım hayallerimse ölmeye... Sesini bana yeniden duyurduğunda bu haldeydim.

"Git yalvarırım ve bir daha gelme!" diye haykırdım o acıyla.
Beni o halde görmeni istemedim.
Acının en ucuz maskesidir öfke.
Acımı göstersem gelecektin biliyorum.
Ama ben o haldeyken senin gelmene kıyamazdım. Sana öyle değer verdim ki korudum kendimce seni acımdan ve öfkeyle "Git!" diye bağırdım.

Ve gittin...

...The faded photographs
The frames of broken glass
The shattered memories
Time will soon erase
All these souvenirs
It's all from a thousand tears...


... ardından o kumsalda günler gecelerce aktı irinlerim. Öyle ki sonunda cerahat kalmadı içimde. Her gün batımında seni düşünerek kendimden geçip, her gün doğumunda seninle uyandığımı ise hiç bilemezdin. Hiç bildin mi artık bunu bilmiyorum.

Haftalar sonra bana "göğsümdeki iz geçti" dediğinde apar topar, tüm yaşananların ardında Evren'in sihirli eli olduğunu düşündüm. Puzzle'ın parçalarının puzzle'ın tamamının oluşturduğu resim hakkında ne fikri olabilirdi ki?

Ve çırılçıplak, tüm yüklerden, izlerden sıyrılıp kollarımı açtım sana. "Gel ve beni hiç bırakma!" diye haykırdım bir kez daha.

"...But when I wake up you are never there..."


Sevgili annem Ekho sağolsun, yerine ulaşmayan sesimi bana geri getirdi. Şaşırdım önce geri gelen bu cümleye. Ne de olsa sendin öbür kıyıdaki. Sen... beni asla incitmeyeceğini söyleyen sen. Yanında en çok ben olabildiğim sen. Sen benim kalbime hiç sessiz kalır mıydın?

Bir daha denedim... bir daha... sesim her defasında geri geldi. Ha tabii bir de şu vardı: "Aradığınız kişi sandığınız kişi değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz."

Sahilden ağaçların ardındaki kulübeye doğru koştum. İlk kez geldiğin, bizi ilk kez birleştiren kulübeye... Hızla bambu yatağı parçaladım... ve dışarı taşıyıp hepsini, kumlara attım dizüstü kendimi. Rüzgarda uçuşan saçlarımı arada kulaklarımın ardına sıkıştırarak küçük bir sal yaptım.

Ve sabaha karşı senin kıyına doğru yola çıktım. Durgun hatta fazla durgun bir alacakaranlıktı. Denizin bu durgunluğunu bu son yolculuğu kolaylaştıran bir prelüd gibi dinledim büyük bir huzurla. Ay kırmızıya boyanmıştı ve yolumu aydınlatan yakamozların rengi daha önce hiç bu kadar sönük değildi. Okuyamadım doğanın attığı bu dingin çığlıkları. Yoksa bilmemeyi sindirirdim... ama herşey olması gerektiği gibi olurdu ya hep.

Usulca yanaştırdım kıyına salımı. Yüzümde en içten gülümsemem, en kendim, en sevgi bürünmüş halimle parmak uçlarımda yaklaştım senin bildiğim eve... ve o zaman duydum bir kadının derinden fısıltılarını:

"önce bakışlarımız alıştı birbirine sonra 'parmak uçlarımız' bu bir sonun değil, varoluşun başlangıcıdır!

geçmişteki tüm alışkanlıkların 'bana' alışmanı önleyemez artıK!
"

...We had hope and
Now it's broken...


Duyduklarıma inanamadım önce. Gözlerimi kırpıştırdım boğazımda yükselen yumrunun eşliğinde. Sen ki tüm bunlara gülüp geçtiğine inandığım, sen ki beni hiç incitmeyecek olan... sen ki bütün yaşananlara, tüm ayrı gecelerde benim kadar, benim gibi "biz"i özlediğini sandığım... nasıl haddini bildirmezdin böyle bir şeyin? Hatta bunu benim duyma ihtimalime dahi nasıl önem vermezdin? Demek ki umursuyordun bu sözleri. Demek ki bir yeri yurdu "artık" vardı içinde bu fısıltının, sözü geçen "bakışlar"ın ve "parmak uçları"nın. Ya da belki de... Tanrım! Belki de HEP vardı o bakışlar ve parmak uçları!! HEP ordaydılar ve şimdi ortaya çıkmışlardı! Bu ihtimalle dişlerimi kenetledim ve tırnaklarımın avuçlarıma battığını hissettim. Olamazdı! YİNE olamazdı!

...And I could see it clearly once
When you were here with me
And now somehow all that's left are
Pieces of a dream...


Sendeleyerek bir geri adım atmıştım ki bir başka kadının sesi yükseldi:

"...seni düşünüyorum. seni düşünmek; bi hikaye okumak gibi. seni düşünmek; kafamda senden başka herşeyden arınmak demek. seni düşünmek; doymak gibi...

... bazı şeyleri annatmak istediinde annatamazsın ya, hani kifayetsiz kalır, sönük olur, annatılamaz yaşanır, bişeyler eksik kalır işte bende zorlanıyorum.. zorlamak istediimsin. ağzımdaki gülümsememsin. hep gülelim oldumu.. hep bnmle kal..."


Gözlerimden süzülenlerin ne olduğunu artık bilmiyordum. Ben ki beni sevdiğini iddia eden bir ademoğlunun evinde kaldığım gecelerce bile seni taşıdım, seni anlattım, beni sevenlere, bana hayran olanlara, aşık olanlara bile... onların sözlerine, adımlarına aldırmadan sana koştum ve kimseyi kendime böylesine apaçık, böylesine seni incitecek bir saygısızlığa neden olacak kadar yaklaştırmadım her nerede olursam olayım.

Sen ki benim sarhoşluğumdan bahseden... Nasıl olur da başka kadınları bunları hissettirebilecek kadar yaklaştırırdın kendine? Onların söylediklerine böylesine uluorta kulak verip nasıl "ben"imle ve "biz"imle böyle oynardın? Bu sözleri duyduğunda elinin tersiyle itmen gerekirken, onlara benden, bizden söz etmen gerekirken ve umutlarını ellerine verip yolcu etmen gerekirken...

NASIL?!

Defalarca anlattım nasıl son kez inandığımda nasıl incindiğimi daha önce. Nasıl başka kadınlarla aldatıldığımı. Bu yüzden herşey pahasına uzak durmadım mı senden? Hiç tanımadığım bir başkasına yaşadıklarımı yaşatmamak adına... Şimdi nasıl ellerinle açardın aynı yaraları?

Bu kadar saygısızdın duygularıma!!!

Sala doğru koşarken her adımımda inançlarımı düşürdüm kumlara.
Deniz nerden çıktığı belirsiz bir rüzgarla dalgalanmaya başlamıştı.

Belki de hep oradaydılar. Belki de ben yanıldım... belki de hiç sadece ben olmadım!Kulübemin kapısının önünde beliren sana "kapı açık... girin" dediğim o anda çarkların dönüşünü başlatarak ve böylece, sırf bununla bile, hiç istemeden bir kadının göz yaşlarına neden olmanın cezası buydu.

Bir ilüzyon... yaşadığım tüm acıların hiçbir yeri olmaması ihtimali... ve her ne olursa olsun duygulara yapılan bu büyük haksızlık...

..................................................

18.Ağustos.2004
Teşvikiye
Saat 02:04


Peki kim bu? Arayan bu saatte?

(yatağın kenarına oturur ve sırtını duvara dayamış kıza bakar) "Eski kız arkadaşım. Daha yeni ayrıldık ve o çok büyük bir boşluğa düştü."

Anlıyorum. *gözlerini duvarda bir yere çevirir*

"Bak Ayda. Onunla aramızdakiler bitti ama ben de çok yoruldum. Bir süre dinlenmek istiyorum. Biraz kendime vakit ayırmak istiyorum. Kendi hayatıma... ciddi bir ilişkiye hazır değilim henüz."

*ifadesiz bir yüzle başını sallar* Evet... anlıyorum.

"Bak hayatımı yaşamak başka hatunları kapsamıyor. Bir tek sen varsın. Sadece zamana ihtiyacım var."

Peki... onunla... yani eski kız arkadaşınla... görüşüyor musun?

"Zaman zaman. Onunla aramızdaki herşey bitti artık."

Onunla görüştüğüni konuştuğun sürece bu imkansız.

"Hadi ama..."

Bunu yaşadım ki biliyorum, Pin. Bu dünyanın en eski hikayesidir. Çok zor olsa da o ipler bıçak gibi kesilmedikçe asla bitmez hiçbirşey. Asla! Bir zamanlar sevdiğin, aşık olduğun, tek beden olduğun biriyle her ne şekilde olursa olsun iletişim halinde kaldığında yaşananlar bitse bile anılar canlı kalır. Anılar canlı kaldıkça da asla bitmez!

"Paranoyaksın sen! Herkesi kendin gibi sanıyorsun"

..................................................

18.Haziran.2005
Harbiye
Saat 22:14


"Nasıl yani?"

Pin, mailini açık unutmuş.

"Ee? Baksana kızım ne duruyosun?"

Olmaz!

"Of Ayda! İçini kemiren kuşkuları başka nasıl giderebilirsin ki? Şayet seni gerçekten seviyorsa zaten kayda değer birşey yoktur."

Yapamam.

"İyi çekil o zaman ben yaparım... Hmm.. Özel diye bir klasör var burda. İşte aradığımız şey!"

Sol, hayır!

"Baka... oh..." (suskunlaşır)

Ne? *duraksar ardından sesini biraz daha yükseltir* Ne?!

"Eski sevgilisinin adı Lilac mıydı?"

*yutkunur* E.. evet.

"Son kez Martta mailleşmişler ve sanırım ondan gelen çoğu mail'i saklamış. Siz geçen sene bu zamanlar birlikteydiniz değil mi?"

Yani... e.. evet.

"Hmm... sanırım hayatım... (bir süre sessizce okur) Kız, sen onun hayatındayken onun evine gidip gelmiş." (bakışlarını yükseltir) "Ayda... çok üzgünüm." (kalkar ve sarılır)

*arkadaşına sarılırken* Üzülme. Daha dün telefonunda sadece arkadaşı olduğunu iddia ettiği bir kızın 6 ayrı numarasını buldum. Böylesine sürekli ulaşılır bir yerde olma hevesindeki birinin sadece arkadaş olmadığı aşikardı zaten. Kızın canım, cicim, bitanemli bir mailini okumuştum daha önce ve bu yüzden tartışmıştık. Boşver gitsin...

..................................................

14.Kasım.2004
Taksim'de Bir Tesadüf
23:54


*cep telefonuna bakmaya devam ederken* Cidden inanılmaz şirin çıkmış sizin kedi. Başka fotoğ... *duraksar* ... bu ne? *telefonu kaldırır; resimde kameraya doğru o anda içinde bulundukları odada gülümseyen bir başka kadın vardır.*

(atılır ve telefonu elinde nalır) "Sen nasıl olur da resimlerimi karıştırırsın?"

Bu resim ne zaman çekildi?

(duraksar) "Bu yaz."

*başını sallar* Söylesene, Pin. Ben dahil kaç taneydik? Şu ciddi ilişki istemiyorum, zamana ihtiyacım var,zaten yoruldum karı kızla işim olmaz döneminde kaç taneydik? Bir kere olsun dürüst ol bana. Söz kızmıycam. Bu saatten sonra niye kızayım zaten?

(gülümser) "Seninle beraber üç."

*bir kahkaha eşliğinde* Evet... biliyordum, sağol.

...And I could see it clearly once
When you were here with me
And now somehow all that's left are
Pieces of a dream...


Herşeyi göğüsleyebilirdim belki ama bunu hayır! Ne kadar istenen ya da beğenilen bir erkek olduğunu bilmek için bunlara ihtiyacım hiç olmadı. Tıpkı senin benim ne kadar beğenilen ve istenilen bir kadın olduğumu bilmen için alenen gözünün önünde birilerinin bana kur yapmasına ihtiyacın olmaması gibi. Gerçi ben artık görüyorum ki bu sözlerden rahatsızlık duymayacak ve hatta bu kapış kapış gitme durumundan keyif alırcasına onları sergileyecek, bunların duyulması ihtimalinden rahatsız olmayacak kadar "özgürsün".

Hatta görünüş o ki bu fısıltılar benim haykırışlarımı çoktan bastırmış da millet galeyan içersinde seni özleme yarışına girmiş, sen de bunlara izin vermişsin.

Demek bu "bir sonun değil varoluşun başlangıcı" ha? Demek "geçmişteki tüm alışkanlıkların 'bana' alışmanı önleyemez artıK... sendeyim" ha? Demek "seni düşünmek; kafamda senden başka herşeyden arınmak demek. seni düşünmek; doymak gibi..." öyle mi? demek "hep benimle kal"?!

Böylece kırdın, incittin ve alaşağı ettin beni ilk kez. Bu sözlere izin yoktu bu hikayede! Başkalarını ya da onların tutkularını, duygularını, cüretini sokmayacaktın bu öyküye... Zaten şimdiye kadar yeterince "kalabalıktık" ve bundan yeterince yıpranmıştık (ta ki senin bu yeni "kanka" kartları bu şekilde ortaya düşene dek) ama artık Istanblues sadece İKİ kişilikti!

Aslında haklısın... Beni eski öykünün sonuna eklediysen, haklısın. Bu öyküye neden başkalarını eklemeyecektin ki?....

Giderek fırtınanın içine doğru dalarak gözden kayboldu salım... ve yaralarım yeniden kanamaya başlayacak sanırken açık derimden hiçbirşey sızmadı.

Artık kanım kalmamıştı.

...And now somehow all that's left are


Pieces of a dream.