<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: beyoğlu hikayeleri ::

AfarAnlatacak komik şeylerim vardır elbet. Söylenecek keyifli, gaydiriguppak sözlerim... Şöyle okunduğuna değecek şaaşalı birkaç şiir çıkar hala ya da yarıp geçiren birkaç saçmalığım illa ki mevcuttur. Da... Önce Pizza Hut'ta alabildiğine pizza, ardından "Öbür Taraf"ta dört kahve, İstiklal Caddesi boyunca sessiz, sakin, bolca içe dönük, arada seviyeli bir muhabbetle atılan adımlar, türbe misali yeşilli kız, Kızılkayalar, Bambi, Sıralar, Selviler, yokuşlar, hastahaneler, durgun inişler, acil çıkışlar, "böyle güzellikler de var", akabinde "Dilber"de bir şişe şarap ve evimiz...

...duvarlarına artık geri sayımda baktığımız sığınağımız, ortaklaşa kullandığımız yalnızlığımız falan filan. Çünkü ben tam şarap biterken (ki şömine başındayız, her yer ahşap bir dağ evini hatırlatıyor, evimizin de bir sokak ötesindeyiz, arkada Tanju Okan yanık yanık "Dostlarım" diyor, bizim alt dudaklarda hafif bir titreme mevzu bahis ama çaktırmıyoruz çünkü mekan sahibi Alaz'ın tanıdığı, kadehlerimizi kaldırıyoruz, hep bize içiyoruz, illa bize) "Benim salyam ve sümüğüm geldi" diyorum. Çıkıyoruz, kolkola giriyoruz. Saatler "çok geç"e daha çok var. Tenha bir sokaktan geçiyor adımlarımız. Alaz diyor ki "Daha çok ağlarız be biz güzelim. Merak etme sen". Merak etmeyeyim di mi? İnanıyorum ben de ona. İnanmaya ihtiyacım var çünkü.

Hava biraz serincene. Adımlarımız yankılanıyor sokakta. Biz, iki kadın, iki yoldaş sokuluyoruz birbirimize. Korkudan değil, yanımızın hala dolu olduğunu, boş, bomboş olmadığımızı birbirimize hatırlatmak adına verilmiş ama kelimelere dökülmemiş bir söz yüzünden belki de. Çünkü hayattan yorgunuz o anda. Düşünceleri susturmamız gerek. Gözlerimizin dalmaması gerek. "İçimizdeki şeytanlara zülfikarlarla saldır"mışız zamanın birinde. Fitneden, fücurdan arınmışız. Bir tek biz kalmışız geriye. En temiz, en saf halimizle. Onun için o saflığı ekliyoruz birbirine. Türkan Şoray'ın Cihan Ünal'lı yıllarına tekabül eden, feminizmin tavan yaptığı yıllardan kalma bir filmde yaşar gibi yaşaMAmayı seçmişiz.

Evimizin koca, eski, demir kapısına öylece varıyoruz. Ben anahtarımı çıkarıyorum. Han anahtarı gibi. O anda belki de bir Orta Dünya hikayesine açılır şu kapı diyorum. Açılıyor. Açılmıyor. Eski apartmanın geniş merdivenlerine doğru ilerlerken ardımızdan gürültüyle kapanıyor kapı. Alaz'ın yeniden "Anne" kıyafetlerini giymeden önceki son gecesinde yine eski türk filmlerindeki gibi sarhoş, saçı başı dağıtmış şuh kahkahalar atarak evden içeri yuvarlanarak girmek var şimdi diye düşünüyorum. Fekat ne sarhoşuz, ne saç baş dağılmış ne de bizler şuh kadınlarız. O yüzden biz bize yakışanı yapıyoruz. Ben evin anahtarını sokuyorum, çeviriyorum, Alaz da kapıya tekme atıyor.

Öylece giriyoruz içeriye. Soyunuyoruz ama dökünmüyoruz. Dökülmüyoruz. Alaz'ın odasına giriyoruz, Zühtü'yü alıyoruz yanımıza. Soğuk gecelerimizde bizi ısıtan yegane şey o. Vefalı bir dadaş kat kaloriferi Zühtü (Rosebud söylemişti de inanmamıştım). Yatağın üstüne bağdaş kuruyoruz.

"Bir kez de birinin vazgeçilmezi ben olsaydım" diyorum "Aramıza Yollar" derken Işın. "Bir kere de biri, seni sevmeyi isterdim ama benim yüreğim Ayda için atıyor" dese diyorum. Gözlerim koca koca açılıyor galiba. Sonra şıpırdamaya başlıyorum. Alaz da diyor ki "Diyecek elbet bir gün be güzelim. Bizler zirvede yaşıyoruz ama unutma zirveler daima kaygandır. O yüzden kayıp düşüyoruz. Biz seçiyoruz bunu aslında. Aşkın hakkını verecek yüreğimiz var ya yaşadığımız herşeye o kalbi de katıyoruz". O zaman ne demeli ki? Yüreğimize sağlık mı? Saçlarımı okşuyor Alaz. Ben iki büklümüm ama süklüm püklüm değilim. Hangi sözün, hangi yaşayamadığımın daha ağrıma gittiğini bilmiyorum: "Derin bir nefes alır gibi batıyoruz yükümüz ağır; Yeni bir söz söylemek için ölmek mi gerekir; Hadi bir cesaret sen de taşın altına koy elini; İnadına inadına sevişmeli bağır çağır" filan diyen bir kadın çığırmaya başlıyor bu kez. E daha az önce "Seninle bir daha aynı yolda yürümem" demiyo muydu bu hatun diye geçiriyorum kafamdan.

Sonra oturuyoruz tekrar yatağın üzerine. Alaz'ın bugün Adana'dan gelecek kızı Star'dan bahsediyoruz. Star daha 5 yaşında. Bu soğuklarda buz gibi evde üşümesin diye annesi anneannesi ve dedesinin yanına Adana'ya gönderdi onu. Bugün hasretleri bitiyor artık. Kavuşuyorlar ana kız. "Sana," diyor Alaz "Star'ı doğurmaya karar verdiğim sokağı gösterdim mi hiç?". Başımı sallıyorum hayır anlamında. Anlatıyor sonra. Babasının Star'ın gelişini sarhoş bir gecesinde bilip ona evlenme teklif edişini. Evlenişlerini, ayrılışlarını. Şu son 5 yılın ne zor şartlarda geçtiğini.

Elini tutuyorum. Ne zaman ağlamaya başladık yine? Ne zaman büyüdük bu kadar? Aslında tüm yaşananlara bakınca... Benim son 6 yılım, onun son 5 yılı... Koca bedenlerde küçücük çocuklar taşıyoruz ya hala. Bu mu batıyor? Babama sorsan tereddüt etmez evet demekte. "Kızım," der "sen kimsenin karşısında her kadın gibi kırıtmayı, zayıf görünmeyi bilmedin ki aşık olunasın. Ruhundaki ışık daima ateş böceklerini çekecek de olsa ışık hep yalnızdır." Ama baba karanlık beni seçmiş de ben içine ışık yakmışım. Bunu becerdiysem aşkı beceremez miyim? Amma inatçıyım ben de ha. Devir işte gözlerini. Haklısın de. Kırıl azıcık, kırıt azıcık. Sulu gözlerle "Kürkçü dükkanın olurum seni bir ömür beklerim" de [burda burnunu çek][burda burnunu bırak]. Böylece seni de b*k sansınlar vay anasını hatuna bak helal desinler (Not: Bir gün bunu yaparsam buraya gelip "hayırlısıyla sonunda ben de tribünlere oynuyorum" yazıla!). Sakın bağırma, isyan etme, seni yeneceğim lan kader filan diye teraslarda yumruk sallama. Arabesk misin nesin?! Lahmacun'un yanına ayran ister misin?

Sonra diyor ki Alaz, "Bir Perşembe günü babandan beklediğin o telefon gelmese Ayda. Cuma olsa sonra Cumartesi... meraklansan telefona sarılsan. Acı bir haber alsan. Ne yaparsın? Dünyada sırtını dayayabileceğin son ve tek insan da gitse..." Düşünmüyor muyum ki bunu? Ödüm dışkım karışmıyor mu? Bunu her düşündüğümde telefona sarılıp onun sesini duyana kadar yüreğim ağzımda kültür fizik hareketleri yapmıyor muyum?

Aslında hep sevip de hep kaybetmemiş miyim? Annemi, babaannemi... En çok da ikincisinin hikayesinde doluyor gözlerimiz. Hıçkırıyoruz artık. Sarılıyoruz birbirimize. "Ben" diyorum, "En çok babişkomu özledim biliyor musun, Alaz?" diyorum. O zaman göğsüne çekiyor beni ve diyor ki,

"Ben bu gece bir çocuğun gözyaşlarına şahit oluyorum. Bir çocuğun gözyaşlarına bakıyor Star'ın duvarda asılı duran en sevdiği bebeği." O zaman yanan mumlardan biri cızırdıyor, "Mum da katılıyor bana bak." diye bitiriyor sözlerini.

Çocuk ağlıyor... ve Alaz da ana göğsünü açıyor ona. Uykuya dalarken de göğsüne çekiyor. Çok uzun yıllardan sonra ilk kez bir anne kucağına dökülüyor çocuğun gözyaşları. Sayısız Beyoğlu hikayesinden biri oluyor.

Öylece bitene kadar, takati kalmayıncaya kadar ağlıyor çocuk. Bir elinde oyuncak köpeği Johnny'sinin patiğiyle...

bitnot: Evreka! Bu yazıda yakaladığım uslubun adını "şimdiki zamanın devinimsel östrojenografisi" koydum kimse söyleyemesin. Evet evet. Gülme. Acıklı bir hikaye bu yine de yuh kime dedim?!

İsterseniz aşağıdaki bağlantılar yardımı ile bu yazıya yorum ekleyebilir veya yazıyı del.icio.us'a kaydedebilirsiniz.
Yorum yaz | Kaydet | Sayfa sonu