<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: dübeş attım şeş geldi :: Cumartesi, Mayıs 31

29.Mayıs.2003
Saat 23:11
Teras


*kahkaha atarak* Hayır şimdi süt dökmüş kedi tribi de bir yere kadar tahmin edersin.

"Ettim bile. Yahu sen o cüsseden bunu bekler misin? Bekler misin? Bek..."

*kıkırdar* Şerefe Irulan'cığım.

"Bil mukabele Ayda'm, dibi tutmuş kapuskam."

Bak şimdi ben sana olayın özetini geçeyim. Ay deli olucam bal haftası demiş bi de. Hah hah!! Şimdi.... *biradan bir fırt alır* .... ben buna mesajı gönderdiğimde kesin bunun 0-12 sevgilisi de yanındaydı tamam mı?

"İlla ki!"

Hayır kız beni tanımıyo olsa, bu insan benim sittin senedir kadimim olmasa neyse... bu arada sittin sene niye demişler? o niye öyle olmuş öyle?

"Dönmeeeen gereeeek dönmeeeen gereeek ya da beniiiim ölmeeem geee...." (fırt) "....reeek!"

Emoş var ya Emoş. Bu şarkıda ağlamış resmen, yazık di mi?

"Sebep?"

Peki. Neyse demem odur ki... Ya ben ne diyodum? *fırt*

"Sittin sene 0-12 yaş sevgilim oldu da ne oldu diyodun en son."

Ha evet evet. İşte böyle çiçek gibi okuttum büyüttüm adam etti... Ya dalga geçme be! *fırt*

(fırt) "Geçmem."

Sonra bu da bana şey demesin mi? Şey işte.... *fırt* ..... "Ben de aşkımla tadını çıkarıyorum bu aranın, bal haftası yaşıyoruz birlikte" demesin mi?

"Demesin" (fırt)

Şimdi kız kesin quadriple tollup atladı orda buna mesaj gelince. İki helvet arası bi akşam yemeği molası verdiklerinde denk gelmişimdir ben münasebetsiz. Kız cırcıbıl "aaaaa mesaj geldi bakıcam ben de kimden geldi kimden geldi" edasıyla bizimkinin omuzlarına binmiştir. Bu da illa sevgilisine referans edicek, gönlünü edicek, bir sonraki faslı garantiliycek ya *fırt* ... hani adettendir ya yoksa dişi erkeğinin yuvasını yapar aksi taktirde....

"Pek yavan pek sıradan ama pek işe yarıyo galiba."

Tabi. Bak biz böyle triplere girmedik de kaldık böyle teras köşelerinde. Şerefe canım! *çink çink..... fırt*

"Höyde bre" (fırt)

Yok önümüzdeki 10 yıl içinde sevgilim olursa hatırlat ben de yapıcam. Benim neyim eksik?

"Eksiğin yok fazlan var lafı senin için deyimlenmiş bi söz kenar süsüm, bağ bozumu literatürüm."

İlla ki. Ben var ya ben... İstesem ohoooooohhoooooo hoh yani!

"Salla bakiim elini.... oh yarasın...."

Allah cezanı...!! Döktük biranın yarısını!

"Açalım yenisini."

Bira açmağı nerde?

"Du bakiim..." (şişeyi pervaz köşesinde açıp verir)

Bön mersi.... yok o bön oraya olmaz di mi? Hani bon suvar gibi hani...

"Sarhoş sarhoş seninki de iş yani..."

Hiç. Nayanayara naracaaaak naranaynay nayaaacaaak haynana olacaaaak bir sevgi istiyoooo.... *fırt*

"....ruuuuum." (fırt)

Ahah hah! Bak bugün nooldu....

:: sonradan önce :: Perşembe, Mayıs 29

28.Mayıs.2003
Saat 11:24
Cafe'nin Bahçesi


"Daha sonra ne oldu peki?" (endişeli gözlerle Ayda'ya bakar)

Polisler sabah 6'ya doğru gittiler ve ben hayatımın en utandırıcı anlarını yaşadım. Gökdelen o saatte ayaklandı resmen. Yıllardır orada yaşayan eski kiracılar bize arka çıkıp durumu açıklamaya çalıştılar. Sonunda şikayet edenler de şikayetlerini geri aldılar ve biz karakolda sabahlamaya ramak kaldık. *içini çeker ve çay fincanını eline alarak arkasına yaslanır*

"Çok üzüldüm canım. Neler yaşadığını tahmin bile edemiyorum. Sen nasılsın? Tam da ihtiyacın olan şeydi bu ara, hay aksi!"

*başını yavaşça sallar* İyi olduğumu söyleyemem, Glen Teyze. Herşey o kadar üstüme üstüme geliyor ki. Bir ara durulacak mı diye merak eder oldum artık.

(uzanıp şefkatle elini tutar) "Elbette düzelecek güzel kızım. Herşeyin bir sonu mutlaka var. Umudunu sakın kaybetme. Tedavini de sakın aksatayım deme.

*belli belirsiz gülümser* Deniyorum.

(başını hafifçe yana eğer) "Baban nasıl?"

*çayından bir yudum aldıktan sonra* Sanırım o da deniyor. Hepimiz için zor günlerdi. Oysa artık hepimiz için "daha zor" günler. Biliyor musun buna öylesine alıştım ki nefret ediyorum! Bir gün herşey düzelirse nasıl olacağını hayal bile edemez oldum. Bundan başkasının nasıl olduğunu unuttum artık.

(hüzünle başını sallar) "Merak etme meleğim. O günler geldiğinde bugünleri öyle kolay unutacaksın ki sen bile hayret edeceksin. Zor günler tahmin ettiğinden de çabuk unutulur. Bir an önce geride bırakmak ister insan. Yaralarının iyileşmesi uzun sürer belki ama sadece o kadar. Hem ben senin neye ihityacın olduğunu da biliyorum.

*kaşlarını haretle kaldırır* Sahi mi? Neye?

"Kocaman bir dilim Glen Teyze spesyal ıslak kekine."

*gerçek bir gülümseme yüzüne yayılır* Buna hiçbir itirazım olmaz işte.

(çay fincanına uzanır ve onu da alarak içeriye doğru giderken) "Hazır birkaç kilo alıp daha da güzelleşmişken o kiloları geri verditmeyeceğim sana haberin olsun."

*gülümsemesi sönmeden başını iki yana sallar ve bahçede zıplayan serçelere biraz daha açma kırıntısı atar*

:: birkibir :: Pazartesi, Mayıs 26

26.Mayıs.2003
04:12
Yatak Odası


"...ben...!!! ....fren....tora ihtiya...laç......"

*yatağında huzursuzca dönerken belli belirsiz sesler, yarım cümleler, huzursuz uykusunun içine işlemeye başlar. Bir bağırışla irkilir ve gözlerini açar. Alt üst olmuş yorganı düzeltmeye çalışırken içerden gelen sesler yükselir."

"...anladın mı? Hastayım ben!! Deliyim!! İlaca ihtiyacım var!!! Doktora ihtiyacım var..."

*kolunu komodine uzatıp titreyen ellerle cep telefonuna uzanır ve saati görünce yüzünü buruştrur. Ay ışığı o an odada şekillenir.*

"Günaydın."

Evet... evet tabii... bugünün nesi aydın? *yatakta doğrulur ve içini çeker*

"Polyanna ol, sabah hazırlanma derdin olmayacak uzun uzun. 6'da giyinip süslensen 7'de hazırsın. Eh ondan sonra da vakit öldürmek için ip atlarsın, ne bileyim, yemek kitabı okur, geleceğe yatırım yaparsın filan."

Yemek öğrenmenin bana faidesi şaibeli.

"Cık.. çok fazla edebi söyleşi okudun sen bu ara. Bünyen kirlenmiş."

[içerden bir çığlık yükselir : Yeteeeeeeeeerrrr!!!!]

*kaşlarını çatarak* Bu işin sonu kötü gibi.

"Şu 8 dakikayı iyi değerlendir bu yüzden. Biraz sonra kızılca kıyamet kopucak."

Nasıl yani? Ne olucak?

(omuzlarını silker ve sessiz kalır)

Nyx!!!??? Yeni bi felaketse hazır olayım bari. *yataktan kalkar ve eline geçirdiği ilk şeyi giymeye başlar*

"Bilmek istemezsin. Ne de olsa öğreneceksin. Bunun rengi sence de çok solmamış mı?"

Nerden bileyim ışıklar kapalı ne giydiğimi bilmiyorum. Ne bu?

"Eşorfman altı. 7 milyona toptancıdan aldığın DKNY taklidi."

Ha o mu? Evet... Solmuş oluşu muhtemel.

*içerden yükselen bir başka çığlıkla içini çeker* E hadi söyle artık nedir!

"Az kaldı. 6 dakika... Senin florist fantezisi ne oldu sen ondan haber ver."

Bir nevi "Bed of Roses"daki Christian Slater hikayesi. Tek fark benim adamı 2 yıldır görmem ve onun bana bakmaktan başka bişey yapmaması.

"Düzeltiyorum yapamaması. Eve pederle döndüğünü unutma. Naapsın, yolunuzu çevirip sana elorubium fungilae familyasının fotosentezinin sigara dumanını çekmekte bire bir olduğunu mu..."

(içerden gelen bir gümbürtü cümleyi bitirmesine engel olur) "... 5 dakika"

*üzerine t-shirt'ünü geçirirken* Müdahale vakti geliyor galiba...

"Ninenle muhatap olma. Biliyorsun tripleşiyorsunuz."

Aklımda. *saçlarını toplar* Nerde şu kahrolası terlikler?

"Yatağın altına kaçmışlardır."

*eğilip karanlıkta el yordamıyla bulmaya çalışırken* Hey gidi Odille hey... Sen bu günleri görücek kız mıydın? Hangi zibidi beni öldürmeyen şey güçlendirir dediyse....

"Evet yaklaşıyor..."

*o anda kapının zili çalmaya başlar. Terliğin tekini giyerken dengesini kaybeder ve masaya tutunur.* Bu ne?

(tatlı tatlı gülümser) Bol şans (bir an sonra silüet ayışığına dönmüştür)

*kapıyı açıp dışarı çıkar. O an babası da mutfaktaki diafona seslenmektedir.* "Kim o?"

[diafondaki ses] "Polis. Hakkınızda şikayet var... Kapıyı açar mısınız?"

*Amcası korkuyla haykırırken kapıya doğru yönelir. Babasıyla göz göze gelirken mırıldanır* "İşte şimdi yandık."

:: dair şair :: Cumartesi, Mayıs 24

Ben kimim ki izdüştüğüme sevineyim?
Gölgemi takip edip bir öğleden sonrasında
Sonbahar ve kışı atlatıp, baharı getireyim..

Ben kimim ki küçük şeylere öyküneyim?
Sabah yıldızının serin rüzgarıyla esip
Hiç olmadığım yerlerde yeniden dirileyim..

Ben kimim ki durduğum yerde büyüyeyim?
Bir kedi misali düşüp gökdelenin göğü deldiği köşeden
Kıvrınıp, bükülerek dört ayak üstüne düşeyim..

Ben kimim ki umudumla sevişeyim?
Her inancımın ölü doğumuna yas tutarken
Sevebildiğim erkeklerin geridönüşlerine güleyim..

Ben kimim ki gideni getireyim?
Son nefeslerine şahit olup da canyarılarımın
Zamansız gözyaşlarımı geri çevireyim..

Ben kimim ki hüznü sevmeyeyim?
Gözlerime değiveren her gülücüğün bedelini hemen,
Bir sonraki an basan karayla geri ödeyeyim..

Ve ben kimim ki susmayı bileyim?
Kelimeler inatla terlerken parmak uçlarımda
Ellerimi yıkayıp umursamadan,
Tertemiz, yeni bir güne uyanabileyim..

Bir şair değilim ben asla!
Sadece "şaire dair"im!
Hep-
si
b
u...

:: telefon (peter marks) ::

22.Mayıs.2003
22:14
Yatak Odası


"... başından kısa da olsa bazı aşk serüvenleri geçtiği halde, bir kere aşık olunacağına inanırdı. Serüvencilerin sonunda yaptığı fedakarlıklara, karşısındakine uyabilmek için harcadığı çabaların boşa gitmesine içerleyerek kendini toparlamak için ilk genç kızlık günlerinin sade, duygusal, gizli aşk dünyasına çekilir ve bir erkeğin kulağına "şimdiye dek hayatıma giren kadınlardan çok başkasın" diye fısıldadığını düşlerdi. Atından düşen yakışıklı adamı ormanda katır tırnakları ve güzel kokulu çiçeklerin arasında yardıma muhtaç bir durumda bulduğunda, büyük taş eve, batı kanadında karanlık sırlar saklayan malikanesine, yardım çağırmaya gitmeden önce dudaklarına onu canlandıracak bir öpücük konduracaktı. Craythorne Lordu önünde nasıl da diz çökmüştü! Daha sonra, altın yaldızlı aynanın karşısında oturup simsiyah uzun saçlarına aşk düğümleri atacak ve dışarda uğuldayan rüzgarla mumların alevi titreşirken köyde dolaşan söylentileri merak edecekti: Birinci Lady Craythorne'un başına neler gelmişti acaba? Bu sırada birdenbire arkasından yaklaşan Lord, güçlü elleriyle fildişi boynunu okşamaya başlayacaktı.

Oysa gerçek hayatta karşılaştığı itoğlu it evli çıkmıştı ve karısı da deli filan değildi. Hatta sonunda karısından az da olsa hoşlandığını söyleyerek cüzdanından çıkardığı resmini bile göstermişti. Westport'ta kahrolası bir ağacın altında şezlonga uzanmış gülen bir kadının resmiydi bu.

Herifin derdi madem buydu, madem bunu istiyordu, pekala; adamı öperek uğurlamış ve düşlerinin yıkıldığını belli etmemek için de bir güzel diskur geçmişti. Artık sevgili değillerdi ama hiç olmazsa arkadaş kalabilirlerdi. Arkadaş olduklarına göre de zayıf yanlarını ona göstermek bir dostun göreviydi. Kendisini herkesten daha iyi tanıdığını o bilmiyor muydu? Adamın artık numara yapması gereksizdi. Fakat o yapmak istemişti. Zaten erkeklerin hepsi numaracıydı. Dikkatli incelemekle eleştirilmekten hoşlanmaz, basitleşmek istemezlerdi.

Böylece hepsi de tek tek çekip gitmişti. Hatta bir çoğu aralarındaki ilişki konusunda içtenlikle yapılan bazı ufak tefek eleştirilerin önemini Myrna daha onlara anlatmak fırsatını bulamadan uzaklaşmışlardı.

Yeteri kadar uzun süre kalanların bazıları da hoşgörü tanımadığını, hiç de çekici olmadığını ya da ters biri olduğunu söylemiş ; çoğu sadece 'bu işi burda bitirelim' demişti.

İçlerinden bir iki tanesi umut ve düşlerinden garip fikir ve güvensizliklerinden söz etme cesaretini gösterebilmişlerdi ama sonunda o yine kuru yapraklar gibi kırılıp dökülen düşlerini bir bir derleyip toplamak zorunda kalmıştı..."

*iç çeker, yatağın üzerinde bağdaş kurup, bir sigara yakar ve sayfayı çevirir*


:Alıntı:
Telefon (Hang-Ups); Peter Marks; Koza Yayınları; Birinci Baskı: Temmuz, 1974; Sayfa 17-19

:: sendrom :: Perşembe, Mayıs 22

"Güzel yavrum"

Bulut sendromundayız galiba babacığım, buyur seni dinliyorum.

"Seni ne denli sevdiğimi bilirsin"

Elbette babacığım, karnımızı karşılıklı sevgimizle doyuruyoruz zaten.

"Ne günlerdeyiz artık... Kahvaltılarımızda bile konuşmuyoruz."

Konuşacak neyimiz kaldı ki babacığım? Hem ben hayatımda kaç kez depresyona girdim ki? Mutelif yan etkileridir bunlar, atlatırız illa ki.

"Ama şayet kayıtsız kalmışım gibi görünüyorsam bu sürprizleri sevdiğim için. Sana uzun zamandır yapmak istediğim sürprizi biliyorsun."

Elbette biliyorum babacığım. O sürprizin hayaliyle dayandım 4 sene. O sürprizin hayaliyle günü değil, sürekli geleceği yaşadım. Ve bir ay öncesinde umudumu olgunluk bıçağıyla kesip çöktüm sonuç itibariyle. İnsanım ben de malum.. Sabır taşım dünyanın en dayanıklılıarından biriydi üstelik takdir edersin ki. Yerimde başkası olsa bugün ya tımarhanedeydi ya da zengin kocaya kaçmıştı.

"Tek istediğim bir gün hazırlayacağın mutelif bir sabah kahvaltısında bugünleri anıp gülümsememiz."

Ben bugünleri, bir geleceğim varsa dahi, hayatımın herhangi bir döneminde gülümseyerek anabileceğimi sanmıyorum canım. Ama sen istemekte özgürsün elbette.

"Çok sınandık yavrum. Hem de gereğinden fazla sınandık."

Sınandık babacığım, doğrusun. Ama bu sınav böylesi uzun sürdüyse çuvaldızı sadece evrensel güçlere değil kendi kifayetsizliğimize de batırsak iyi olacak. Ayrıca dili geçmiş zaman kullanman benim umutlarımı da körüklemiyor. Sen dereyi göster ben paçamı sıvarım merak etme. Geçelim bunları mümkünse.

"Bugün simit paran var mı?"

Var babacığım (hah şöyle hayatımızın gerçeklerine gel, bu antreye hiç gerek yok) 2 milyonum var."

"Ooo benden de zenginmiş kızım."

İstersen vereyim 1 milyon babacığım ben bir simit bir ayranla da idare ederim.

"Sen yalnız Solara'nın çalıştığı hastanedeki doktorla bir randevu ayar..."

Dere dedim baba.... Önce dere.... Sonra gerisi hallolur.

"Seni sevdiğimi unutma sakın olur mu?"

Olur babacığım olur.

"Haydi akşama görüşürüz."

Görüşelim babacığım. Gülen yüzlerimiz, sevda güllerimiz solmasın... Sağlıcakla ve esen kalalım... İstersek hoşça bile kalmamız ihtimal dahilinde.

..........
.............
...................
............................
........................................
................................................

Nyx?
"Burdayım...."
Orda kal olur mu?
"Bir yere gitmeye niyetim yok merak etme."
Nyx?
"Efendim?"
Teşekkür ederim.
"Gel yanıma bakalım ve dilediğince ağla."

:: bir şehir uyanırken :: Pazar, Mayıs 18

Pazar sabahında, akreple yelkovan dik açısı...
Güneş esiyor biraz, ürperiyoruz...
Ve İstiklal'in önünden geçiyoruz en güzel anlarında...
İstiklal yorgun, İstiklal tenhasında dinlenir gibi...
İstiklal akşamdan kalmalığın mide bulantısında ayrıca...
Ve Cumartesi Gecesi Sendromunun insanoğlunun
Cinsel salgılarından, kusmuk izlerinden, ter bezlerinden
Arınmanın çabasında...

Tepeüstü'nde erkenci aşıkların eleleliği...
Kız hava kararmadan evde olmalı besbelli...
Haşim İşcan'da yalnız bir bisiklet köşesi...
Sahiplenilmemiş bunca zaman nedeni zilindeki pas lekesi...

Gözlerimizde yeni uyanmışlık şişleriyle geçtik Aksaray'dan...
Sahil boyu deniz bile kararsız bugünkü rotasından...
Dalgalı mı olmalı yoksa durgun mu?...
İyisi mi rüzgara bir danışmalı bu durumu...

Ve sabah sabah bir başka oluyor Virgo Cafe...
Ağaçlar silkiniyor, kediler geriniyor, serçeler cıvıldıyor bir de...

Dumanı tüten çaydan karışıyor havaya haftalık anılar...
Ve sigara tütüyor gözlerdeki yansımalarda...
İç çekişler ekleniyor melteme ve böylece
Bir şehir uyanırken yalnızlık,
Bir başka, bambaşka, utanıyor...

:: harlequin :: Cumartesi, Mayıs 10

-- ek$i sözlük'te yayınlandığı biçemiyle --

08.Mayıs.2003
Nyx Entertainment Stüdyoları
Saat 12:05


"3...2.....1..... Yayındayız..."

*Sunucu kameralara döner ve gülümseyerek konuşmasına başlar*

Merhabalar sevgili Kadınlarla Diz Bize izleyicileri,

Doğasına aykırıdır kadınların bir dönem sadece bir tane dahi olsa Harlequin (Beyaz, Pembe, Eflatun, Mor renklerinden türevleri bulunan ince aşk romanları) okumamış olmak. Bu romanlar kadınların gam tellerini tıngırtatır. Nasıl ki her erkek en ilkel düzeyde FHM'de görüp iç geçirdiği dişi organizmalardan biriyle birlikte olmak isterse, her kadın da en temel, en ilkel güdülerinde Harlequin'lerde yansıtılan beyaz spor arabalı Prensciklerden birini düşler ilişkilerinde.

Peki erkeklerin hiç ama hiç umurlarında olmayan, kadınların iç geçirdikleri bu hadisenin özü nedir? Buyuralım buradan yiyelim:

* Tüm Harlequin erkekleri uzun boylu, geniş omuzlu, adeleli kol, bacak, göğüslü, dar kalçalı, süper yakışıklı, ultra eğitimli, mega başarılı, hiper zengindir. Buna istinaden tüm Harlequin kadınları kısaca ya çok güzeldir, ya çok seksidir ya da çok alımlıdır.

* Olayın başında tüm Harlequin kadınları Harlequin erkeğinden son derece etkilenmelerine karşın en fazla beşinci sayfada adamda gıcık bir yön bulurlar.

* Tüm Harlequin kadınlarının olayların akışı içersinde müsait bir anda göğüs uçları sızlar. Ancak bugüne değin hiçbir Harlequin erkeğinin bir yerinin sızladığı görülmemiştir zira adam iki bölüm sonra hatunu yatağa atacağını içgüdüsel olarak bilir.

* Tüm Harlequin kadınları roman boyunca bu mit erkeğin anasından emdiği sütü burnundan getirir. Şöyle ki:

- Her romanda mutlaka Harlequin kadınının, adamcağızın arabasından hışımla inip yola yürüyerek devam etmekte inat ettiği bir sahne mevcuttur.
- Mutlak ve mutlak birbirlerinin kollarında huşu içinde eridikleri bir anda (ki bu muhtemelen ilk 20 sayfa içinde bir yerdedir) Harlequin kadını bunun korkunç bir hata olduğunu farkedip, Harlequin erkeğini ve erkekliğini zıngadanak orada bırakıp koşarak sahneyi terkeder.
- Tüm Harlequin kadınları, Harlequin erkeğinin özgürlüklerini ellerinden almasına son derece karşı bir tutum içersinde olup adamı öldürmez, süründürürler.
- Tüm Harlequin kadınları gösterir ama vermezler ancak Harlequin erkeğinin bunu onların yüzüne vurmak gibi bir özgürlüğü yoktur.
- Tüm Harlequin kadınları sudan bir sebepten adamın tepesine çıkmayı bilir. Bu da yetmez adamcağızı sürekli iğnelemenin ve kendilerini onun tamamen bir Casanova olduğuna ve aslında kişilikleriyle değil vücutlarıyla ilgilendiğine inandırmayı başarırlar.

* Tüm bunlara rağmen bugüne değin tapılası hiçbir Harlequin erkeğinin gerçek hayattaki hemcinslerinin aksine olayın orta yerinde "Çiptir bit, manyak karı senle mi uğraşıcam!!?" diyerek çekip gittiği görülmemiştir.

* Şayet Harlequin erkeği ve kadınının roman öncesi bir mazileri varsa, romanın olayları devraldığı noktada daha sonra bir şekilde elimine edilecek seksi bir nişanlı mevuttur. Şayet nişanlı yoksa okunulan Harlequin iyice ucuz bi versiyon demektir zira anlatılmaz, yaşanır (bunun bilimum Siberalem profilinin başlığı olması ayrıca bir ironidir) Harlequin erkeği, bunca zaman Harlequin kadının aşkıyla kendini işine vermiş bir romantizm abidesidir.

* Tüm Harlequin kadınlarının ve erkeklerinin romanın sonlarına doğru birbirlerinden ayrı kaldıkları, birbirlerini aramak isteyip de arayamadıkları ve bu vesileyle birbirlerini ne derece sevdiklerini anladıkları bir bölüm mutlak vardır.

* Tüm Harlequin'lerdeki kilit olay aslen ortalama 15 sayfada çözülebilecek bir mevzudur ancak bu durum ortalama 150 sayfa süregelir ve ancak son 5 sayfada nihayete varır ki Harlequin kadını, Harlequin erkeğini kapris, naz, şımarıklık, dengesizlik, depresiflik, nevrotiklik gibi silahlarıyla yeterince sınayabilsin.

Olayın aslı astarı yukardaki şıklardan oluşan belkemiğinde gelişir ve bu çatı son derece nadir ufak değişimlere uğrar. Ancak unutulmaması gereken çok mühim bir gerçek vardır ki günümüz ilişkilerinde de her kadın Harlequin kadınından farksız davranır. Buna karşın hiçbir erkek, Harlequin erkeği gibi davranabilme yetisine sahip olmadığından (özelliklerine sahip olabilme kısmına girmiyorum bile) ya ilişki yılan hikayesine döner sonunda evlenilir ya da bir kalp yarasına daha imza atılır.

İşte böyle sevgili Kadınlarla Diz Bize izleyicileri.... Reklamlardan sonra çok sevgili Ayda bizlerle birlikte olacak ve yeni kitabı "Oturdum da Büyütmedim"i birlikte inceleyeceğiz... Ayrılmayın.

:: porselen bebek (reprise) :: Cuma, Mayıs 9

Kal(k)amıyor. Yapamıyor. Nefes alamıyor
bu kaidenin üzerinde. Kim koydu onu buraya?
Kim dökecek akamayan sözyaşlarını yerine, sorarım.
İyelik ekleri hangi dünde kayboldular? Hangi
yüreksiz deneyimde kaybetti? Oysa yıldızları cennetin
tabanındaki deliklerden sızan ışıklar sandığı günler
ellerinden kayarken buldu kendini burada. Seyrederken
insanlığı bulunduğu yerden canı acımaz mı sanılır?
Yaşamı buruk, gözleri donuk ruhu gözlemciyse acıyacak bir kalbinin
olmadığını kim çıkardı? Kim yerine bir başkasını yaşatırken
onun sevmeyi bilmediğimi söyledi? Kapılar kapanmaz diyemedikçe o,
duvarlar yükselmeyi sürdürdü. Karanlık demek yalnızlık demek değildir !! Gece duyguları katletmemiştir hiç !! Şayet sessizliği ağırsa
bilinmeli ki o, bu ağırlığı bir hayat boyu taşıdı. Siz yine de,
hep yaptığınız gibi, sakın dokunmaya kalkmayın ona, zira
ya ısırır
ya kırılır...

..................................................

28.Ağustos.2002
Saat 23:17
Teras


:: Ayda's Prayer For 'The One' ::

O Silence !!
Take me to eternity
To endless salvation from misery ; undenied, bondless and free..
As I stand as enslaved as I could be.
Grant me the most precious tranquility in this nothingness
That enwraps my sorrow free. Only thus,
Shall I be led into to the arms of 'the one',
Whomever/wherever he may be.
I submit myself to his enchainment.
His neverending, his being a state of the art
Being my moonshine amongst the darkest void.
Let him find my darkness,
Wipe my bloodshed eyes with his kisses.
Let him be innocent and I'll possess the guilt,
Let him live and I'll be his Mithril,
Let him come so light that I cannot hear.
And let us be together,
My hopes and his dreams entwined,
Until the very ends of time...
Amen.

..................................................

Bir yıl sonrası son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir acının
Yeniden kullanılmasıdır zehirlenme sebebim.
Hıçkırıyorsam sarhoşluktan değil ama
Anlayanları anlamayanlara değil
Anlamayanları anlayanlara anlatır halimdeyim.
Anladın mı?

:: cümbüş :: Çarşamba, Mayıs 7

Oh hoşgeldin, oturmaz mıydın? Eh oturmusşsun zaten
çoktan. Koltuğun da çivisi vardı ama... Hani seni pek etkilememiş
gibi gibi... Neyse ne var ne yok? Yo yo rahatsız ediyorsun
denemez. Hatta hoş bile geldiğini söyleyebilirim ama suratından
o bakışı sil isterim..... Ergime noktanı kontrol edebilirsen extra
sevineceğimi de bilesin. Ama şimdi sen aşkı karıştırmasana be hayatım.
Hani şimdi üç gün sonra sen yaş icabı yerleşik hayat da dersin..
Üstüne olay olur, yolda yürürken torun torbanın sözlüğünü
kurcalarsın... Roller değişir bana kadınlığımı unutturur bir an
önce olay yerini terketmenin yollarını aratırsın... Ben duvağımı
yedim birtanem, karnım tok. Ayrıca yoldayürürkenayaklarımıgörme fobim var. Yaşam hobim var ayrıyetten. Ya böyle işte, hayırdır?
Ha çivi batmaya başladı artık herhalde... Eh ne diyelim... Sağlıcakla
kal. Kapıyı yavaş ö...

**Zbam!!!**


Oldu...

:: kAğıt :: Salı, Mayıs 6

Gecenin sessizliğinde, gecenin umudunda, gecenin herşey ve hiçbirşeyliğinde bir bağlama sesi duyulur yıkıntılar arasında... Nereden estiği belli olmayan bir rüzgar bir piyanonun seslerini yankılar yıkıntılar ortasında... Henüz tükenmemiştir insanlar, henüz bitmemiştir insanlar, henüz gözyaşına yer vermemiştir belki -itiş kakış- duygulanımlar otobüsünde...

Esen yelde uzun saçları dalgalanan bir genç yaktığı ağıdı dökülen melodiye tutturur:

...Ben bugün yarin bağına girdim
Ay benim canım bir hoşum bugün
Tomurcuk güllere de ellerim sürdüm
Baygınım canım kokladım bugün...

Yere bakan yorgun gözler kalkar yavaşça.. Evsizliğin, üşümüşlüğün, facia sürülmüşlüğün titremesi gelir üzerlerine... Kalıntılar arasında bir sözsüz dua tutturur gibi yakar ağıdını yüreği yaslanmış ama paslanmamış bir ana... Başörtüsünü düzeltip, büzüp kenarları kırışmış boncuk gözlerini, karşılığını verir:

...Kara gözünde çok şey okudum
Ozanım bugün şairim bugün
Bunca ömrümü boşa geçirdim
Sorma be canım pişmanım bugün...

Yiğit yanlarına yanaşır... Aralarına karışır... Bağlamaya, piyanoya, gecenin orkestrası eklenir... Yarı türkü yarı senfonidir onlardaki.... Gönülleri bağlıdır birbirlerine... Kopsa bağları düşeceklerini bilirler... Yiğit çömelir aralarına, tutar ananın ellerini... Omzuna bir çocuğun başı dayanır... Bir baba, bir kardeş yaklaşır uzaklardan, bir amca bir teyze... ve devam eder:

...Aşığım sevda çölünden geçtim
Kerem'im bugün Ferhat'ım bugün
Kendimden geçtim de aşkına düştüm
Dokunma canım hastayım bugün...

Kalabalık sessizce çoğalır.... Birbirlerine sokulur, bağlarına yeni ilmikler atarlar... Doğa Ana'nın tokadı bu kez onlara vurmuşsa da, insan olmak vardır ya, ah insan olmak... İzin vermez gerçekten düşmeye, düşürmeye de... Sarılır adsıza, adlıya.. tutunur boşa da doluya da... ama kalkar ya yeniden insan oğlu... Ama yürür ya yeniden... Basar ya gönlüne yitirdiğinin taşını.... Soğuk da olsa avutur ya kendini sıcak tuttuğu bir anıyla, bir gölgeyle, bir yüzle...

İşte o an süzülür Nyx gölgeler arasından aralarına... Yüzünde bir buruk gülümseme, gözlerinde henüz düşmemiş bir damla yaş... Saçlarını savururken rüzgar, kaldırır kollarını gökyüzüne... Katarak sesine bir güruhun "belki"sini:

...Kara gözünde çok şey okudum
Ozanım bugün şairim bugün
Bunca ömrümü boşa geçirdim...
Sorma be canım pişmanım bugün...

Ve gecenin senfonisi, bağlaması, piyanosu vurur kendini son demlerine ağıdın... Kağıt üzerinde bir kaç sayıya tekabüldür ödenen... Ama soran var mıdır gerçek hesabını 20 saniyede yaşananın? Genç kadına aralarında yer açarlar .. Ve müziğin sesi kısılırken yeniden... Sessizliğin geri gelme zamanı yaklaşırken,

Bir ilmik daha atarlar,
Bir ilmik daha,
Bir daha....

**Türkü: Bugün**
**Adanan ağıt: Eğridir ve Bingöl'e**