<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: tarihin unutulmayan aşkları :: Çarşamba, Şubat 26

"Küçük ve dolgun kırmızı bir ağzı vardı, altın renkli kıvırcık saçları
taze ve nazlı yüzünü çevreliyordu. Kocaman gözleri alevler saçardı, yüzüne
bakan, onun kalbini yöneten keder ve sevinç, korku ve acımanın hemen yüzünde yansıdığını görürdü."

Bu portre, zamanının en ünlü oyuncularından biri olan Adrienne Lecouvreur'ün çizgileriydi.

Tarihin Unutulmayan Aşkları
Andre Castelot, Jour De France


Seyircilerin hayranlıkla izlediği bu güzel ve anlamlı tiyatro oyuncusu,
gerçekten rollerinde çok başarılı idi. Halk onunla güler onunla ağlardı.

Bu arada genç kadın çevresindeki kalpleri tutuşturmakta usta idi. Kendisi çok gel-geç gönüllü olduğundan bir sevgilisine uzun süre sadık kalamazdı. Asrın en ünlü kişileriyle aşklar yaşamış ve hepsinden kolaylıkla sıyrılmasını başarmıştı.

Artık 28 yaşına basan Adrienne kendini orta yaşlı buluyordu. Aslında 18. yüzyıl için otuzuna yaklaşmış bir kadın, durmuş oturmuş bir kadın sayılırdı. Genç ve güzel kadın, bundan böyle bir daha çılgınlıklara kapılmayacağına dair yeminler ettiği bir anda kendisinden sekiz yaş genç, çok yakışıklı birisinin hayatına gireceğini bilemezdi. Argenteuil Kontu zarif, esprili ve çok yakışıklı bir soylu idi. Üstelik güzel oyuncu ile evlenmek istiyordu. Adrienne, kendisine verilen konteslik tacını geri çevirdi, henüz 20 yaşındaki bu delikanlıyla nişanlanmanın tehlikeli olacağını anlamıştı.

Bu arada kontun annesi de işe karışmış güzel Adrienne'den oğluyla evlenmekten kaçınmasını, onu sadece bir arkadaş, içten bir dost gibi sevmesini rica etmiş ve otoriter ana, evladını taşradaki şatolardan birine yollamıştı. Genç kont, çılgıncasına sevdiği kadına ateşli mektuplar yollamakla yetiniyordu.

Zavallı Argenteuil Kontu, bu sırada Adrienne'in hayatının aşkı olan biriyle tanıştığından habersizdi. Adrienne henüz 24 yaşlarında ve Fransa hizmetinde orduda binbaşı olan geleceğin mareşalı olacak, binbaşı Saxe ile tanışmıştı. Saxe Prenslerinden biri olan Maurice De Saxe ile Koenigsmark kontesinin yasak aşklarından dünyaya gelen gayrımeşru oğullarıydı.

Adrienne, Alman prensini görür görmez aşık oldu. Fransız düşünürü Voltaire'in dediği gibi Maurice De Saxe, Hercules kadar güçlü, Apollo kadar güzel bir gençti. Şuh bir kadın olan Adrienne, kendisini ağır satmak için elinden geleni geri koymadı.

Gayet ustaca yazılmış mektupları her geçen gün genç savaşçının aşkını daha çok alevlendirdi.

Kadınların önünde dize gelmelerine alışık olan Maurice De Saxe genç kadının aşkını elde etmek için ona uzaklaşacağını bildirmişti.. Oyuncu kadın ona şu cevabı yazdı:

"Size sonsuz sadık olduğumu bilmeniz gerekir. Uzun bir yolculuk yapacağınıza göre, benden şüphelenmenizi hiç istemem. Ancak geri döndüğünüzde, benimle karşılaşmak zevkini bir düşünün. Bu arada, benden bıkmamış olduğunuzu bilmeniz de bana ayrıca mutluluk veriyor. Başka kadınlara gönül vermiş olsanız bile, beni gördüğünüzde onları benim için unutacağınızı biliyorum, esasen bundan böyle sizi kaybetmemek için her çareye başvuracağım."

Nihayet Adrienne ve Maurice birbirlerinin kollarında uzun zamandan bu yana bekledikleri mutluluğu yaşamaya başladılar. Adrienne genç sevgilisine kültür aşılamak için zamanının en esprili yazarlarını salonuna topluyordu, genç Alman Prensine müzik ve şiirin inceliklerini öğretmeye çalışıyordu. Bunda az çok başarılı olmuştu ancak Maurice De Saxe bir türlü imla yanlışı yapmadan yazmasını öğrenememişti. Aslında o savaşmayı ve avlanmayı daha çok seviyordu. Kont, kral ve maiyetiyle her ava gittiğinde genç kadın ona şöyle mektuplar yollardı:

"Çok üzgünüm sizi görememek benim için karanlıkta kalmak demektir. Her şeyin eksikliğini duyuyorum, gerçi avda olduğunuzu biliyorum, orman ve koruların saray ve konaklar kadar tehlikeli olmadığını bilmeme rağmen gene de... sizi kıskanıyorum."

Maurice, Fransa'dan uzaklaştığında Adrienne ona şöyle yazardı:

"Bana mektup yazmıyorsunuz, dönmeniz ne kadar uzun sürdü. Sanki bin yıldan bu yana, sizden ayrı yaşamaktayım. Beni unuttunuz mu? Hiç düşündüğünüz olur mu? Burada herşey bana sizi hatırlatıyor, olduğunuz yerlerde, beni hiç düşünmüyorsunuz galiba. Yazmamanıza bakılırsa buna inanacağım geliyor."

İhtirasının kurbanı olan Maurice De Saxe, Fransa'dan ayrılıp Rusya'ya geçmiş, Courlande dükalığını kuşatmaya gitmişti. Bu seferi donatmak için Adrienne hiç bir fedakarlıktan çekinmemiş, en değerli mücevherlerine kadar satmıştı. Elmaslarını atlarını arabasını satmış, böylece toparladığı 40.000 lirayı dostuna yollamıştı. Kont De Saxe başarısızlığa uğrayarak geri döndü.

Adrienne'le tattığı zevkler artık ona yetmiyordu, güzel oyuncu kadını soylu bir hanımın kollarında unutmuştu. Oysa bir dişi kaplan gibi kıskanç olan Matmazel Leouvreur, böyle bir yana atılacak metreslerden biri olmadığından müthiş kavgalar başlamıştı. Gene bir gün Fransız tiyatrosunda rol yapan Adrienne, Kont De
Saxe'nin orkestranın arkasındaki koltuklardan birine oturduğunu görünce hemen oyun arkadaşının kılıcını kaparak bunu vefasız dostuna doğru fırlattı... Zavallı Adrienne...

Bu arada mutsuz Adrienne, kendisine sadakatsizlik eden dostuna ayrılmayı söylüyor, ancak bunun imkansız olacağını da eklemekten geri kalmıyordu.

Gerçi arada bir Kont de Saxe kendisini görmeye geliyordu ancak Adrienne onu bir başkasıyla paylaşamayacak kadar çok seviyordu. O sıralarda yakışıklı Alman prensi bir sosyete hanımını, aslında ahlaksız, kaprisli ve şımarık, Boullion düşesini baştan çıkarmakla meşguldü. 1789 yılında sahnede "Phedre"yi oynayan Adrienne rolünden esinlenerek gzel ve ahlaksız düşese şimşekler çakan gözlerini dikmiş:

"İhanetten zevk alan,
O soysuz kadınlardan değilim ben!
Hiç utanmadan eşlerini aldatan,
O sözde namuslu kadınlardan asla olmadım!"


diye rolnü okurken düşesi bütün tiyatro seyircilerinin önünde rezil etmişti. Esasen tam o sırada Maurice De Saxe da kendisini terkettiğinden şımarık düşes öfkesinden neler yapacağını bilemiyordu... Hırsından locasında bayılmıştı. Kendine geldiğinde Adrienne'den korkunç bir öc almaya yemin etti.

Bu olaydan tam dört ay sonra -15 Mart günü- Adrienne "Oedipus" piyesinde başrol oynarken birden fenalaştı. Esasen günlerden beri hastaydı. Kanlı bir dizanteriye tutulan kadın rolünü bitirip locasına döndüğünde kendisini kaybetti. Hemen evine götürüldü. Devrin hekimleri yatağının etrafında toplanmışlardı. Havadisi duyan Maurice De Saxe perişan olmuştu. Hemen eski sevgilisinin yanı başına koştu. Orada hıçkırıklarla ağlayan Voltaire ile karşılaştı.

Adrienne sevdiği bir dostla ölünceye kadar unutamadığı aşığının kollarında son nefesini verdi.

:: bütün dünya ::

O zamanlar henüz 10 yaşında ya var ya yoktum. Bugün "sığındığımız" eve o zamanlar ziyaret için geldiğim(iz)de, ninemi bir köşede elinde küçük bir mecmuayı okurken görürdüm sürekli. Daha sonraları bu küçük dergide dünyaların olduğunu keşfettim. Dün geceyse kütüphanede tozlanmış bir kaç eski sayısını...

Küçük bir çığlık atıp bir hazine bulmuşcasına yerimde zıplama faslım nihayete erdiğinde üzerlerindeki tozu temizleyip birini karıştırmaya başladım.

İşte Bütün Dünya'nın Aralık 1983 tarihli 13. Sayısından bazı başlıklar:

* Batıya Giden Türk Çocuklarında Kompleks (Bütün Dünya)
* Freud Kendini Nasıl Kurtardı? (Constellation - Çeviri)
* Mezbahaya Dönen Afrika (Life- Çeviri)
* Dünyanın Tavanında Karayolu (Das Beste - Çeviri)
* Gününüzü Yaşayın (Family Circle - Çeviri)
* Humeyni'nin Terör Saltanatı (English digest - Çeviri)
* Körlerin Köpekleri Okulu (Weltwoche - Çeviri)
* Uyurgezerlerin Karanlık Dünyası (Today's Health - Çeviri)
* Kirpiler Garip Hayvanlardır (Liliput - Çeviri)
* Oğlunuz Uyuşturucu Kullanır Mı? (L.L. Magazine - Çeviri)
* Tabiatın Amacı (Peagant - Çeviri)

ve Ayda'ya yaraşır nitelikte fırtınalı bir aşk:
Tarihin Unutulmayan Aşkları (Jour De France)

Hala dolu dolu eski kitap kokan solmuş sayfaları çevirip, zamanda bir yolculuğa çıkıyorum şimdi...

...18. Yüzyıla doğru.

Gelecek Program: Tarihin Unutulmayan Aşkları

:: yalnız yol ::

Not: 3 yılın ardından dün sabaha karşı 05:30 am'de THY Dış Hatlar Gidiş Terminali'nde yinelenen "Lezzet İkizleri Vedası"nın, 3 yıl önce ilk başladığı günlerde yazılmıştır bu yazı. Şu anki tüm duygula(nımla)rımı yansıtan bu satırlara karşılık sadece boğazımdaki yumruyu hedef gösterebilir ve ellerinize birer dart tutuşturabilirim. Keyifli seyirler.


23.Şubat.2002
23:12
Yatak Odası


"İlginç bir düşünce..."

*gülümser* Sence? Bu bir tesadüf mü?

"Karanlıklar ülkesine ait olduğuna inanan birinin söylediğini hatırlayalım.."

..................................................

19.02.2002
17:27
Karanlık


"yaşamda hiç bir şey tesadüf değildir karanlığın kralicesi... anlamı vardır veya yoktur..."

..................................................

23.Şubat.2002
23:13
Yatak Odası


Bu insan oraya ait değil, Nyx. Sadece öyle olduğunu sananlar familyasından.

"Neye dayanarak?"

*gözleri iki bina arasından görünen karanlık denize takılır* Hayatla ilgili birkaç sorunsalı olan, biraz mutsuz, bir tutam umutsuz, kötü bir ilişkinin izlerini silemeyen/silmekten korkan ya da maddi anlamda zor günler geçiren her insan karanlığa ait demek değildir.

"Kıstasları var demek... Örneğin?"

Günübirlik ve/veya geçici değil ömre yayılmış bir acıyla bugün bulunduğu anda olmak. Bunu tarif etmeye çalışmayacağım bile. Gereksiz.

"Şu halde soruna gelelim. Tesadüf diyordun. Sence tesadüf mü?"

Hayır. Benzer benzeri daima çeker... ve sayısız insan arasında sezinleme yetini geliştirdiğinde bunun gerçekliğini hissedersin.

"Peki ya bulutu bir düşünceyle yok ederse, Ayda? Bir Mesih'in yapabildiği gibi..."

*bakışlarını gölgelere dikerek* "Herkes herşeyi yapmakta özgürdür". Şunu unutma ki yalnızlık daimdir. Kötü bir anda yalnız değilsen sadece şanslısındır.

..................................................

25.Şubat.2002
02:34
Bir Evin Yatak Odası


(Yataktaki genç kız yorganın altında dönüp uyumaya devam ederken solgun bir ay ışığı içeri süzülür.. Bir süre sonra ışıkta iki kadın silüeti belirir. Ay ışığı başının üzerinde parıldayan diğerine dönüp fılsıldar)

"Unutma sadece bir dakika..."

*Başını sallar ve usulca yatağın kenarına oturur. Sesi sadece kendinin ve Nyx'in duyabileceği bir boyutta yankılanır*

Sana söylemek istediğim onca şey
Sanırım bir araya gelse de söylemek istediğim
Olamayacaklar...
Değiştirmek istediğim onca şey
Ne kadar değiştirsem de son halleri arzuladıklarım
Olmayacaklar...
Bu yüzden koyduğun üç noktadan sonra
Bir gün bir yerde yeniden "dost" olmaya
Kurulduğunda zaman
İki ayrı insan buluşacak.
İki eski dost belki

Yaşamın ironisi....

Yürüdüğüm yollardaki ayak izleri tükendiler.
Artık sadece karın örttüğü uzun bir yol pürüzsüz..
Ve ben, ardımda onca çamurlu, yürünmüş yokuş,
Önümdeki sessizliğe bakıyorum
Uzayıp giden bir bitmeyen...
Senin tek başınalığın perdeyi indirdiğinde
Benim yaşanmamışlığım belirecek spotlarda..

Sonra aramıza kıtalar girecek
"Ve sen ki en iyi dostum
Dostum ki en güzel" diye söylediğim şarkı
Kimbilir.... bir daha hiç....

"Haydi Ayda artık gitmeliyiz"

*başını sallar ve ayağa kalkarken...durur... uyumakta olan dostunun alnına bir öpücük kondururarak* "Tekrar buluşana dek lezzet ikizim. Seni çok sevdiğimi unutma."

(Oda karanlığa gömülürken iki silüet ayışığında yavaş yavaş yok olurlar.)

:: kan fırtınası :: Pazartesi, Şubat 24

23.Şubat.2002
13:23
Bekleme Odası


*kar toplayan güneşe doğru biraz da küçümseyerek* Ait olduğun yere dönsene...

"Anlamsız bir tepki!"

Bir sen eksiktin Nyx! Tamamlandık, bütünlendik, ne mutlu benim diyene!

"Kinayeye pek alıştın bu ara. En yakın arkadaşının açtığı yaralar hala kanıyor anlaşılan."

*iç çeker ve dışardaki kartpostal misali manzaradan gözlerini ayırmadan* Belki de..

"Hıncın bana mı dokunduğun herşeyi mahvediyor olduğun kaygısını gütmenden mi?"

Böyle bir kaygım olduğunu da ner...

"Palavra, Ayda. Benden birşey saklayamayacağını biliyorsun. Seni dinlemek, kendinle yüzleştirmek için burdayım. Şu duvarları indir de gerçeklere gelelim."

*bir süre suskun kalır* Evet kırgınım. Evet kızgınım. Bahsettiğin duvarların olmadığı bir iletişimde.... *başını iki yana sallar* .... çırılçıplaksın Nyx... ve söylenen, yapılan herşey iz bırakıyor...

"İnsanlar bu yüzden bir kere kırılıp sonra dudaklarının kenarlarında süt tortularıyla gezmeye başlarlar, Ayda. Sen zoru başarmaya çalışıyorsun. Yaralarla başetmeye gelince... Bunu ne kadar iyi yapabildiğini biliyoruz. Başet onlarla! Onlara teslim olmak yerine....

*gözlerinde yükselen yaşları bastırmaya çalışarak* Keşke böyle olmasaydı.

"Ama böyle oldu. Bunu değiştiremezsin. Herşeyin olduğu şekilde gerçekleşmesinin bir nedeni var."

Bana en yakın arkadaşımla yaşadığım bu saçmalığın geçerli bir nedenini söyler misin lütfen?

"Bunu deneyimlemek istemen." [Gururlu bir tavırla koltuğa oturur ve bacak bacak üstüne atar] "Sen bunu bilinçsizce deneyimlemek istedin. Söylediklerini tam da yanlış anlaşılabileceğini bile bile söyledin. İçine bak... En derin duygularına.... ve bana yanıldığımı söyle.

*suskun kalır*

"Gördün mü? Şimdi..." [arkasına yaslanır] "... zor zamanları atlatamadan kolay anlara varamayacağını sana bir kez daha hatırlatmak isterim. Bir dostluktan bahsediyorsak şayet, bu zor anlara dayanamıyorsa onu bırakmaya mecbursun. Çünkü gerçek değildir sadece..."

...Ben onu öyle görmeyi seçmişimdir.

"Güzel. Bunu anımsamana sevindim. Sen yapman gerekeni yaptın. Artık bir çocuk mahsunluğunda dışarı seyretmeyi bırak. Çünkü..."

Çünkü?

[gülümser ve dışarıyı işaret eder. Kar yeniden yağmaya başlamıştır] "Dışarısı seni bekliyor..."

Sanki duygularım renk körü gibi. Beyazı kırmızı görüyor gibiyim artık... *atkısını boynuna dolar ve eldivenlerini giyer"

[ayağa kalkar ve ıgölgelere karışmadan önce dudaklarından şu kelimeler dökülür]

"Hayatın kan fırtınalarını da kar fırtınaları kadar benimseyemediğin sürece büyüyemezsin..."

:: odille - 2 :: Pazar, Şubat 23

İçerde Rothbart, Odette'i beklemektedir. Daha önce de belirttiğim üzere Rothbart Odette söz konusu olduğunda liseli bir aşık gibi davranmaya başlayan şirin mi şirin bir karaktercik ve pek çok günümüz Ally Mc Beal'inin evlenmek isteyebileceği gönlü zengin koca adayıdır. Ancak Odette kendisinden köşe bucak kaçmaktadır. Omuzları çökük Odette'in odasından çıkan Rothbart koridorda kızı Odille'le (taaaaa daaaaaaaaaa!!!!!!!!!!!!) karşılaşır. Odille babasına Sieg ve Odette'i ispiyonlar ve bunun üzerine Rothbart öfkeden kudurarak Odette'e Sieg'i unutmasını söyler.

Oysa Sieg'i unutmak mümkün müdür? Nitekim prensesimiz yıllardır Sieg'i avlarken görmekte, küçücükten beri onu sevmektedir. (Şaşırdık mı? Hayır)

Rothbart, Odette'i odasına kilitler ve Odille babasına şeytani planını açıklar. Odette yerine onun kılığına girerek kendisi baloya gidecek ve Sieg'le evlenecektir.....

:: Odille (Final) ::

[Kar taneleri yerküreye düşmeye devam ederken, beresini çekiştirir ve nefesinden dumanlar yükselirken...]

Odille babası Rothbart tarafından Odette'e dönüştürülmesinin ardından koşarak (ya da siyah bir kuğuya dönüşerek lakin olayın özü burası değil tabi) saraya doğru yola çıkar. Vardığında Sieg tarafından karşılanır. Prenscik olayda bir bit yeniği olduğunu çakmasına karşın ne olduğunu tahmin edemediğinden, Odette olsun taştan olsun, Odille'le raks etmeye başlar. Bu arada saraydan kaçmayı beceren (İşin aslı iki sincap tarafından kendisine yardım ediliyor. Hayvanların çizgi filmlerdeki bu gani tavırlarına ölüyorum.) Odette, meşhur "Pas De Deux" eşliğinde baloya doğru koşturmaktadır aynı esnada aynı müzikle Odille ve Sieg valse devamdırlar.

[Ellerini ceplerine sokar, karşıdan karşıya geçer ve yürümeye devam eder]

Bunca mesafeyi koşarak atlatabildiğinden, bu esnada kafasındaki tacı bir kere bile düşürmediğinden ve uzun fistanına rağmen yılmadığından stamina'sına hayran kaldığımız Odette, en nihayet saraya varır ancak tam içeri girecekken Rothbart tarafından durdurulur. Etkisiz hale getirilen kızcağız tüm olan bitene (diğer deyişle Sieg'in Odille'in ayağına basmadan valsi bitirmesine ve ona evlenme teklif edişine) dışardan şahit olmasıyla.....

Küt diye bayılır!

Rothbart'ın kesinlikle haşin olmayan uzun kahkahalarının farkına varan prenscik durumu çakozlar ama iş işten geçmiştir. Odille, Rothbart ve Odette kuş kimliklerine dönerek saraya doğru yola çıkarlarkene, Sieg de atına atladığı gibi peşlerine düşer.

[Kar tutmuş merdivenlerden düşmeden inmeyi becerebildikten sonra]

Velhasıl şatoya varır ve iyiyle kötü arasındaki düello başlar. Filmin belki de en dokunaklı sahnelerinden (cidden) biriyle karşı karşıyayızdır. Rothbart yenilirken şato da korkunç bir depremle yıkılmaya başlar... Sonuç... şatodan geriye kalan bir yıkıntının üzerinde büyüsü kaçmış Odette ve Sieg biraraya gelirler...

Onlar kerevetlerine çıkarken diğerleri muradlarına eremezler.

Odille bu hikayedeki en sevdiğim karakterdir çünkü olaydaki tek gerçek ve elle tutulur karakter tiplemesi kendisine aittir. Bu yüzden kendime (çirkef, ispiyoncu ve açıkgöz olmasıyla ilgisi olduğu da nerden çıktı?) nick olarak Odille'i seçmiştim bir zamanlar... Hey gidi günler hey.

[Bir kapıdan içeriye girerek gözden kaybolur]

EDIT: Çok fazla akıl karışıklığına sebep olacağından mütevellit bu yazılarda kullandığım Odille isminden vazgeçiyor ve aynen devam ediyorum dostlar. Bilginize.

:: odille :: Cumartesi, Şubat 22

[Gün karlı bir kış sabahına uyanırken, bir gökdelenin penceresinden caddedeki manzarayı seyreden genç kız, bir süre hareketsiz kaldıktan sonra sigarasını söndürür ve dağınık yatağının üzerine oturur.]

Herkes kadar özdeşleştiririm kendimi masal kahramanlarıyla. Masal dedim... Sonu mutlu bitmeyen onca öyküye sahipken ve kendim bir trajedinin baş kahramanıyken, biraz ben olmama şansını da gidip Cassandra'yla özdeşlemekte kullanmaya niyetim yok.

Aslında söyleyeceklerimle iddiam çelişecek biliyorum. Bunun umrumda olmadığını söylemek isterim. Tutarlı olmak gibi bir kaygım olmadığı gibi, yaşadıklarımı bir bütünlük içinde irdeleyecek değilim...

[Sigara paketini eline alarak çevirmeye başlar]

... Mesih'in Elkitabı'nın bitiş özdeyişi şudur: "Bu kitaptaki herşey yanlış olabilir." İçimdeki sınırı geçtiğimde, ki bu pek çokları için kafayı yediğimde anlamına da gelebilir dert değil, bunun ne kadar doğru olduğunu anladım. Dün sahip olduğum nice şeye bugün sahip değilim. Bugün sahip olduklarıma yarın da sahip olacağımın garantisini kim verebilir ki?

[Sigara paketinden bir sigara çıkarır ve paketi komodinin üzerine koyar.]

İsmim Odille. Gerçek adım bu değil elbette. Zaten bunun önemi de yok. Hem de hiç... Bu ismi uzun bir süre düşündüm ve sadece kulağa hoş gelmesi, söylemenein hoşuma gitmesi dışında bana ne anlam ifade ettiğini bulmaya çalıştım...

Bu çaba beni bundan nerdeyse 13 yıl öncesine, çocukluğuma götürdü.. Belki de yüzlerce kez döne döne seyrettiğim bir çizgi filme. O zamanlar Manga nedir bilmiyorduk. Şimdi seyrettiğimin bir japon anime'si olduğunu söylesem gözlerinde soru işareti görmeyeceğim insanlar olacaktır.

Neyse... Kısaca japon çizgi filmi diyelim kısa, öz ve net olsun... Adı "Swan Lake"di... Yani Kuğu Gölü... Tchaikovsky'nin o ölümsüz eseriyle süslenmiş muhteşem bir çizgi filmdi. "Videocu"dan tesadüfen almıştık. Sonra kendime bir kopya çektirmiştim

(bu tribal bir modaydı:

"Ebru ben, çizgi filim kollektörüyüm. siz?"

"Ben de Mehmet. Annem için Hanedan'ı kopyalatıyorum. İşimiz bittiğinde size bir şemsiye çikolata ısmarlamak isterim."


O zamanlar böyleydi.)

ve haftanın belirli günlerini Kuğu'nun Gölü'ne bölmüş, toprağı bol olsun ünlü bestecinin tüm eserini baştan sona ezberlemiştim... Olağanüstü, karanlık atmosferine bu melodiler öylesine uyuyordu ki huşu içinde kendimi Odette (başroldeki prensesimiz) yerine koymamak için zor tutardım.

Hikaye şöyleydi:

Evvel zaman içinde kahramanımız genç prens Siegfried (ki biz ona kısaca Sieg diyebiliriz lakin bir harf daha kısaltsak alınabilir) kontçuk, baroncuk, dükçük, vesairecük arkadaşlarıyla beraber kır atının üzerinde ülkesinin uçsuz bucaksız ormanlarında ava çıkar. Av esnasında bir gölün kenarına gelir ve gölde yüzen bir kuğu sürüsü görür. Ancak bu sürünün içinde bir kuğu vardır ki kafasında küçük bir taç taşımaktadır.

[Sahnenin sinmesi için bir süre bekler ve sigarasını yakıp devam eder]

Sieg bir süre kuğuya bakakalır. Haliyle her ne kadar alt tarafı bir çizgi film karakteri de olsa o tacın orda nasıl durduğunu en az bizler kadar merak etmektedir. Kuğu da bu bakışa kayıtsız kalmaz ve mağrur başını genç prense çevirir ve o an ne olduysa olur... Bu bakışma esnasında arkadaşlarından biri kuğuya doğru nişan almış tam onu vurmaya hazırlanmaktadır ki..... Taş olur! Sieg'in diğer bir arkadaşı kuğuyu büyücülük yapmakla suçlayadursun, hiçbiri o esnada bir ağacın tepesinden olanı biteni izlemekte olan baykuşu farketmemiştir. Bir diğer tarafta kumrular, ötede çalıkuşları sekmekte, olay bir nevi "Doğal habitatlarında kuşların ezoterik davranış biçimleri" irdelemesine dönmüştür.

[sigarasından bir nefes alır, yatağın üzerinde bağdaş kurar ve devam eder]

Kahramanımız bu esnada kuğuyu aklından çıkaramamakta olduğundan, tacı havada görür görmez atına atlar ve peşine düşer. Bundan sonrası yaklaşık 10 dakika sürecek bir kuğu uçuşu prens kovalayışı sahnesidir. O esnada bizler Tchaikovsky'nin müziği eşliğinde ihtiyaçlarımızı giderir, çayımızı kolamızı alır ve/veya tazeler hatta pilavın suyu çekti mi diye kontrol edebiliriz.

Döndüğümüzde Sieg'in kendini Tim Burton'ın hayal dünyasına bir tutam David Cronenberg ruhu katılmış tarzda inşa edilmiş bir şatonun önünde bulduğunu görürürüz.... Kuğumuz nihayet yere konar, bir ağacın arkasına yönelir ve birdenbire ortaya sarışın, mavi gözlü, ince uzun, bembeyaz tuvaletli bir cins-i latif çıkar. Sieg çarpılmış bir halde dişiye yaklaşmaya çalışır ancak öncelikle kızımız kendisinden rol gereği ürker. Yoksa Sieg köse gibi görünse de son derece yakışıklı bir ademoğludur. Öyle ki yolda görsek kendisine molped'i olup olmadığını sorarak şaka yapmak isteyebileceğimiz bir karakterdir.

[Sigarasından bir nefes daha alır]

Uzun lafın kısası sonuçta kızın dilsiz olmadığı ve hatta hüzünlü bir hikayesi olduğu ortaya çıkar. Kendisi Odette olup aslen bir prensestir ve 3 yıl önce kötü büyücü Rothbart (kuşlar arasından baykuş olanı) tarafından tutsak edilmiştir. Rothbart kimse ona aşık olmasın diye gündüzleri kendisini bir kuğuya çevirmektedir. Muhtemelen Rothbart kızı sabah akşam kilit altında tutmayı beceremediğinden böyle bir yönteme başvurmuş, dermansız aşkı yüzünden kendisine acıyabileceğimiz zavallı bir büyücağızdır. Büyünün bozulması ancak bir erkeğin Odette'e tüm kalbiyle ve ruhuyla aşık olmasıyla bozulacaktır....

Sieg, Odette'i ertesi akşam vereceği ve olay esnasında evleneceği kızı seçeceği yaşgünü partisine davet eder. Odette bu devirde biz yapsak adamların "eeh be seninle mi uğraşıcam mücella'yı atarım bu gece eve kızkurusu" diyeceği türden bir nazla öncelikle reddeder. Tabii Sieg her kudretli ve marur erkeğin yapacağı üzere ısrar eder ve Odette kikirdeyerek tepedeki şatoyadoğru yükselen 80.345 merdiveni sekerek tırmanmaya başlar.

[Sigarasından son bir nefes çekerek sigara sevmeyen kitleyi huzura erdirir ve devam etmeye hazırlanır]

to be continued