Bugün ve yarın.. 'Yeraltı'nda yalnızım...
"Büyük bir sınav.."
Haklısın... ilk sınavımı verdim bile....
(gölgeler kıpırdar)
..................................................
Merdivenleri eksilerek iniyordum sanki. Adımlarımda ileri, içimde ise geri geri giderek... Tuz ve güneşten arda kalanların kokusu ılık yaz gecesinde burnuma çarptığında kendi kendime onunla yüzleşmeye hazır olup olmadığımı sordum. Beni bekleyen bilinmeyenlerin cirit attığı bir sessizlik vardı dışarda.
Yutkundum... Ilık bir rüzgar uzun saçlarımı dağıttı... ve üşüdüm. Olmayacak şeyleri oldurmak ve olacak şeylere de asla sahip olamamak hayatımın özü değil miydi?
Kumlu yolda adımlarım (ve güne ait anılarım) hışırdarken yanımdan geçip giden insanların arasında ağır çekim hareket ediyor gibiydim. Gözlerim ağır çekimde açılıp kapanıyordu kırptıkça. Kollarım iki yanımda ağır çekimde sallanıyorlardı. Saçlarımı ağır çekimde savuruyor, ağır çekimde salınıyordum.
Ağır çekimde öpüşüyordu kumdaki bankın üzerindeki sevgililer.... Ağır çekimde havaya karışıyordu notalar ve ateşin etrafındaki grup ağır ağır eşlik ediyorlardı söylenen şarkılara... Ağır çekimde gülümsedi bana yaşlı çift... ve ağır çekimde attılar laflarını köşedeki bir grup testesteron bombası.
İçim ağrıyordu... Her adımda kalbim sıkışıyordu... Kollarımı göğsümde kavuşturup, kumlu yoldan sahil yönüne doğru inenlerin arasından sıyrılıp yokuş yukarı tırmanmaya başladım... Bir anda herşey eskiye döndü.... Eski (ve normal?) hızlarına kavuştular... Sanki bir anda suretsiz biri "play"e basmıştı... ve o her kimse kıs kıs gülüyordu içinden buna emindim.
Ama kaçınılmaz olanı ertelemenin anlamı neydi ki? (#1)
Sonunda üç katlı müstakil evin bahçe kapısına vardım. Göğsümdeki kavuşmuş kollarım iki yana düştü derin bir nefes alırken. "İyi akşamlar Ayda hanım" dedi güneşte kalmaktan kırışıklıkları belirginleşmiş, yüzü kızarıp sahte bir sağlığı ışıldamakta olan bekçi ve demir kapıyı açtı. "Yorgun görünüyorsunuz".
"Teşekkür ederim İhsan Usta" dedim gülümseyerek. Yabancılara duyulan sevgiydi aramızdaki. Fırsatımız olsa kimbilir bir bardak çay eşliğinde bana neler anlatırdı bu yaşlı adam yaşadıklarına dair. Kimbilir ne öyküler vardı kaleme alınmamış içinde... anlatabilse anlayacağımı bildiğinden belki de bana daima gülümserdi... hiçbirini karşılıksız bırakmasam da ben "ayda hanımdım" o da "ihsan usta"... bizim koymadığımız ama bizi keskin bir biçimde ayıran sınır bir adım öteye geçmemizi böylece engelliyordu.
"Beyefendi sizi bekliyordu" dedi ardımdan kapıyı kaparken "Geldiğinizi haber vereyim mi?" Küçük gözleri ışıldadı bunu sorarken. Ne kadar da yanımda olmuştu hep... Pek çok yanımda olmayanın aksine...
"Teşekkür ederim gerek olduğunu sanmıyorum İhsan usta. İyi geceler" dedim usulca. Cırcır böceklerinin senfonisi eşlik etti cümleme ve sandeletlerimin sesi mermer döşeli bahçe yolunda yankılanmaya başladı. Evin arka cephesine doğru yürürken bir zamanlar ait olduğum dünyada son derece sıradan gelen bu yapı şimdi gözüme bunaltıcı derecede ihtişamlı geliyordu.
Ne kadar değişiyordu insanlar gün be gün... Ne kadar zayıftık aslında sandığımızın aksine... Döner merdivenden yukarı çıkarken (bir merdiven inmiştim bir diğerinden çıkıyordum şimdi... yo, hayır... basamaklardı tükenen aslında, ben değil..) son bir derin nefes almaya fırsatım olabildi ancak.
İşte ordaydı.... Arkası dönük, elleri ceplerinde.... Güçlü sırtı yaşadıklarına rağmen hala dimdik... Uzun boyuyla gecede
bir başka bilinmeyen takım yıldızı.... Kumral saçları açılmıştı güneşten... ve görmesem de yeşil gözlerinde bir düşüncenin dolaştığını hissedebiliyordum bu mesafeden... her zamanki gibi...
Durdum... Ne kadar olmuştu? Bir yıl mı? İki mi?... Alt dudağımı ısırdım hafifçe....
Kaçınılmaz olanı ertelemenin anlamı neydi ki? (#2)
"İyi akşamlar" dedim... Sesim çatladı... Sessizlik çatladı.... Birşeyler bozuldu... çatlak olsa da şimdiye dek iyi kötü ayakta durabilmiş o şeyler bir bir kırılmaya başladı.
"Gelmezsin sanıyordum" dedi arkasını dönerek. Yüzü donuktu ama gamzelerinin izleri yanaklarındaydı. İhtişamlı bir gülümsemenin işaretleri. Bana ait olmayan bir gülümsemenin...
"Ben de öyle sanıyordum" dedim öne doğru bir adım atarak. Sanki heryerime kurşun dökmüşlerdi... Öyle, haraket edemiyordum.... Hatta nefesimi tuttuğumun farkına dahi o an varabildim... "Ama madem burdayım ve madem beni görmek istedin, gelmemek için mantıklı bir sebep bulamadım" bunu söylerken bakışlarımı kaldırıp omuzlarımı dikleştirdim..
Dişçi koltuğu gibi.... oturana kadar ızdırap... oturduktan sonra ise garip bir teslimiyetle an be an geçen heyecan tortuları... artık hazırdım....
Başını salladı... "Otursana" dedi bambu koltuğu işaret ederek... Bu kez yürümek kolaydı... Her daim yayılan zerafetimi korumak da öyle .... Gözleriyle beni izledi önce sessizce. Arkama yaslanıp bacak bacak üstüne attığımda konuştu sonunda... Koca adam... Çocuk yüzlü, çocuk sesli lanet bir adamdan başka neydi?... "Seni son gördüğümden beri çok değişmişsin"
"Sen hiç değişmemişsin" dedim. Sesimdeki umarsızlık beni şaşırtmıştı onca yürek çarpıntısından sonra... Elimi sigara paketime atıp bir sigara yakarken karşımdaki koltuğa oturduğunu farkettim gözucuyla..
"Bazı şeyler hiç değişmiyor..." Gözlerim kısıldı.. Dişlerimin arasındaki sigarayı yakmadan önce kinayesi havada asılı kaldı....
"Bence değişiyor" dedim ilk nefesin dumanını üflerken gözlerim önce gözlerine değdi... ve bakışlarımı takip edeceğimi bildiğimden yavaşça aşağıya doğru kaymaya başladı...
göğsüne.... sol koluna... sol eline....
ve parmağındaki alyansa....
Sonra yeniden gözlerine..... ama onun bakışları parmağında takılı kalmıştı... sinsice gülümsedim.... ok hedefi bulmuştu!
"Birşey içer misin?" diye sordu bir süre sessizlikten sonra.
"Hayır" dedim... Omuzlarını silkip kendine birşeyler doldurdu.... "Karın nasıl? Bu akşam onunla tanışacağımı sanıyordum." dedim o arada... sözcükler.... bazen engellenemiyorlar....
İçkisinden bir yudum almadan önce elindeki bardakla oynayarak "Sahildeki klüpte" diye cevap verdi "ve karımı sana tanıştırmam gereksiz."
"Öyle mi? Şu halde bu akşam buraya geleceğimden haberi yok... Düşününce..." sigaramdan bir nefes aldım "... haklısın galiba bazı şeyler hiç değişmiyor."
"Kes şunu" dedi sertçe "Seni yeniden gördüğüme pişman olmak istemiyorum." Uzun bir yudum daha aldı sinirini içkiden çıkarmak istermiş gibi.
"Biliyor musun?" dedim hafifçe öne doğru eğilip, sağ dirseğimi dizime dayanarak "Kaçıp gittikten yıllar sonra beni görmek için bir adım attıysan pişman olman da beni eşine tanıştırman kadar gereksiz. Ne bekliyordun?? Benimle tanıştığında sahip olamadığın ne varsa bugün sahipsin ama eskiye çomak sokmak istediysen kokusuna katlanmak zorundasın."
"Bak sen ... Kokutmazsan ikimiz de katlanmak zorunda kalmayız. Bir de bunu düşün" Ayağa kalkıp sırtı bana dönük pervaza yaslandı... Bir eli cebinde diğer elinde içkisi ilerdeki kumsalı ve ötesindeki denizi izlemeye başladı..
"Ben hep artığınla yetinmek zorunda mıyım?" Bunu söylerken ayağa kalktım "O zamanlar da bana aşkın yerine sözde arkadaşlığını sunmuştun. Oysa ben o zamanlar da tıpkı şimdi olduğu gibi dosdoğruydum."
"Biz hiçbir zaman sevgili olamazdık Ayda. Bunu sen de biliyordun."
"Elbette" dedim sigaramı masadaki küllükte söndürerek "Bu yüzden önce beni sevdiğini söylemek gafletinde bulunup daha sonra beni sevmenin beceremeyeceğin kadar büyük olduğunun farkına vardığında çark etmiştin."
"Yanımda kalabilirdin." İçki kadehi parladı bir an ayışığında.... Gözlerimi alır gibi oldu o kısacık zaman dilimi....
"Yanında olmam için ne yaptın ki?" Çantamı elime aldım "Böyle bir hesaplaşma istemiyorum.. Buraya gelmemek için geçerli sebebim yoktuysa da daha fazla kalmamak için var artık."
"Elbette. Git hadi... en iyi becerdiğin şeydir gitmek için bir neden bulmak. Sana kimsenin kal demediğinden yakınıp ilk fırsatta gitmek için nedenler öne sürmekte bir profesyonelsin nasılsa."
"Ben kimseden kal sözünü duymak için gidiyorum demedim şimdiye dek" dedim tıslar gibi. Nasıl oldu da bu hale gelmiştik? Sevgili değildik, arkadaş değildik peki niye burdaydık yıllar sonra? "Başkalarının aksine beni bu kadar tanımıyorsun işte. Ben sevebilirdim, sevilebilirdim. Sadece biraz bekleyecektin... Biraz sabredecektin... Oysa sen önce bana sığınıp, sonra sana olan duygularımı hiçe sayarak bir başkasını sevmeyi tercih ettin. Gitmek için fazla geçerli bir sebebim vardı sakın unutma."
"Her zaman haklısın değil mi?" Arkasını döndü.. ve gözlerindeki ifadeyi görünce.... bir adım geri attım istemsizce "Oysa sevgide daima haklı olduğun iddiasından vazgeçmen gerekiyordu unuttun mu? Senin sorunun karşındakini ezip geçmen Ayda... Asla dokunmuyorsun... Ezip geçiyorsun... ve karşı taraf bundan kaçtığında da suçluyorsun onu! Kalıp da posamı çıkarmana izin vermediğim için mi kaçmış sayılıyorum?"
Tokatlasaydı beni, canım bu denli acımazdı belki... Beklemiyordum bu kadarını... Bir anda gerçekle bu şekilde yüzleşmeyi.. gözlerime hücum eden yaşların arasından görüntünün bulanıklaşmasını.... onlarca kapanmış defterin bir anda açılıvermesini...
Ama kaçınılmaz olanı ertelemenin anlamı neydi ki? (#3)
"Bitti mi? Bunun için mi çağırdın beni?" Bu yüzden birlikte değildik ve olamazdık işte.. Dengemiz olamazdı bizim... Daima savaşırdık içimizde....
Savaş daima ikimizdeydi...
"Hayır" dedi.... Sesi yumuşamıştı yine... Sanki bana doğru gelmek istiyormuş ama görünmez bir duvarla engelleniyormuş gibiydi... neyse ki.... "Seni ...incitmek istememiştim..."
"Bunu bir kere yaptın zaten" dedim gözlerimi kapatıp, yaşları bastırarak "Şimdiyse sadece eski bir yaraya tuz basıp biraz sızlatıyorsun... Ama incitmek.... hayır.... bunu başaramayacak kadar uzağız birbirimize."
Gecikmiş adımlarım yeniden merdivene doğru yöneldi... arkamdan bana seslendiğini duydum.... yıllar önce seslendiği gibi.... ama duramazdım artık.... çünkü bitmiş ama nokta konmamış bir "şey"e artık o meşhur son nokta konmuştu... Bir öykü daha böylece nihayete ermişti işte..
Zaten kaçınılmaz olanı ertelemenin anlamı neydi ki? (#4)
İsmimin iki hecesi geceye ve Jay Jay Johansson'un
"It Hurts Me So"suna karıştı...
*'yeraltı'nda yüzleştiğim bir görüntü üzerine*