<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=9127430&amp;blogName=GECEN%C4%B0N+G%C3%9CNL%C3%9C%C4%9E%C3%9C&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fiynx.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

:: tirad :: Pazartesi, Temmuz 29

Başka dünyanın çocuklarıydık biz.
Önce kendine insan
Sonra kendince asil...
Küçük bedenlerde sevdik koca yüreklerle
Hakkını her daim vererek...
Yerküreye açık olsa da gözlerimiz,
Kulaklarımız tıkalıydı.
Renklerimiz vardı bizim
Gün görmemiş renklerimiz...
Mühürlerimiz oldu bizi biz yapan,
İnsancıkların parlak madalyalarına inat,
Göğsümüz gerili değildi bizim, başımız dik olsa da...
Acımayı bilirdik acıtılmak kadar
Ve gizlendik ; Sahte olan ne varsa,
Yaşanmış bırakarak ardımızda.
Küçük sevinçler tükettik <-> türettik
Büyük mutluluklara nispet...
Erişilmeze sevdalandık,
Sevgiyi yanlış öğrendiğimizi bilerek...
Liman olduk yüzlercesine,
Her defasında gülerek yolcu etmek üzere...
Kaidesi yoktu oyunumuzun,
Zincirlerimizle bile özgürdük biz...
Çocukken ergindik,
Erginken çocuk...
Yaşamı yaşama öğrettik.
Yalnızlığımız kalabalıktı çünkü,
Kalabalıklar yalnızdı.
Doğaçlama repliklerle devleştik,
Senaryomuz ezber değildi zira
Başka dünyanın çocuklarıydık biz.

Başlıca bir dünyanın....


(Dostum, Diğerim, Charon'a sevgiyle.... Olmasaydın bir yanım daima eksik kalacaktı)

*spotlar yavaşça söner ve perde bir haftalığına kapanır*

:: koca aramıyorum ki oğlum ben bu yazılar niye? ::

"yaleelli yaleelli yalelli o zamaan"

kafa ütüleyeceğine gelip de şu çiçekleri vazoya yerleştirmeme yardım etsen diyorum da n'oluyor?

"ait olduğu yerden zorla koparılıp solmaya mahkum edilmiş bi tutam doğa parçasıyla bu böcek deliğini güzelleştirme çabana alet mi oliim? bah! yaleelli yaleelli ..."

*ellerini beline koyarak* pes pes !! bu çiçekleri pedere aldık heralde adamın gönlü hoş olsun torba dolsun diye uğraş veriyorum burda, sen bulabildiğin cücük kadar bi gölgede ahkam kesiyosun.... *arkasını döner ve çiçekleri yerleştirmeye devam eder*

"e kendi ağzınla söylüyosun kül tablam yeterince gölge yok yanına gelip yardım edebilmem için.."

iyi...

"ikebana'ya* sardıralım barim....o gülü daha biraz öne koy, kır çiçeklerini arka plana at... ee anlat bakiim nedir son durum?... öyle diil biraz daha geriye.... hıh oldu şindi."

iç güveyinden hallice... güvenmiyorum ona... ve dahi inanmıyorum da..

"aranızda kilometreler artı bikaç okyanus varken pek şaşırtıcı diil bu durum sanki"

güvenmeme sebebim sadece bu diil... biraz fazla gerçekdışı herşey, buraya döndüğünde açıklaması gerekenleri açıklamadığı sürece benden bişeyler beklemesine anlam veremiyorum sadece... hmm... bu köşeye papatya öbeği iyi gider...

"bişey hissediyo musun bu adama sen?"

*gülümser* hayır...

"iyi daha ne?"

dahası o bana karşı birşeyler hissettiğini söyleyip duruyor.... dahası ben tam da buna inanmıyor... ben tarzan sen jane mi oluyor? bilmem yeterince açık mıdır?

"d'ceğıldır"

bak şimdi ... tomi tomi tomi tomi hoop tomi hoop tomi tomi tomi tom.... aynısını yap bakiim...

"bak şimdi... tomi tomi tomi tomi hoop tomi hoop tomi tomi tomi tom"

vay yemeseydin...

"koskoca bi mitolojik figüre bu zıpçıktı numarayı yutturabileceğini sanan zihniyeti öperim ben."

dün gece partiye gitmedim... babam çiçekler ve bamya şerefine beni dışarı çıkardı...

"aile saadeti"

hmm... aynen öle.... nasıl oldu?

"beyaz gülle kırmızıyı yanyana koydun muydu olmuştur... bak yine alet ettin beni katliama pet şişesi."

'yemeyen' mitolojik figürüm benim.... heh hee... evet cidden güzel olmuştur... beğenmişimdir... içime bile sinmiştir inanmazsındır...

"yani diyosun ki babam yine monolog yaptı"

ohooo... adamın ses tonu yeter... eskiden arkadaşlarımdan cinsleri kız olanlar sırf adamın teatral sesini duyabilmek için ararlardı.... telefon çalar.... sona sessizliğe gömülür etraf... ben bi ara mutfağa meylederken babamı telefonda görürüm yanılırım ki telefon ona gelmiştir.... oysa ki ben aranmaktayımdır lakin karşı taraftaki kız babama hal hatır sorma antresini "nedense" biraz fazla mı uzatmıştır nedir?...

"oo bu tam bi 'bulut' sendromu** desene"

bi nevi.... bu kadar yeter.... hadi şimdi bir dem vakit öldürelim dostlarla buluşma vaktine kadar....

"öldürelim kim tutar?.... yaleelli yaleelli yalelli o zamaan"

* ikebana: japonyalıların naçizane çiçek düzenleme sanatsalı
** bulut sendromu: kulakları çınlayası dostun teatrallığı hayli fazla kaçmış olan belgeselsever babasının bir yılbaşı gecesi yaptığı 'güzel yavrum artık yeni yıla girdiğimize göre aç bakalım neyşinıl ceografiği hayvanlarımız yeni yılda ne yapmaktalar izleyelim görelim' yorumunun ardından, absürtlük katsayısı yüksek durumları anlamlandırmakta kullanılan terim.

:: Ayda Aynada :: Pazar, Temmuz 28

(Karanlıkta yankılanan ayak sesleri... Sonra gölgeler kıpırdar ve bir fısıltı duyulur)

"Hep bir döngüdür yaşanan.... büyük mutluluklar ardından gözyaşları.... ölüm ardından doğum.. Kaçınılmazdır hayatın düzeni... ve yaşam böylece sürer gider... "

Bu şiir günlüğümde yer almalıydı... Zira hayatımın çok önemli bir parçası... Bir erkeğin bir kadına duyduğu en derin bağlılığı sözlere döküşünde, bahsi geçen ilham kaynağı ile aynı adı taşımak... Her okuyuşumda, her başım sıkıştığında, kendime dair bir "yeni"yi keşfettiriyor.... Ahmed Shamlu'ya ve hayatının aşkı Aida'ya saygıyla....Belki bir gün.......

..................................................

AYDA AYNADA

dudaklarin şiir inceliğinde
en şehvetli öpücükleri utangaçlılıkla öyle dönüştürür ki
mağaralardaki canlılar ondan yararlanarak
insan olurlar.
ve yanaklarin iki eğimli oyukla
senin gururunu yönlendirir
ve benim yazgımı.
ben ki
tan yerinin beklentisinde
silahlanmaksızın
geceye katlanmışım
ve alnı açık bir kız oğlan kızlığı
sevecenliğe getirmişim.

hiç kimse kendi ölümüne böyle korkunç kalkmadı
benim yaşama oturduğum gibi

ve gözlerin ateşin sırrıdır.
ve aşkın,
insanlığın yengisidir
kadere karşı koşarken.
ve bağrın senin
azıcık yer yaşamak için,
azıcık yer ölmek için.
ve bin parmak ucuyla utanmazca
göğün sililiğini sorgulayan kentten kaçıştır.

dağlar ilk taşlarla başlar
ve insan ilk acilarla
bende acımasız bir mahpus vardı
zincirlerinin şarkılarına alışmayan.

ben senin ilk bakışınla başlatıldım.

fırtınalar senin kocaman dansında
görkemlice üflerler bir kavala
ve damarlarının şarkıları
süregenliğin güneşini yükseltir.
bırak öyle uyanayım
ki sokaklar
kavrasınlar varlığımı

ellerin barıştır
ve yardıma koşan arkadaşlar,
düşmanlık
unutulsun diye.
alnın boylu bir aynadır
ışıldayan ve yüksek
yedili kız kardeşlerin baktıkları
kendi güzelliklerine varmak için.
çırpınan iki kuş göğsünde şakır...

...sırf sen görünesin diye aynada
uzun bir yaşam boyu bakmışım ona
ben birikintileri, denizleri ağlamışım.
ey insan kılıklı peri
tenini yalanın kümelerinden başka yakmadığı.
varlığın senin cennetsidir
cehennemden kaçışı açıklayan
beni kendinde boğan bir denizdir
tüm günahlarımdan ve yalanlarımdan
arındıran

ve tan senin ellerinle atar...

Ahmad Shamlu

:: kandil alevinde.. :: Cumartesi, Temmuz 27

Düne ait ne var avuçlarımızda, Nyx?

"pek çok küçük şey sevgili Ayda... keyifleriyle birlikte..."

Yüzümde hükümdarlığını koruyan gülümseme için ufak bir teşekkürle başlayalım istersen...

"Elbette"

Sevgili ilkim'e ... dün gecenin izdüşümüne tüm gün boyunca kulaklarımda yankılananı düşürecek kadar düşünceli olduğu ve hayatımın şarkısını en güzel kelimelerle yorumladığı için...

..................................................

Bu gece kesinlikle bana aitti. Kimsenin onu benden almasına izin vermeyecektim. Ne pahasına olursa olsun gün boyu yaşadığım o gereksiz sıradanlıktan silkinmek için en iyi yaptığımı, kendimle olmayı ve bunun tadını çıkarmayı uygun görmüştüm. Kulaklarımı sözlere tıkayıp sadece şarkılara açacak ve başucumda fısıldaşan küçük şeytancıklara bu gecelik izin verecektim.

Bu gece sadece benimdi çünkü...

Ardımda homurdanan insanlar bırakarak yattığım odanın kapısını kapadım ve içeriye göz gezdirdim. Gördüğüm herşey bana mutluluk verecekti.... Mutluluk verecekti...... Mutluluk..... Elim içgüdüsel olarak elektrik düğmesine gitti ve bir an sonra.....

Karanlık....

İşte hepsi bu kadardı... Artık her köşede sadece görmek istediklerimi görüyordum... Lekeli somya aslında krallara layık bir yataktı... Hassas tenim için özel olarak dizayn edilmişti... Aklıma "Prenses ve Bezelye Tanesi"ndeki prensesin yedi kat döşek altındaki bezelyeyi hissedebilmesi düştü.... Normal şartlarda ben olsa olsa somyanın altındaki kalorifer böceklerini hissediyordum... Küçük ve sessiz bir kahkaha attım bu düşünceyle... İyi ki düşmüştü düştüğü yerden...

Sonra ne kadar temizlense de kendini bolca yenileyen ve odaya son derece "egzotik" bir görüntü veren örümcek ağları kaybolmaya başladılar... Aslında yaşadığım yer national geographic için "böcekler ve doğal habitatları" konulu bir yazıda gözlemevi olarak kullanılabilirdi...

"anlıyorum... peki örümcekler böylesine hızlı ve önüne geçilmez bir şekilde nasıl yayılabiliyorlar sayın profesör?"

Profesör dediği adam kesinlikle bir Einstein parodisi değil... aksine bu profesör alain delon'un orta yaşı devirmek üzere olduğu günlerden arta kalmış biri ve şöyle cevap veriyor: "Doğa kendine predatörler ve kurbanları arasındaki beslenme döngüsü üzerine harika bir denge kurmuştur... bu evde de görüleceği gibi örümcekler kalorifer böceklerini yiyerek besleniyorlar ve ortadan kaybolabilmeleri için de öncelikle besin kaynaklarının imha edilmesi gerekiyor....kalorifer böcekleri de evde yaşayanların artıklarıyla beslendiklerinden hassas ve adil bir devinimde sürüyor bu doğal ortam.."

Doğal ortam mı? .. Yok olabilirsiniz sayın profesör... siz alın o doğal ortamı......

Başucumdaki kandili yaktığımda her nasılsa ihtişam içinde yüzen bir odada bulunduğuma inanmayı becermiştim... Uzanıp yürürçalar'ımı (kasten kullanılmış olup aslı astarı sadece basit bir walkman olan aparata verdiğim addır) yanıma, sigaramı ve kül tablamı da başucuma, rahmetli annemin tozdan görünmeyen resmini ihtiva eden çerçevenin hemen dibine koydum...

Yürürçalarım son derece hassas bir aletti onu çerçevenin altına koymayıp yanıma alma nedenim buydu... Kendisi günün belirli saatlerinde çalışıp diğer saatlerinde kafasına estiği gibi davranmayı seçtiğinden ona şefkat ve titzlikle yaklaşmak çok önemliydi...

Kulağıma gelen ilk melodi eski bir parçaydı.. Ofra Haza'nın "Trains of No Return"ü ... Ne tuhaftır ki gün boyunca üstünde çalıştığım çeviriyle uğraşırken bir ara "lyrics'in son 10'lusu"na bu şarkıyı eklemeyi geçirmiştim aklımdan... eh ilkim boşuna "kimin benimle olduğunu hissedebiliyorum" demez....

şarkılar birbiri ardına kayıp giderken uyku ile ayıklık arasındaki ince çizgide seyretmeye başladım... o çizgiyi sevdiğimi eklemek gerek.... özellikle dışardan içeriye giren cılız rüzgar başımı okşarken... ama ilginçtir gittiğim zaman dilimi sadece sahilde kumun üzerine yayılıp onlarca arkadaşıma durmaksızın şarkı söylediğim günlerden ibaretti...

o kum güruhu nice olaylara, nice aşkların başlayışına ve bitişine şahit olmuştu..... tüm kumsallar gibi....

ve birden:

günü eskitirken,
sizi eskitenleri, köreltenleri de bırakıverseniz bir köşesine hayatın,
olmaz mı yani? üzerlerine dün yazıp kaldırsanız ortalıktan...
yaşamaya ara vermişsiniz onlarla uğraşmaktan...
bırakın ve kaldığınız yerden, yeniden başlayın yaşamaya.
yeniden aşka,
aşkla bulutlarda dolaşmaya...

ve ardından "One Day I'll Fly Away"in ilk melodileri...... Attığım sevinç çığlığı nerden duyuldu bilmiyorum.. odanın kapısından içeriye uzanan meraklı kafanın gölgesini bile ancak şöyle bir görebilecek kadar "aradığınız kişiye şu an..." duygulanımındaydım...

....ve böylece....

dün gecenin en mutlu kadını ilan ettim kendimi ....

şarkı biterken gözümden mutluluk yaşları boşanıyordu... bir hafta içinde mutluluk gözyaşları hüzün önünde 2-1 galipti... uykuya sarıp sarmalanmadan önce fısıldayabildiğim cümle, tek gecelik kral dairemin kandil alevinde yankılandı:

...iyi ki varsın arkadaşım...

:: öyle bir gün :: Cuma, Temmuz 26

bazı günler vardır.... bir şarkı çalınır.... ve gün boyunca çalınmaya devam eder...

bazı günler vardır... düşünecek yer kalmamıştır...o kadar yersizdir... öyle doludur....

bazı günler vardır ... "bugün her zamanki gibi bir gün işte"dir... ama aslında değildir..birşey vardır derinlerde.... adını koymaya da uğraşılmaz ....

bazı günler vardır adı sadece "bugün"dür... dünü yoktur.... yarını da.... sabahı çabuk geçer, öğlesi sıkıcı, öğleden sonrası yavaş, gecesi yorgun....

bazı günler vardır.... geçmişten alınacak ders kalmamıştır artık .....

bazı günler vardır .... bir hayal istenir .... bulup çıkarılır bir köşeden .... gerçekmiş gibi yaşanır kimseye dokundurmadan kenarı köşesi... sonunda iyelik eki vardır....

bazı günler vardır... bahsi geçen söz bitmişliğinin yaşanmadığı .... ama yeni sözler de ihtiva etmeyen .... söylense.... kendini tekrar eden .....

bazı günler vardır... güne bunalım bulanmamıştır .... öyle sanılır.... oysa işin rengi başkadır.... bir gömlek büyük gelir o renge bürünmek...

bazı günler vardır ... bir şarkı çalınır .... ve gün boyu çalınmaya devam eder....

I follow the Night
Can't stand the light
When will I begin
To live again?

One day I'll fly away
Leave all this to yesterday
What more could
Your love do for me?
When will love be
Through with me?
Why live life from
Dream to dream
And dread the day
When dreaming ends?

One day I'll fly away
Fly, fly away ....

:: dalgaların gözyaşları :: Perşembe, Temmuz 25

"Ah bir ataş ver"

"bütün bir sabahı ağlayarak geçirmenin sebebi bu muydu?"

anlatması çok zor.... istesem de anlatamam... nedenini bilmiyorum.... belki de yorumlanış biçimiydi... ve en sevdiğim türküyle birleşmesi.... ve bir grup insanın denizin karanlık bir noktasında ölümü bekleyişleri.... kurtarma çalışmalarının başarısızlığı sonucu bir erin şöyle demesi:

"biz ölüyoruz.... vatan sağolsun!"

"şaşırdım"

haklısın.... rastlanabilecek en milliyetçi insan olmadığımı biliyorum.... ama bu söz, o bekleyiş, görüntüler.... çok mu saçma?

"gerçek "sen"in sahip olduklarını dışa vuruş biçimine şaşırdım.... şaşırdım çünkü gözlerin dolu, ağlamaktan sinüslerin şişmiş bir halde ninene gittin.."

evet... ve hatırlıyor o olayı, Nyx ....

..................................................

24.Temmuz.2002
Saat 11:17
Mutfak

Nine: (kavurduğu kıymayı bir tabağa aktarıp bir kaşık yardımıyla bastırırken) elbette hatırlamaz olur muyum? hatta türkçe öğretmenim melahat hanım vardı, ruhu şad olsun... onun bir bayan arkadaşı varmış.. neyse bu bayan arkadaşın bir sevgilisi varmış, çavuş... o da o gemide ölenler arasındaymış.... radyo anonslarını dinlerken anlatmıştı bana.

*oturduğu taburede gözlerine yeniden yaşlar hücum ederken* öyle mi? peki ne olmuş o kadına sonra?

Nine: (kaşığı musluğun altında yıkamaya başlar) daha önce de birlikte olmuşlar üstelik... bizim zamanımızda böyle şeyler ayıp karşılanırdı... oysa o kızcağız öyle temiz ve masummuş ki... yazık kızlığından oldu üstelik dul kaldı diye üzüldü herkes.... dul kaldı diyorum çünkü sefer dönüşü evlilik hazırlığındalarmış.... çok sonraları bir çelik kralıyla evlenip kendine bir yuva kurduğunu duyduk... ama bir yanı hep yaralı kaldı... nasıl kalmasın?

*başını sallar ve gözlerindeki sürekli tazelenen yaşların arasından* mutlu olmuştur umarım....

Nine: İyi insandı... Kader iyiliğinin yüzüne güldü sonunda.....

..................................................

3.Nisan.1953
23:16
Oturma Odası

*Seher Hanımın Günlüğü*

Canım sevgilim,

Seni düşünmediğim, özlemediğim bir an bile yok inan bana. Daha dün gibi bu odada sarfettiğin sevgi sözcükleri. Hala havadalar, hala duyuluyorlar. Sen ki engin denizlere aitsin, bil ki tuzun daima tenimde. Sensiz geçen günlerimde bana seni hatırlatacak yegane şey mendilindeki o misk kokusu. Gözlerim dalgalarda, her gün sahildeki sesleri dinliyorum. Senden bir haber umuduyla... Afiyette olman ve sağ salim bana dönmen için ettiğim dualarım seninle... Döndüğünde yedi kat çiçek açacağım.. Gururla yürüyeceğim ak gelinliğin içinde... Döndüğünde bana bugün alayla gülen gözlerin sahipleri utandıklarında yer bile kabul etmeyecek... ve ben döndüğünde seni beni bıraktığın o limanda hiç gitmemişsin gibi karşılayacağım... söz vermiştim sana ağlamak yok diye... ağlamadım hala sözümü tutuyorum.... seninle bir olduğum günden sonra ağlamak ikimize de haram olacak zaten... Bir an önce gel ne olur...

Seni tüm kalbimle seviyorum ve daima seveceğim,
Seher

..................................................

“4 Nisan 1953 Salı günü saat 02 15’te T. C. G. Dumlupınar İsveç bandıralı Naboland namındaki bir tüccar gemisiyle müsademe neticesi Çanakkale Nâra önünde batmıştır.”
..................................................


Ruhlarına saygıyla...

:: küçük şeyler :: Çarşamba, Temmuz 24

bir keresinde bir dost şöyle demişti:

sizin gibi kadınların asla elde edilemeyeceği, edilse bile mutlu edilemeyeceğine inanılır... oysa sizlerin bekledikleri biraz dinlenmek, biraz anlaşılmak, biraz düşünülmek ve küçük şeylere sahip olmaktır.

tabii bunu söyleyen bir dosttu... dostların böyle şeyleri bilmeleri doğal mıdır Nyx?

"değildir... dostlarını da büyük bir insan grubundan eleyerek elde edersin... ve elinde kalanlar sana benzeyen insanlardır... dolayısıyla seni anlarlar..."

peki şu çelişkiyi nasıl açıklarsın? insan "sevgili" dediklerini de büyük bir insan grubundan seçer ama nedendir bilinmez aynı sonuca onlarla varamazsın...

"çünkü aşk ya da sevginin kimsenin bilmediği bir yönü vardır"

nedir o? *yere oturup, dizlerini karnına çeker ve çenesini dizlerine dayayarak gölgelerin ardından gelen kadının sesini dinlemeye başlar*

"aşk çözümlenmemiş duyguları ortaya çıkarır... dostunun yaptıkları/yapmadıkları çoğu kez onarılabilirdir çünkü dostunun kalbindeki yeri ile sevdiğinin kalbindeki yeri aynı olamaz. Aşık olduğunda önce herşey toz pembedir... Yaşam senin etrafında döner sanki... Gözlerin görmez...."

*yanağını kaşır* mmm ... herhalde öyledir....

"oysa bulutlar dağılıp gerçekle karşılaştığın anda yüreğinde yaşatıkların seni tüm çözümlenmemişliklerinle karşı karşıya getirir... sen bilinçaltınla bağlantısı olan bir kadınsın... oysa herkes böyle değildir ve bu yüzden bu huzursuzluğun nerden kaynaklandığını bilemezler... yolunda gitmeyen birşeyler vardır sadece.... artık bir *şey* eskisi gibi değildir.."

sonra ne olur peki?

"sonra tartışmalar başlar inceden... oysa bir gün öncesine dek herşey muhteşemdir... peki neden bir gün sonra herşey değişmiş gibidir sanki? neden kendine ya da ona güvenmemeye başlarsın birden? neden -neden- diye sormaya başlarsın?"

*omuz silker* neden? *kıkırdar*

"çünkü artık çözümlenmemiş duygular su yüzüne çıkmaya başlar.... şimdi şu çifti izle:

(odanın ortasında daire yeniden belirir.... içinde sarışın bir genç kız ve kumral bir erkekbir evden içeriye girmektedirler)

Kız: Pekala... bir açıklama istiyorum!!
Erkek (kapıyı kapatarak) : Neyin açıklamasını istiyosun? Ne oldu şimdi durup dururken?
Kız (çantasını koltuğa fırlatır ve somurtarak sesini ükseltir) : Düne kadar benden başka hiçbirşeyi gözün görmezken bugün nasıl oldu da beni görmek için ancak gecenin bir kör vakti olmasını bekledin? Artık senin için herşeyden önemli değil miyim?

(görüntü donar)

*kahkaha atarak* evet... tipik bir kız alkışlamak gerek!

"senin de ondan farkın yoktu bir zamanlar hatırlatırım"

*iç çeker* Haklısın.. üzgünüm....

"sence bu kız sana bu kadar saçma gelen birşeyden neden olay yaratıyor?"

bilmem.... *alt dudağını ısırır ve başını düşünceli birşekilde yana eğer*... henüz çok genç olduğundan mı?

"yanlış.... şimdi şunu izle.... aynı kızın 2 yıl önceki hali..."

(görüntü değişir... kız yatak odasında telefonla konuşmaktadır)

Kız: Öyle mi?............................ anlıyorum ............................... demek bu akşam arkadaşlarınla buluşacaksın.................................... hm hm........... peki................ o zaman daha sonra görüşürüz canım sana iyi eğlenceler....................... evet........... ben de seni............ (telefonu kapatır)

(görüntü yine değişir... aynı kız bir başka kız arkadaşıyla konuşmaktadır bu kez.. aynı zamanda sürekli gözlerindeki dinmeyen yaşları silmektedir)

Kız: Buna inanamıyorum...... (hıçkırır)..... nasıl yapar bunu bana? .. oysa ona inanmıştım, güvenmiştim.... beni nasıl aldatabildi??
Arkadaşı: Kendini harap etme birtanem.... neyse ki gerçek yüzünü gördün.. Allahtan ordaydım da yalanını ortaya çıkartabildim.... yoksa kimbilir sana daha ne yalanlar söyleyecekti...
Kız: Arkadaşlarıyla olduğunu söylediğinde beni aldatacağını nerden tahmin edebilirdim? (tekrar hıçkırmaya başlar ve arkadaşı kıza sarılır.......)

(görüntü tekrar donar)

"bu olayın üzerinden iki yıl geçiyor.... kız başka bir ilişkiye başlıyor.... görünürde herşey normal.... oysa bir gün erkek arkadaşı akşam geç saatlere kadar çalışır ve döndüğünde kızı öfkeden kudururken bulur."

*başını sallayarak* sanırım varmak istediğin yeri görebiliyorum.......

"aslında kız burada geçmişindeki çözümlenmemiş duyguların kurbanı... oysa bunun farkında bile değil muhtemelen.... erkek arkadaşının onu daha önceki gibi aldatmasından korkuyor bilinçaltından ve tepkisi yaşanılan bu olaya değil.... geçmişinde hala açık olan bir yaraya tuz basılıyor oluşundan..."

(odadaki daire yok olur)

ne kadar küçük şeyler aslında bir anda büyüyüp çığa dönüşenler... ve çoğumuz aslında ne kadar beceriksiziz kendimizi dinlemekte...

"doğru ama bu kınanmamalı da.... hayatta her attığın adımın altına da bakamazsın. algılarını açık tutmalı yalnızca.... bu sayede kendini ileriye taşırsın... dün eve geldiğinde masanın üzerinde seni bekleyen kaleme, kontör yükleyiciye ve bir paket sigaraya bu kadar sevinmenin nedeni de küçük şeyler oluşuydu.... sen istemeden sana yapılan küçük ve tam da bu yüzden aslında büyük bir şeydi bu.. unutma küçük şeyler büyük sorunlara olduğu gibi büyük mutluluklara da yol açarlar.. dostunun söylediği gibi.."

haklısın Nyx..... *gülümser* haklısın .......

:: ötedeki ayak izleri :: Salı, Temmuz 23

Akla çalınanlar, Nyx... dün geceye ilginç bir başlangıç yapmadık mı ne dersin?

"Yaşadıklarını gülümseyerek yaşamandır benim için önemli olan."

Şu halde ne dersin? Dönelim mi dün geceye?

"Döndük bile..."

..................................................


21.Temmuz.2002
Saat: 21:10
Yatak Odası

*aynanın karşısında saçlarını tarayarak* Aklına uyup da bu elbiseyi nasıl giymeyi kabul ettim bilmiyorum.

"Çünkü muhteşem görünmeni istiyorum."

Sadece yemeğe çıkıyoruz. Şu halime bak! Çıplak gitsem daha iyiydi...

"Abartma ve ayrıca eteğini de çekiştirip durma.

"Ya şu ayakkabılara ne demeli? Bir köşede çürüdüklerini sanıyordum.

"Bu elbisenin altına iyi gittiklerini kabul etmelisin."

Tabii ne de olsa bu topukların üzerinde durması gereken sen değilsin *saçlarını arkaya savurur ve aynaya bakıp dudaklarını büzer*

"Sakın boyun konusunda bir monoloğa başlama. Ayrıca abartmana da gerek yok taş çatlasa 1.80'sindir şu an"

Norveçte yaşamıyoruz Nyx! Bu ülkede insanların boy ortalaması 1.75. *parmağının ucuna biraz nemlendirici alır ve yüzüne yaymaya başlar*

(O sırada arka planda çalmakta olan radyoda bir DJ anonsu duyulur... bir sonraki şarkıyı anons ettiğinde aynadaki yansıma birden duraksar...)

DJ: Ve şimdi sırada Mazhar Alanson'un yeniden yorumladığı eşsiz bir parça....

(aynaya bakan gözler kısılır.... yüzünün bir kısmı yayılmamış nemlendiriciye bulanmış olduğu halde upuzun bir an boyunca durur... daha sonra gözlerinde uzak, dalgın bir ifadeyle yaptığı işe devam eder)

..................................................

25.Mayıs.2001
Saat 02:04
Yatak Odası

(komodindeki cep telefonunun ekranı aydınlanır ... önceleri kısık olan zil sesi giderek yükselmeye başlar.. komodinin yanındaki yatakta hafif bir hareket olur önce... daha sonra yorgandan dışarı bir kol uzanıp cep telefonunu aranır.... birkaç başarısız denemenin ardından sonunda...)

*çatlak bir sesle* E....efendim !?

- Selam komik kız.. Uyandırdım mı?

*kinayeli bir şekilde* Neden uyandırasın ki? Birşey mi oldu?

- Sana bir şarkımı dinletmek istiyorum....

*burnunu çeker ve yatakta doğrulup başucundaki saate bakar* Bu saatte mi? Ayrıca sen şarkılarını "yabancılara" dinletmezdin sanıyordum...

- Bu farklı... bunu dinemeni istiyorum... hazır mısın?

*iç çekerek* Başla bakalım..... *sırtını yatağın arkasındaki duvara dayar*

(telefonun öbür tarafından bir gitar sesi yükselir... önce deneme amaçlı basit bir alpej .... ardından şarkı başlar.....)

Benim hala umudum var....

..................................................

21.Temmuz.2002
Saat: 21:12
Yatak Odası

(aynanın karşısındaki yüz cep telefonun çalmasıyla irkilir....)

Telefondaki ses: Hi sweets... We're downstairs...

Allright I'll be down in a jifty... *telefonu kapatır ve aceleyle ruj kalemini çeker* Gelmişler...

"Acele etme...."

Lanet olsun! *titreyen ellerle karamel rengi ruju çıkarıp sürer*

(O sırada arka planda şarkı devam etmektedir ...... - Güzel günler, bizi bekler / Eyvallah dersin geçer gider / Güzel günler bizi bekler / Eyvallah dersin olur biter - )

*rimeli sürerken* anahtarlar nerdeydi?

"Komodinin üzerinde"

Para çantamı nereye koydum peki ? *allık fırçasını yanağında gezdirirken bir taraftan da ayağa kalkar.. yaptığı ani hareketle bir an dengesini yitirir ve masaya dayanır*

Kahretsin!!!

"Acele etmee ........."

*para çantasıyla anahtarları yerleştirirken* Tabii... akıl vermeye gelince deha kesilen senin bile zamansızlık kavramına çözüm getirebilmişliğin yok.....

( - boyun büküp önünde / ağlasam sessizce - )

*allık fırçasını da çantaya atarak* Pekala... *duraksar* sanırım hazırım.....

"sanma... hazırsın çünkü"

*gülümser ve teybe doğru uzanır*

( - Bu fırtına durulur mu? / Benden adam olur m...... kapanan teyple birlikte oda sessizliğe gömülür....)

*oda kapısını açar ve elektriği söndürmek üzereyken yerde parlayan birşey dikkatini çeker... başını iki yana sallayarak diz çöker...*

Kopmuş bir zincir parçası....... *Bir an durur.... sonra zinciri yatağın üzerine atar ve ışığı söndürüp dışarı çıkar*

..................................................

21.Temmuz.2002
21:17
Asansör

*zemin katın düğmesine basarken aynadaki görüntüsüne bakar.. yavaşça alt dudağını ısırırken gözleri bu kez aynadaki yansımasına takılır ve kendi kendine mırıldanır*

Tam bir sene önce....

..................................................

22.Temmuz.2001
(Küçük Dev Adamın Gidişi)
01:05

Kış geldi...... ve küçük dev adam üşüyüp güney yarımküreye doğru yola çıktı. Yaz başlar ve biter. Sonra sonbahar gelir. Ardından yağmuru, çamuru ve karı ile kış... Eğer yeterli erzağın ve giyeceğin yoksa üşümek kaçınılmazdır...

Ne var ki her varlık kışın biteceğini, güneşin ilk ışınlarıyla doğanın yeniden canlanacağını, sonundaysa yazın geri geleceğini bilir.

Bu gece karşımda oturan erkekse buna inanmayacak kadar sevmiyordu kışı....

ve yazını taze tutmak için sıcak bir ülkeye bilet alıp, ilk uçağa atlamakta tereddüt etmedi.

Onu sevmiştim. Hayatıma girmek için eşiğimde belirdiğinde onu gülümseyerek karşıladım. Benim ülkemde de dört mevsim vardı. Diğerlerinde olduğu gibi... Kışlarım yazlarımdan uzun sürse de mutlaka sıcağa teslim olmayı bilirlerdi. Ben bu yüzden kışlara fazlasıyla hazırlıklı bir kadındım.

Bol bol odunum, hırkalarım, kazaklarım, eldivenlerim, atkılarım vardı. Kış geldiğinde odunları tek başıma yakamazdım zira ateş erkeğimde olurdu. Bu yüzden soğuğu kat kat giyinerek göğüslerdim.

Bu kez farkettim ki kışımız kapıyı çaldığında odunlarımı yakacak kibriti yoktu.

İsteseydi, ona küçük gelse bile, kazaklarımı, hırkalarımı, atkılarımı ve eldivenlerimi seve seve paylaşırdım onunla.

Oysa o kar fırtınasının ortasında yazı özleyiverdi.

"Biraz bekle" dedim "Biliyorum ateşin yok. Biliyorum odunlarım ateşin olsa da ıslak zaten... ama sabredersen yaz gelecek... Ben bekliyorum bak.. Sen de bekle..."

Nefesinden dumanlar çıkmaya başladı önce. Her soluğunda morarmaya başlamış dudaklarından bulutlar yükseldi. Sonra ellerini ovuşturmaya, oturduğu yerde rahat duramamaya başladı.

"Bakalım şimdi ne yapacaksın?" diye soruverdim apaçık. Sormamam gerekliydi. Susup ne yapacağını izlemek varken artık merakla ona baktığımı, her hareketini gözlediğimi biliyordu.

Üzerinde beyaz bir t-shirt ve bir kot vardı sadece... Bir atkı uzattım, başını sallayıp reddetti.

Ertesi gün kahkahalar attım, dansettim....

Şaşırdı.... Bu soğukta, hele de o donarken, nasıl böyle neşeli olabiliyordum? Ne kadar da "cıvıktım"............

Cıvık..........

Kalakaldım öylece. Benimle dans etmesini, gülmesini, böylece soğuğu biraz olsun unutmasını istiyordum sadece........

Kaşlarımın çatıldığını görünce özür diledi ve karların üzerine huzursuzca uzandı... O günün bir an önce bitmesini istermişcesine....Saçlarının ve uzun kirpiklerinin ağına takılmış karları seyrettim bir süre. Sessiz nefeslerini dinledim.......

İyice dinlenip biraz daha kararlı uyanacağını sanmıştım.

Uyandığında soğuktan etkilenmiyor gibiydi. İlk kez o an başarabileceğine inandım. İncecik kıyafetlerinin üzerindeki milyonlarca donmuş kristali silkeledi ve "Artık üşümüyorum" dedi..

Derin bir nefes alıp ona sarılacakken de ekledi "Üşümüyorum çünkü gidiyorum!"

Tıkandım......


Ağzımı açıp da birşeyler söylemek istedim ama o devam etti "Bu kışın biteceği yok. Bitse bile öyle çok üşüdüm ki senin yazının soluk güneşi bile beni ısıtmaya yetmeyecek. Bu yüzden her daim sıcak olan eski krallığa dönüyorum prenses."

Birşeyler geveledim, hepsine bir cevap verdi...Her sözümün bir karşılığı, her çabanın bir vazgeçişi oldu..

Cümlelerim kısaldı.....

Kısaldı....
......ve tek bir kelimeye dönüştü:

...................."Peki"....................

"Seni incitmek istemiyorum" ; Peki
"Elimde olsa senin ama yok" ; Peki
"Daha söyleyeceklerim bitmedi" ; Peki
"Ben de sana karşı birşey hissetmiyorum artık" ; Peki
"Benim için savaşmanı haketmiyorum" ; Peki
"Ağlama" ; Peki

Döndüm, kalemin kapısını açtım ve dönüp son kez ona baktım.
Bana bakıyordu.
Kar şiddetini arttırmıştı artık, soğuktan gözlerim doldu, görüntüsü bulanıklaştı.Buz tutmuş asansör karşımda belirdiğinde gözyaşları dayanamdı ve hücum etti daha şişi inmemiş gözlerime...

Yukarıya, hapishaneme geri dönerken titriyordum. Oradaki soğuk dışardakiyle kıyaslanamazdı bile. Oysa parmaklıklar ardımdan kapanırken, içerinin dışardan dışarının içerden farksız geldiğini farkettim.

Soğuk her yerde soğuktu...

Daha soğuk ya da daha az soğuk.... Değişmiyordu....

Camdan baktığımda yokluğuna boşluğu eklenmeye başlamıştı bile....

Küçük dev adam çoktan gitmişti.

..................................................

21.Temmuz.2002
21:18
Çıkış

(asansör zemin katta durur.. aynadaki kızın gözleri an'a döner.... kapıyı açar.... ve çıkışa doğru yürümeye başlar....)

SonSöz: Notalara Ses Veren Yabancı (M) ve Küçük Dev Adam (B)... Hayatıma değdiğiniz, bir zamanlar belki derin ama şu an artık belirsiz birer iz atarak beni bugün olduğum insana taşıdığınız için teşekkür ederim. Olduğunuz ve olacağınız heryerde daima sevgi ve ışıkla kalın...

:: antraktın akabinde :: Pazartesi, Temmuz 22

Telefonu kapalı tutmayı daha sık denemeliyiz Nyx. falan falancaoğluna bunun için teşekkürler.

"sapığının etinden suyundan yararlanan bi sen varsın herhal. pollyanna mısın nesin başıma?"

rahat rahat koltukta uzanıp, mutfak ile oda penceresi arasındaki cereyan üstümden geçerken kitap okumak gibisi mi var bu cehennem sıcağında? ne güzel bi sabah ve öğleden sonraydı işte... dışarda olucam diye dilim asfalta yapışacağına evde olmak gibisi var mı?

"var... içinde yüzülebilecek bi su kitlesi yakınında olmak"

değiştiremeyeceğini kabullen diyen tarafına n'oldu senin?

"buharlaştı"

doğaldır diye düşünmekteyim...

"bu sıcakta düşünsel sıvılarının hala çalıştığını görmekten gurur duyuyo musun bari? bence duyma"

duysam ne yazar? solistliği yine reddettim nerde bunda zeka salgısı sorarım..

"vazgeçmiycek diyorum o adam vazgeçmiyceeeeeek"

bağırma be..

"oops... tükürseydin... akşam nasıldı?"

tırnak içinde iyiydi... eğlenme amaçlı toplanmış bi güruh hoplayıp zıplamakta, içip dağıtmakta ve matah bişey yaptıklarını sanmaktaydı.. gerçi benzer güruhlar daima matah bişey yaptıklarını ve çok sosyal olduklarını düşünür ya neyse (bkz: her allahın günü istiklal caddesi başta olmak üzre tüm caddeler)...

"didaktik kitap ayracım benim... dünyanın en fitne fücur firketesi seni... var mıydı dün gece yine bi kameraman bari?"

hatırlatmaz mısın? yılbaşımı kabusa çevirmişti bi tanesi yetmez mi? dün geceki major bir event değildi o yüzden de kameraman -iyi ki- namevcuttu..

"sen dünyadan bihabersin.... bak sana söylüyorum kesin gelip sana asılacak bu adam"

hangi adam?

"allam... bu kıza akıl fikir ihsan irfan vs. bak şimdi güzelim hani şu her gün inatla sana meraba diyen yok mu?"

bühüh !!!!!!!!!! başka bişey demiyorum... sana bi sapık yetmedi galba.. bir ipimiz var iki sapığı kaldırmaz canım.. bünyeye zarar...

"bundan böyle hep yek hep teek başıma"

yürü babamı tavlaya kandıralım....

"zar tutuyo"

daha iyi ya.... yenilince yüzü daha da bozarıyo...

"hade..."

:: öğreniler ::

Dikkat : Aşağıdaki yazı özgün bir yazı değil, bana anlam ifade eden ve bugün itibariyle okumakta olduğum kitabın satırları arasından günlüğüme eklemeye ve geriye dönüp baktığımda daima orada olacağını bilmeme değecek alıntılardır. Devam edip etmemeye bu uyarı ışığında karar vermeniz önemle rica olunur.

Sebep: Sessizlik dönemi
Öğreten: Merle Shain
Öğrenci: Phoe'Nyx
Araç: "Aşıklar Dost Olduğunda"
Sonuç: ?



"... vaktiyle takdirini kazanmak istediğim bir arkadaşım vardı. Onu her görüşümde kendisini etkilemek, neler yapabileceğimi göstermek için didinip dururdum. Ama ben çabalarımı arttırdıkça o da bana somurtur, gülümsemekten vazgeçerdi. Ben de büsbütün didinirdim yine de takdirini kazanamazdım. Bana karşı hep soğuk davranırdı. Ancak yıllar sonra onunla aramızda neler olduğunu kavrayabildim. Aslında onun takdirini kazanabilmek için önce onu takdir etmem gerektiğini anladım. Ama artık çok geçti ..."

"... Bizi kurtaran hayata olan bağlılığımızdır. Aslında neye bağlı olduğumuz önemli değildir. Hiç değildir. Biliyorum insanoğlu inançsız yaşayamaz. Önemli olan bağlanacak kusursuz birşeyi aramaktan vazgeçmeyi bilmektir. Bulamayacağım diye endişelenip durmak da insanı yer bitirir. Ne olursa olsun insan birşeye bağlanmalıdır. Herhangi bir şeye. Önemli birşeye bağlanamıyorsanız bile önemsizini seçin..."

"... Çiftler kendi alemlerine dalar ve dünyadan uzaklaşırlar. Ve zamanla birbirlerini tüketirler. Aynı zamanda bir eş, bir dost, bir arkadaş da olması beklenir sevgiliden. İki kişilik bir dünyanın her tarafla bağları kopmuş gibidir. Güzel ama ıssız bir ada.

İçimize kapanmamıza neden olacak ilişkiler yerine kalbimizi açacak, bizi geliştirecek bağlara ihtiyacımız vardır. Üstelik böyle bir değil birkaç ilişkimiz olmalıdır. Dostlar dünyayı gördüğünüz pencerelere benzer. Ayrıca onlar kendi iç dünyanızı görmenizi sağlar. Onun için insanın kendi hayatına bakış açısı önemlidir. Eğer dostlarınız yoksa gerekenden çok daha az şeyi görüyorsunuz demektir..."

"... Yarın evlensem, hiçbir dostumu bırakmazdım. Hepsini bir çeyiz gibi yanıma alır ve kocama çok zengin bir eşi olduğunu söylerdim..."

"... Başkalarıyla oynadığımız her oyunun gerisinde bir tek gerçek vardır. Biz her zaman kendimize karşı oynarız. Kendimize güvenmediğimiz zaman da başka herkesten şüpheleniriz. Çoğu zaman kapıldığımız korku da aslında kendimize olan güvensizliğimizdir..."

"... Eric Hoffer, İnsan yaşamda sendeleyerek ilerler, diye yazıyor. Mantık havlayarak onu kovalar. Arzu ve iştah onu itip kakar. Korkuları kulağına birşeyler fısıldar. Umutlarıysa yaklaşmasını işaret eder..."

"... Hepimiz takdir edilmeye ihtiyaç duyarız. Takdir edilene duyulan içsel kıskançlıktan daha doğal birşey de yoktur. Ne var ki bunun dışarıya yansıması takdir edilene zarar verecek biçimdeyse insan sadece kendini aptal durumuna düşürür. Zira 7'den 70'e insan denen varlık daima iyi ile kötüyü ayırt edecek içgüdüye sahiptir. İyiye burun kıvırıp yererseniz sandığınızın aksine dikkat çekmediğiniz gibi asla da ilerleyemezsiniz..."

"Michelangelo bir taş parçasını insan haline soktuğu için kendisini kutlayan hayranını susturmuş ve :

O adam her zaman o taşın içindeydi, diye cevap vermiş. Sadece dışarı çıkabilmek için biraz yardıma ihtiyacı vardı."

ANTRAKT

ANTRAKT ESNASI FON: "A Little Less Conversation A Little More Action" - Elvis vs JXL

:: söz bittiğinde :: Pazar, Temmuz 21

söz bittiğinde,

"yaşamalı"

söz bittiğinde,

"dinlenmeli"

söz bittiğinde,

"kendine dönmeli"

söz bittiğinde,

"söyleneni sindirmeli"

söz bittiğinde,

"gitmemeli"

söz bittiğinde,

"kalmamalı da"

söz bittiğinde,

"anlamalı"

ki söz bittiğinde,

"susmalı"

..................................................

:: herşey :: Cumartesi, Temmuz 20

SAHNE 1: Gece. Küçük, dağınık bir oda. Açık pencereden içeri hafif bir rüzgar ve ayışığı girmektedir. Pencerenin önünde ince, uzun bir kadın silüeti. Kamera saçları rüzgarda dalgalanan kıza doğru yaklaşır. Köşedeki somyada da ince, uzun bir gölge yatmaktadır. Oda karanlık olduğu için ne kızı ne de yataktaki kişi nettir. Kız elindeki sigarayı yavaşça dudaklarına götürür ve bir nefes alır. Sigara dumanı ay ışığında hareler çizerek yükselir.

Yataktaki Gölge: "Herşeyin olduğunu biliyorum, bu yüzden senden herşeyi istiyorum.Böylece herşeyin olacak" demiş Antonio Porchia...

Penceredeki kız: *başını sallar* Bu sözü kilitli utacağım Nyx...

YG: İki kelimeyi saklı tuttuğun o görünmez kasada mı?

PK: Evet.... ve o iki kelimenin sahibi olacak olana verilecek bu sözler...

YG: *ince uzun bir parmağın gölgesi havada bir daire çizer* Sahip olduğun bu küçük, sihirli kelimelerin değerini iyi biliyorsun.

PK: Geri sayıyorum unuttun mu?

YG: Unutmadım

PK: Ve hayatım yeniden başladığında, "o"nun için de hazır olacağım.

YG: *kıpırdanır* Ya malum kişi?

PK: *kesik ve kısık bir kahkaha atarak" Onu çoktan kaybettim... Kaybedeceğimi biliyordum... *başını içeriye, yatağa doğru çevirir*... Sen de biliyordun.... Ama onun için yas tutmuyorum.... O kendi yolunu seçti....

YG: Uğurla ve devam et, uğurla ve devam et... *elini havada sallar".... Buna ne kadar da alıştın. Umarım şu meşhur "o" her kimse bundan payını almaz.

PK: *başını iki yana sallar ve sigaradan bir nefes daha alır." Hayır.... Almayacak. Bunu biliyorum.

YG: Nasıl biri? Bunu da biliyor musun peki?

PK: Sence bilmek ister miydim?

YG: Hayır

PK: Evet

YG: Şu halde....

PK: *birden arkasını döner* Yo !!!.... bilmek istiyorum ama öğrenmeyeceğim.... *derin bir nefes alır*

YG: O halde şunu deneyelim..... *yavaşça doğrulur ve ellerini çırpar*...

SAHNE 2: Odanın ortasında büyük bir daire belirir. Dairenin içinde kalabalık bir grup görünmektedir... Alçak bir masanın etrafında toplanmışlardır. Masanın üzerindeki pastanın mumlarından yavaşça genişleyerek çeken kamera, içerdekileri sadece boyunlarına kadar görüntüler. Yüzleri görmeyiz... İçlerinden biri ayağa kalkar. Bir kız ayağa kalkana doğru seslenir

KIZ 1: Dilek tutmayı unutma.... ve çabuk ol.....(kahkahalar)

AYAKTAKİ KIZ: (Ayaktaki kızın penceredeki kızla aynı olduğunu anlatacak detaylar.) Patlama bu benim doğum günüm.... pekala... hmm.. ne dilesem?

ERKEK 1: Karar verince uyandırın... (yanında oturan omzuna bir şaplak atar)

AK: 1, 2, 3............................ (mumları üfler)

(alkışlar ve iyi ki doğdun edaları.. bu arada bir erkeğin ayağa kalktığını görürüz.... kızın yanına gelir, belinden tutup kendine doğru çevirir)

ERKEK 2: İyi ki doğdun ve iyi ki varsın.....

SAHNE 3: Kamera tekrar odaya döner.... Daire yok olur... Sessizlik.....

Penceredeki Kız: Bu... "o" muydu?

Yataktaki Gölge: *başını sallar*

PK: Teşekkür ederim.....

YG: *iç çeker* seni yalnız bırakayım....

PK: *başını sallar ve sigarasından bir nefes çeker... sonra aniden yatağa döner ve sesini yükselterek* Dur bir dakika!.... Nyx!!!

(Gölge yok olurken kamera yükselir, odadan dışarıya çıkar ve penceredeki kız yeniden dışarıya doğru dönüp sigarasından bir nefes daha alırken giderek yükselmeye devam eder... ardından yavaşça geceye ve ay'a doğru dönüp sahneyi sonlandırır)

[ dün gece görülen bir rüyadan uyarlama ]

:: aranıyor :: Cuma, Temmuz 19

"bulunacak da"

kesinlikle!

"şu halde inanmaya devam"

..................................................


her daim sahip olmakla övündüğüm ancak bugün itibariyle saklandığı köşeden bana nanik yapmakla yetinen, neş'e-i muhabbet,

hiçbir zaman insanoğlunu terketmemesi gereken içteki o kıpırtının bol keseden türettiği umut böcekleri,

durmaksızın sıvı kaybı + buhrana yol açan ve meteorolojik açıdan "kavurucu çöl sıcakları" başlığı altında temcit pilavı gibi önümüze sürülen sözde yazın ardından gelecek adam gibi bir sonbahar,

durağanlığın içinde bir neden,

nedene eklenmiş bir amaç,

amacın doğurduğu bir heyecan,

kaosa bakıp da sinsice gülümseyebilmek için ele avuca bir koz veren meşhur pembe gözlükler,

yaşandığına değecek anı kırıntılarına eşlik eden kahkahalar,

5 senedir buzdolabı bekleyen şampanyayı açmaya değecek bir hadise ve akabinde felekten çalınan bir gecede kaybolup gidebilme yetisi,

yeniden çocuk olabilme lüksü,

ve hepsinden önemlisi

özgür olabilme özgürlüğü,

aranıyor.

..................................................

:: kızgın damdaki kedi :: Perşembe, Temmuz 18

Ne dersin, Nyx?

"Yaşadıkların kadarsın... biraz daha fazlası olabilmek adına edinilen suni deneyimler bunu değiştirmeyecek biliyorsun... ama bu olay konusunda yorum yapmak kimseye düşmez... ben dahil."

..................................................


Öyle sıcaktı ki... Sanki vücudumdaki tüm su tenimden, gözeneklerimden akıyor gibiydi... Ter değildi bu... Terin doğallığı, "insanın gerçek yüzünü" yansıtan o kokusu sinmemişti üzerime.... Bir ağırlık vardı , evet... Ama nedenini bulmak için derinlere inemeyecek kadar bitkindim... Sanki boylu boyunca önümde uzanan bir yolun başındaydım... Yeni bir dönemecin ardından karşıma çıkmış, beni beklemediğim bir anda yeni bir başlangıçla yüz yüze bırakmıştı....

Başlangıçlar... 1'ler.... İlk gün... İlk Pazartesi....İlk hafta... İlk ay... İlk yıl... Her birine verilen önem... Her yeni gün bir ilktir... Hafta ortasındayken haftanın sonunu, sonundayken bir sonraki Pazartesi'nin gelişini ve yeni haftayı, yıl sonundayken, bir sonraki yılın getireceklerini düşünür de umutlanır yürekler....

Oysa benim başında durduğum yolun getirecekleri, bir koca belirsizlikti... ve ben tam da bu belirsizliği sevdiğime inandırmaya çalışırken kendimi, bu beklenmedik başlangıçta durmaya başladım...

Oysa dedim ya... Yürüyecek, o "ilk" adımı atacak halim yoktu.... Yolun sonunu hayal etmeye, dönüp de bir mahkum misali duvara bir çentik atmaya mecal kalmamıştı...

İç çekip, odanın kapısını açtım.... Elimde sadece içinde üç adet sigara kalmış sigara paketim ve satıcıdan aslında yeşilini istemişken elime tutuşturulmuş mavisiyle idare ettiğim çakmağım olduğu halde kapının önüne geldim...

"Nereye bu saatte ?" diye sordu baş gardiyan...

"Terasa," dedim "nefes almaya ihtiyacım var.." Gözlerim artık paralanmış koltuğun üstünde oturan yaşlı kadın ve oğluna şöyle bir değip geçti "Malum" diye de ekledim her zamanki iğneleyici tavrımla "burada istesen de alınmıyor.." Bu tavrı "öğrenmiş" değildim. Kasten yaptığım ve hatta sevdiğim de söylenemezdi... Sadece karanlığın acısı benden yeterince çıkarken birkaç keskin söz de bu yaşayan ölülere nasip oluyordu aslında.

Acıyordum onlara... Nefret de ediyordum zaman zaman... Ama olanı/olanları değiştirmeye gücü yeten kimse yoktu... ve bu sessiz savaşta yaşanan iki yüzlü sevgi oyunu da böylece sürüp gidiyordu... Kapıyı çektiğinde arkandan bela okunsun ama yüzüne geldiğinde sıra, payına düşen bir sahte gülücük olsun...

Kapıyı ardımdan kapatıp bu parodiyi geride bıraktığımda önümde yukarıya doğru uzanan merdivenler bir anda olduğundan da yüksek geldi bana. Oysa kendimce dingin bir gün geçirmiştim... Basit bir "oyun" dahi olsa hiçbir şey düşünmememi sağladığı için çok şey borçluydum belki de gözümün önünden kayıp giden fantastik grafiklerin yaratıcılarına..

Usulca, neden usulca olduğunu bilmeden, merdivenleri tırmandım... Bir kat daha.... ve sonunda terasa açılan o alçak kapının önüne geldim... Tüm olanlara arkamdan kapatılacak bir başka kapı daha.... Alis'in harikalar diyarına geçmeden önce önünde durduğu kapı gibi...

Bu düşünceyle gülümsedim... ve o "usulca"lık kalmadı üzerimde... alalacele kapıyı açtım, eğildim ve nemli, yerden yaklaşık 8 kat yükseklikte olmama rağmen bir tutam esintiye dahi ev sahipliği yapmayan yaz gecesine adımımı attım....

Önce upuzun bomboş bir beyazlık karşıladı beni... ve hemen ardından da sağımda ve solumda İstanbul'un ışıkları.... ötede Marmara'nın görülmeyen ama orda olduğu varsayılan yakamozları.... ve o beyazlığın ortasında, sanki beni kendisine çağıran yegane sandalye....

tutup manzaraya doğru çektim onu.... ayaklarımı önümdeki alçak teras duvarına doğru kaldırdım ve bir sigara yaktım....

o sessizlik.... daha fazla yaşayabilmek için neler vermezdim....

ne kadar geçti bilmiyorum aradan... o manzaraya dalıp gitmişken, gökteki yarımaya bir ay dileği dilemeyi de ihmal etmedim.... elini göğe doğru uzat.... Ay'ı avcunda sımsıkı tut, dleğini tut ve yavaşça yerine koy.... İnanırsan, dileğin geri çevrilmeyecektir.... Nerde görmüştüm bunu?... Ne zamandan beri kendi hayatımda uyguluyordum?

"İyi akşamlar...."

irkildim.... Sigara paketi yere düştü..... Arkama dönüp baktığımda orta yaşlı bir adamın silüeti vardı....

"Bir şey olmadı ya?" diye sordu ben düşen paketi hafifçe eğilip alırken...

gülümsedim ... "Yok.... hayır" çıktı dudaklarımın arasından... Adam belli belirsiz başını salladı ve terasın köşesinden kayboldu.... Ben de manzaraya yeniden döndüm... Bir heykel gibi, kıpırtısız oturarak....

bir an sonra ses yeniden duyuldu "Bira ister miydiniz?" ve önümde bu nemli gecede reddedilemeyecek güzellikte "soğuk" parıltılar saçan bir bira bardağı göründü.... ve hiç düşünmeden ellerim ona doğru uzandı...

"Teşekkür ederim" dedim.... adam duvara tünedi.... arkası boşluk olmasına rağmen öyle rahat görünüyordu ki....

"Umarım rahatsız etmedim. Evler öyle sıcak ki, bu akşam terasta uyumaya karar vermiştim." deyiverdi...

"Şu halde umarım ben sizi rahatsız etmedim" dedim.... Gülümsedi....Ne kadar çok gülümseyiş geçmiş birbirini tanımayan genç kız ve orta yaşlı adam arasında dün gece meğer...

başını yeniden iki yana salladı.... ve konuşmaya başladı... . apansız.... Türkiye'den ve içinde bulunduğu durumdan, işinden gücünden ya da anlamı olmayacak yüzeysellikten çok uzaktı söyledikleri....

Dubai'den bahsediyordu..... Uzak ülkelerden birinde bir şehirden....

herşeyi altın olduğu söylenen bir otelden söz etti.... Uçsuz bucaksız sahillerden..... Denizin mavisinden...... Oranın, buradaki sıcakla kıyaslanamayacak, cehennemi andıran kuruluğundan.... Kara derili insanlardan bahsetti.... bir yanları daima çöle ait kalacak olan o insanlardan.... ve oranın üst seviyedeki insanlarının yaşadıkları yeryüzündeki cennetten.....

biram bitene dek onu dinledim.... son yuduma geldiğimde bir bardak biranın hiç bitmemesini bu kadar istediğim bir zaman olmamıştı geçmişimde.......

belki orada kalabilirdim.... ki eminim kalsaydım o kumlu hikayeyi anlatmaya devam ederdi.... ama yaşadığım büyünün bozulmasından korktum.... yavaşça ayağa kalktım ve iznini istedim.... ayaklarım geri geri gidiyordu aslında....

son gülümseyişinde bir babanın kızına duyduğu şefkati gördüm sanki...... ya da yaşlının gence duyduğu anlayışı.....ya da deneyimli bir ustanın, tüm yaşanmışlığa rağmen henüz saflığını yitirmemiş bir kalfaya gösterdiği ağırbaşlı hoşgörüyü....

karanlık merdivenleri geri inerken, bir çakmak yandı yolumu belli belirsiz aydınlatan... başımı yukarı kaldırdığımda geceme ve bana kattıkları için minnet duyduğum adamı son kez gördüm... ve o çakmak alevinde merdivenleri inebildim........

yattığım odanın kapısını kapatıp, ona sırtımı yasladığımdaysa, evden çıkarken hiçliğe doğru uzanan o yolun üzerinde belli belirsiz bir çakmak alevi yanıyordu artık

..................................................

:: manavgat şelaleleri :: Çarşamba, Temmuz 17

Sayın siz,

Günlük sahibi ve güzide bilinçaltı sabahın 10:30'unda tesadüfen rastladıkları favori oyunları "might & magic"in son bölümüyle haşır neşir olduklarından bugün itibariyle yayınlarına 24 (yirmidört) saat ara verilmiştir. Yani bu ne biçem östrojenik faaliyettir? Gidip kendisinden hoşlanan bir güruh erkek, saçlarındaki kırıklar ya da havuz kenarı bikini maceraları hakkında paragraflar dökmektense niçin air condition'lı bi ortamda RPG oynamayı tercih etmekte, kimse bilmemektedir.. Bilindiğinde bu data elbet paylaşıma açılacaktır...

Saygılarımla,
Ferhunde Gülbükü
Aida Enterprises HQ

:: sesli mektup, ahlaklı teklif, pembe dikiş ipliği ... e daha ne!? :: Salı, Temmuz 16

dün gece hiç tanımadığım biri için üzüldüm ben

"sebep?"

sesli mektuplardan birini dinliyordum... bir kız ve bir erkek... bir aşk hikayesi....malum..

"aşk hikayesi olmasa şaşar idim"

bir yıl önce... sadece iki ay sürmüş.... ve erkek bir şekilde iki ayın sonunda bu ilişkiye son verip yoluna devam etmiş... kız ise orada takılı kalmış.....

"ne romantik"

bu konuda ne kadar katı olduğunu biliyorum ama şunu dinle.... kız sesli mektubu adama ithafen okuyor.... bir yıl oldu ama benim sana olan sevgim bir gün bile eksilmedi ve biliyorum ki bunun artık bir önemi de yok.... hattın ucunda adam dinliyor..... ve sunucu durumun ironisini mektubu yarıda keserek adama yönelttiği soruyla ortaya koyuveriyor:

-artık bir önemi yok değil mi X?
(x sessiz)
-çünkü çok yakında evleniyorsun....

bunu duyduğumda kanım çekildi resmen.... insanların kendilerine bu acıyı bile bile yaşatabildiklerine inanmak güçtü....

"insanların kendilerine daha neler yapabileceğini bilmek istemezsin"

düşünsene adam bikaç gün sonra evlenecek ve kız zaten bir yere ulaşmayacak bir çırpınıştan kendini alıkoyamıyo.... sanki bi anda onun yaşadığı boşluğu yaşadım......

"daha doğrusu daha önce yaşadığın benzer bi boşluğu hatırladın"

...şey.... evet.... sanırım öyle.....

"bi başkasına tercih edilmenin acısını öğrendin ve bunu rafa kaldırdın sanırdım"

hey hey, kesinlikle öğrendim.... ama bu farklı bişey.... yani tanımadığın birine empati duymaya başlamak ve onu bi şekilde bu acıdan koruma dürtüsü... öğrendiklerini onunla paylaşmayı istemek ama bunu istesen de yapamayacak olmak....

"psicoolock olsan köşeyi döndüydük... peder nası oldu?"

iyi... zehirlenmiş sadece.... teşhisi koydum bu sabah o da 'ene haklısın yaw' tepkisi verdi.... tabi bu dün akşam yaşadığımız kaosu değiştirmiyo... ama sabah iyiydi...

"ehi hi deli amcanla zırdeli annesi adam ölüm döşeğinde gibi bağrınmaya başladılar ya koptum kızım"

peki ya aldığımız şu solistlik teklifine ne diyosun? denemeye değer mi?

"adam bi sene önce de teklif etmişti yine ediyosa bi bildii var demek ki"

iyi de marina barın bahçesinde bi gitar eşliğinde 'strangers in the night'ı söylemekten bahsediyo... ayrıca country söylemek istiycek yine kesinlikle eminim....

"ben en çok My Heart Will Go On'dan bahsettiinde koptum...... Holiday Inn'in barındaki hatunu hatırlıyo musun? tam lobi şarkıcısı olursun işte....tıngırdayan gitar eşliğinde yoooooooor hiiiiiiiir derz naaaaatiiiiing ay fiiiiiiir diye içli içli okursun... bence gazinoya çık üvertür ol."

çok tıfıl bi durum...... iki arada bir derede..... cumartesiye kadar unutur mu dersin?

"bence bünyesinden inanç taşıyodu... netekim hikaye değişmez....elinden tutar, sen 'fanilan bana ekstra larc' diye şarkı yaparsın, demo doldurursun, kaset çıkarırsın filan.... prodüktörle yattığını herkes bilir ama basına illa ki melek görünürsün...sıkıcı bi hikayen olur en azından"

kararsızım.... RVW basket oynarken çenesini yardırmış.... dikiş atmışlar....

"yazık... kolonya götür, ziyaret saatini geçirme"

dikiş ipiyle dalga geçicem... 1.90'lık adamı pembe iplikle dikmişler....

"ala ! .. kız kıza takılırsınız bu saatten sona zarar gelmez"

pes ... olay bi pembe dikiş ipine kaldıysa intikam amaçlı bi kaç kişiyi harcatıp diktirelim.... yürü .... angé bizi bekler.... fotoğraf scan ettirip avustralyaya "istanbul hatırası" göndericez...

"yaaarim istanbuul gel öpeyiiim gerdanındaaan"

:: dellenme silsilesi :: Pazartesi, Temmuz 15

Yetti be!! Sapığının duygu dalgalanmalarıyla uğraşan insan görülmüş müdür?

"Görülmemiştir"

İstemiyorum diyorum, beni rahat bırak diyorum insanda gurur da mı yoktur ki hala zırvalasın?

"Yürü be..... Tükür suratına.... Kim tutar?!"

Eyvallah, biz de sevdik.... Bizim de yüreğimiz karşılık görmedi.... Kız başımıza kaldık sevgi meydanında bi başına... Ama yeri geldi tasımızı tarağımızı toplamayı bildik..... Kendi kendimize ağlamayı bildik.... Acımızla kendi başımıza başetmeyi de.... Böyle acındırmadık kendimizi.... Sevgimizi yerlere düşürmedik, ucuz göstermedik.... Sonunda kafamıza vurula vurula öğrendik de ayağa kalkıp devam edebildik....

"Edebildik!!!"

Aşk denilen şey özgür oldukça büyür.... Yoksa daya silahı beynine beni sev diye, bak bakalım nooluyo.....

"Nooluyo?"

Olmuyo!

"Olmaz tabi!"

Sus be!

"Sustum. "

Üf susma tamam.....

"Peki susmiim"

Daraldım....

"Gerek yok... Gel çıkalım hava alalım, gözümüz gönlümüz açılsın."

Açılsın.... Ya sülük gibi Nyx ya...... Nereye gitsem karşımda....

"Sinirlenme masa fırfırım, hem şöyle düşün..."

*SLAM* <-- kapı hırsla çarpılır, çıkılır gidilir.....

:: inanma üzerine denemeler :: Pazar, Temmuz 14

yaşama geri sayım başladı...

"bu kaçıncı?"

saymadım... ama biliyorsan şayet inanmayı.... olur.... bunu söyleyen sendin...

"inanmayı öğrendin mi gerçekten?"

hala çalışıyorum üstünde....

"hiç bir şeye körü körüne inanmayı denemiyorsun ki hala? hala bir sürü 'ya şöyle şöyle de olursa'ya ve hala bir sürü 'ama'yla başlayan cümleye sahipsin.... bunlar olduğu sürece de hiçbirşeye gerçekten inanmış sayılmazsın..."

neden öğretmiyorsun bana? neden parmağımı şıklattığımda devreye girip o ilahi yorumlarından birini yapmıyorsun da en beklemediğim anlarda yüzleşiyorum seninle?

"çünkü sen sana ve bilincine ait dünyanda (buzdağının üzerindeki kadar bilmene rağmen) yaşıyorsun... bana verilen özgürlükse sadece uykunda, rüyalarında..."

üzgünüm....

"sebep? düzeni değiştiremezsin sadece rötüşleyebilirsin"

ama....

"a-a-a-a.... gördün mü? bir 'ama' daha...."

bir inanma egzersizi daha istiyorum.....

"emin misin?"

evet, eminim....

"pekala bugün boyunca siyahın aslında beyaz olduğuna inanacaksın.. hiçbir şekilde sorgulamadan... bunun böyle olduğuna inanabilir misin tüm öğrendiklerini unutup?"

denerim....

"baştan kaybettin"

öyle mi?

"denemekle eline birşey geçmez.... denerim'in yarıdan fazlası 'yapamaya da bilirim'i içerir... kısa, temiz ve kestirme bir cevap... kolaya kaçış... milyonlarca insanın her gün yaptığı... ve bu yüzden de daima kaybeden olarak kalacakları gerçeği... oysa gerçek şudur.... dalgalı bir denize bakıp da şayet dalgalı kavramını öğrenmemişsen ya da öğretilmemişsen ne kadar da durgun bir deniz yorumunu yapabilirsin... bu diğerlerine göre yanlıştır... oysa sana göre doğrudur.... ve önemli olan da budur."

anlıyorum...... pekala...... kabul.... bugün siyah aslında beyaz.... zira felsefi kapasitem doldu bugünlük....

"kolay gelsin"

haydi bakalım....

:: isimsiz :: Cuma, Temmuz 12

Yol açanlar neye yol açtıklarını bilmediklerinde açılan yolun ne anlamı kalır?
İnsan içine beklentinin tohumunu attı mıydı, kaderindeki her bir gedik
Nasıl da büyüyor, derinleşiyor ve belirginleştikçe
O koskocaman boşluğa anlamsızca anlam yüklemeye çalışıyor kelimeler...

Ne kadar da isimsiz bir koskoca şey şu sevgi denen kuş,
Konacağı dalı seçmesini bilemeyip çürük dallarda tüneyerek
Yetinmeye, avunmaya çalışan milyonlarca yürekten ibaret.

Kovaladıkça kaçanların peşinden koşmak yormazken insanı,
Durup da bekleyenlere burun kıvırırken yorulmak ne kolay şey...

İlkbaharın gelişini tüm şaaşasıyla damgaladığı isimsiz bir günde
Sonbaharın cüretkar soğuğunu iliğinde hissettiğinde,
Ve gözlerinin içinden kayıveren bir yıldıza eşlik edip
Sicim misali akmayan gözyaşı damlacıklarında,
Karşılayacak kimsenin olmayışı mıdır acı?

Hiçbir terbiyeye boyun eğmeyecek bir rüzgar var belki de
Oda diye adlandırdığın o dört duvar hapishanenin duvarlarında.
Yürütmeyecek saflıkta, toprağı temizleyen karların arasında,
Tutup da yazın geleceğini düşlemekten başkası gelmiyorken elden,
Öylece kalakalmaktır belki de yenilmek ama boyun eğmemek.

İçin içe sığmadığı artık zamanlarda ararken kendini,
Tam bulmuşken yeniden kaybetmek isimsiz geleceklerde.
Ancak bıkmamak, usanmamaksa güçlü olmanın göbek adı,
Başı göğe yükseltirken yüzdeki o hüzün niye?

Lacivert siyaha dönerken beklemek çıt çıkarmadan bir sonraki sahneyi,
Ve yine de umudun dalgalandırdığı sancaklar dikiliyken burçlarına,
Tek başınalığına sığınıp kaçarken gerçekte adı yalnızlık olandan,
Bil ki yanında olmak için çok şey feda ederdim ; o zaman dahi
Kendimle başbaşa olacağımı bile bile.

Hala isimsiz bir yerde duracağını bilerek aldığım her nefeste
Ve o gün gelinceye dek, ki gelecek ne olursa olsun,

Ya yanında
Ya çok uzaklarda
Ama yine de isimsiz duygularla taşıyacağım seni.

Olduğum sürece................




"Neydi bu?"

Boşver.

"Olur"......

:: sadetsiz zırvalamalar ::

Nyx.... Nyx nerdesin? ....... dünden beri sesin soluğun çıkmıyor uzattın ama yeter artık........

ya tamam dün çok kötüydüm biliyosun, o haleti ruhiyeyle sana beni yalnız bırak diye bağırmış olabilirim ama bu kadar da trip yapılmaz ki üzgün olduğumu söylüyorum ya sabahtan beri... bari bi ses ver......

.... hmph ......

iyi sen bilirsin... köpek olucak halim yok önünde özür diledim bin kere.... hem rahat rahat yazarım günlüğümü fırsat bu fırsat ....

hmmm bakalıım ... ah evet... dün akşam babamla bir kap of tii içmeye çıktık ... hayır anlamadığım bu meteoroloji bizimle kafa bulmaya çalışıyosa yağmur geliyo yağmur geliyo diye, gelmediğinde güvenimiz sarsılınca da bozuk atmasınlar bari .... sonra gün geçiyo devran dönüyo bunlar bi daha yağmur geliyo dediklerinde "edi leyn" diyip işimize baktığımızda da ortalığı seller götürüyo .... millet mevzu bahis selin ortasında melül melül kurtarılmayı beklerken de pişkin pişkin "biz size dediydik" diyolar....

du bakiim kınamasal sıvılarım yeterince döküldü mü? .... biraz kalmış onu da sonraya saklayalım... neyse.... pederle uzuun uzuuun konuşurken sağdan soldan ve dahi havanın sersefilliğinden, sapığım mesaj yolladı.... özlemişim tabii kendisini.... 140 karaktere bu kadar çok şey sığdırabilen yegane sapık benimki olduğu için ayrıca gurur duyuyorum....

tabii bu sapık tanıdık bir sapık.... yabancıya gitmiyoruz evelallah.... yani olaya kısaca değinmek gerekirse bana şu gün itibariyle 8 aydır platonik olarak aşık olan falan falancaoğlu....

Falan, üç hafta önce bir haftanın sonu günü yanıma gelip en nihayet bana olan duygularını bolca ifade ettiğinde helbet ben de şaşırmış idim beklenileceği üzere... zira kimdi bu adam? nerden çıkmıştı? beni ne zamandır gözlüyordu vesaireydi.... neyse... baktım ki söylediği kadar ciddi.... yani mübarek şimdi kafamı çevirsem içeri Bjork girse ben ancak bu kadar titreyebilirim heyecanla....

(Aaaall iiiiiis Fuuuuuul of Looooooooveeeeeeeeeee <-- Bjork sevgiyle anılır)

Böle beti benzi filan attı tabii ben de olayı her zamanki olgunluğumla (!) karşılayıp onunla "platonik aşk" mevzusunu uzuuun uzuuun tartıştım......

(Thiiis time I'm goonnaa keep mee too myseeelf <-- Ama abarmayalım bir kere sevgiyle andık yetti diil mi?.... Lütfen... cık* ...)

Dedim ki:

bak güzel insan şimdi kusura kalmayacaksın ama ben sana bugün elimi versem dahi sen benden daima 8 ay ilerde olucaksın bu kaçınılmaz bişey... tamam senin cesaretini toplaman o kadar sürmüş olabilir ama aynı zaman diliminde sen içindekini de bolca pişirmiş hatta taşırır olmuşsun.. yetmemiş kenarından dibini bile yakmışsın... bu yüzden sana senin istediğini veremeyeceğim kadar öndesin benden... arkama yaslanıp bunun tadını çıkarsaaam, sana haksızlık.... tutup da hiç tanımadığım bi adamı sevmeye kalksaaam senin sevgin benimkinden daima 8 ay büyük kalacak, ağır gelicek altında ezilicem.... işte ben platonik aşka bu yüzden aşk demem be güzel insan.. bencildir bu meret.... kendine yönelik, kendi hayallerinde büyüyen bişeydir.... sen sen ol bi dahaki sefere bi sevgiyi bu kadar büyütmeden "önce" kat sevdiğin insanı yanına ki birlikte büyütün ne büyütülecekse....

"isteyince iyi bişey de yapabiliyosun demek"

e nihayet!

"Ne var bizim özelimiz yok mu? kaşımı bıyığımı aldırdım belki... alışveriş filan yaptım misal .... tanrıçayız diye bizim de ihtiyaçlarımız yok mu sanırsın? iki sessiz durduk diye olay yaratmışın"

İyi aferin.... neyse ben de dün akşam falan'ın gönderdiği mesaj üzerine tarih yazıyodum...

"Zaten sana günlük yazdıranda kabahat.. sokaktan geçen kedinin renginden, kaldırımda yürüyen kızın çorap markasından bakkala gittim gaste aldım demene sıra gelmez"

E herkesin yaması kendine.... neyse.... sonra da eve gittim yattım uyuyabildim bu sefer... sabah kalktım meditasyon yaptım sonra kahvaltı vs derken işte burdayım....

"Lakin artık gitme vakti...."

Sebep?

"Çünkü birazdan telefon çalıcak angela yazlıktan dönmüş birlikte bişiyler yapalım diycek..."

Atıyosun.....

LÜRÜ LÜ LÜLÜ .... <-- Telefon zilinin birebir yazıya döküldüğünde büyük oçlüde anlamsızlaşması örneği.

Hoyda bre!

"Haydi bize eyvallah..."


*cık: dili damağa değdirmenin akabinde hafif bir içeriye çekme refleksi aracılığıyla dili bulunduğu yerden bırakma sonucu do