:: kızgın damdaki kedi ::
Ne dersin, Nyx?
"Yaşadıkların kadarsın... biraz daha fazlası olabilmek adına edinilen suni deneyimler bunu değiştirmeyecek biliyorsun... ama bu olay konusunda yorum yapmak kimseye düşmez... ben dahil."
..................................................
Öyle sıcaktı ki... Sanki vücudumdaki tüm su tenimden, gözeneklerimden akıyor gibiydi... Ter değildi bu... Terin doğallığı, "insanın gerçek yüzünü" yansıtan o kokusu sinmemişti üzerime.... Bir ağırlık vardı , evet... Ama nedenini bulmak için derinlere inemeyecek kadar bitkindim... Sanki boylu boyunca önümde uzanan bir yolun başındaydım... Yeni bir dönemecin ardından karşıma çıkmış, beni beklemediğim bir anda yeni bir başlangıçla yüz yüze bırakmıştı....
Başlangıçlar... 1'ler.... İlk gün... İlk Pazartesi....İlk hafta... İlk ay... İlk yıl... Her birine verilen önem... Her yeni gün bir ilktir... Hafta ortasındayken haftanın sonunu, sonundayken bir sonraki Pazartesi'nin gelişini ve yeni haftayı, yıl sonundayken, bir sonraki yılın getireceklerini düşünür de umutlanır yürekler....
Oysa benim başında durduğum yolun getirecekleri, bir koca belirsizlikti... ve ben tam da bu belirsizliği sevdiğime inandırmaya çalışırken kendimi, bu beklenmedik başlangıçta durmaya başladım...
Oysa dedim ya... Yürüyecek, o "ilk" adımı atacak halim yoktu.... Yolun sonunu hayal etmeye, dönüp de bir mahkum misali duvara bir çentik atmaya mecal kalmamıştı...
İç çekip, odanın kapısını açtım.... Elimde sadece içinde üç adet sigara kalmış sigara paketim ve satıcıdan aslında yeşilini istemişken elime tutuşturulmuş mavisiyle idare ettiğim çakmağım olduğu halde kapının önüne geldim...
"Nereye bu saatte ?" diye sordu baş gardiyan...
"Terasa," dedim "nefes almaya ihtiyacım var.." Gözlerim artık paralanmış koltuğun üstünde oturan yaşlı kadın ve oğluna şöyle bir değip geçti "Malum" diye de ekledim her zamanki iğneleyici tavrımla "burada istesen de alınmıyor.." Bu tavrı "öğrenmiş" değildim. Kasten yaptığım ve hatta sevdiğim de söylenemezdi... Sadece karanlığın acısı benden yeterince çıkarken birkaç keskin söz de bu yaşayan ölülere nasip oluyordu aslında.
Acıyordum onlara... Nefret de ediyordum zaman zaman... Ama olanı/olanları değiştirmeye gücü yeten kimse yoktu... ve bu sessiz savaşta yaşanan iki yüzlü sevgi oyunu da böylece sürüp gidiyordu... Kapıyı çektiğinde arkandan bela okunsun ama yüzüne geldiğinde sıra, payına düşen bir sahte gülücük olsun...
Kapıyı ardımdan kapatıp bu parodiyi geride bıraktığımda önümde yukarıya doğru uzanan merdivenler bir anda olduğundan da yüksek geldi bana. Oysa kendimce dingin bir gün geçirmiştim... Basit bir "oyun" dahi olsa hiçbir şey düşünmememi sağladığı için çok şey borçluydum belki de gözümün önünden kayıp giden fantastik grafiklerin yaratıcılarına..
Usulca, neden usulca olduğunu bilmeden, merdivenleri tırmandım... Bir kat daha.... ve sonunda terasa açılan o alçak kapının önüne geldim... Tüm olanlara arkamdan kapatılacak bir başka kapı daha.... Alis'in harikalar diyarına geçmeden önce önünde durduğu kapı gibi...
Bu düşünceyle gülümsedim... ve o "usulca"lık kalmadı üzerimde... alalacele kapıyı açtım, eğildim ve nemli, yerden yaklaşık 8 kat yükseklikte olmama rağmen bir tutam esintiye dahi ev sahipliği yapmayan yaz gecesine adımımı attım....
Önce upuzun bomboş bir beyazlık karşıladı beni... ve hemen ardından da sağımda ve solumda İstanbul'un ışıkları.... ötede Marmara'nın görülmeyen ama orda olduğu varsayılan yakamozları.... ve o beyazlığın ortasında, sanki beni kendisine çağıran yegane sandalye....
tutup manzaraya doğru çektim onu.... ayaklarımı önümdeki alçak teras duvarına doğru kaldırdım ve bir sigara yaktım....
o sessizlik.... daha fazla yaşayabilmek için neler vermezdim....
ne kadar geçti bilmiyorum aradan... o manzaraya dalıp gitmişken, gökteki yarımaya bir ay dileği dilemeyi de ihmal etmedim.... elini göğe doğru uzat.... Ay'ı avcunda sımsıkı tut, dleğini tut ve yavaşça yerine koy.... İnanırsan, dileğin geri çevrilmeyecektir.... Nerde görmüştüm bunu?... Ne zamandan beri kendi hayatımda uyguluyordum?
"İyi akşamlar...."
irkildim.... Sigara paketi yere düştü..... Arkama dönüp baktığımda orta yaşlı bir adamın silüeti vardı....
"Bir şey olmadı ya?" diye sordu ben düşen paketi hafifçe eğilip alırken...
gülümsedim ... "Yok.... hayır" çıktı dudaklarımın arasından... Adam belli belirsiz başını salladı ve terasın köşesinden kayboldu.... Ben de manzaraya yeniden döndüm... Bir heykel gibi, kıpırtısız oturarak....
bir an sonra ses yeniden duyuldu "Bira ister miydiniz?" ve önümde bu nemli gecede reddedilemeyecek güzellikte "soğuk" parıltılar saçan bir bira bardağı göründü.... ve hiç düşünmeden ellerim ona doğru uzandı...
"Teşekkür ederim" dedim.... adam duvara tünedi.... arkası boşluk olmasına rağmen öyle rahat görünüyordu ki....
"Umarım rahatsız etmedim. Evler öyle sıcak ki, bu akşam terasta uyumaya karar vermiştim." deyiverdi...
"Şu halde umarım ben sizi rahatsız etmedim" dedim.... Gülümsedi....Ne kadar çok gülümseyiş geçmiş birbirini tanımayan genç kız ve orta yaşlı adam arasında dün gece meğer...
başını yeniden iki yana salladı.... ve konuşmaya başladı... . apansız.... Türkiye'den ve içinde bulunduğu durumdan, işinden gücünden ya da anlamı olmayacak yüzeysellikten çok uzaktı söyledikleri....
Dubai'den bahsediyordu..... Uzak ülkelerden birinde bir şehirden....
herşeyi altın olduğu söylenen bir otelden söz etti.... Uçsuz bucaksız sahillerden..... Denizin mavisinden...... Oranın, buradaki sıcakla kıyaslanamayacak, cehennemi andıran kuruluğundan.... Kara derili insanlardan bahsetti.... bir yanları daima çöle ait kalacak olan o insanlardan.... ve oranın üst seviyedeki insanlarının yaşadıkları yeryüzündeki cennetten.....
biram bitene dek onu dinledim.... son yuduma geldiğimde bir bardak biranın hiç bitmemesini bu kadar istediğim bir zaman olmamıştı geçmişimde.......
belki orada kalabilirdim.... ki eminim kalsaydım o kumlu hikayeyi anlatmaya devam ederdi.... ama yaşadığım büyünün bozulmasından korktum.... yavaşça ayağa kalktım ve iznini istedim.... ayaklarım geri geri gidiyordu aslında....
son gülümseyişinde bir babanın kızına duyduğu şefkati gördüm sanki...... ya da yaşlının gence duyduğu anlayışı.....ya da deneyimli bir ustanın, tüm yaşanmışlığa rağmen henüz saflığını yitirmemiş bir kalfaya gösterdiği ağırbaşlı hoşgörüyü....
karanlık merdivenleri geri inerken, bir çakmak yandı yolumu belli belirsiz aydınlatan... başımı yukarı kaldırdığımda geceme ve bana kattıkları için minnet duyduğum adamı son kez gördüm... ve o çakmak alevinde merdivenleri inebildim........
yattığım odanın kapısını kapatıp, ona sırtımı yasladığımdaysa, evden çıkarken hiçliğe doğru uzanan o yolun üzerinde belli belirsiz bir çakmak alevi yanıyordu artık
..................................................
"Yaşadıkların kadarsın... biraz daha fazlası olabilmek adına edinilen suni deneyimler bunu değiştirmeyecek biliyorsun... ama bu olay konusunda yorum yapmak kimseye düşmez... ben dahil."
Öyle sıcaktı ki... Sanki vücudumdaki tüm su tenimden, gözeneklerimden akıyor gibiydi... Ter değildi bu... Terin doğallığı, "insanın gerçek yüzünü" yansıtan o kokusu sinmemişti üzerime.... Bir ağırlık vardı , evet... Ama nedenini bulmak için derinlere inemeyecek kadar bitkindim... Sanki boylu boyunca önümde uzanan bir yolun başındaydım... Yeni bir dönemecin ardından karşıma çıkmış, beni beklemediğim bir anda yeni bir başlangıçla yüz yüze bırakmıştı....
Başlangıçlar... 1'ler.... İlk gün... İlk Pazartesi....İlk hafta... İlk ay... İlk yıl... Her birine verilen önem... Her yeni gün bir ilktir... Hafta ortasındayken haftanın sonunu, sonundayken bir sonraki Pazartesi'nin gelişini ve yeni haftayı, yıl sonundayken, bir sonraki yılın getireceklerini düşünür de umutlanır yürekler....
Oysa benim başında durduğum yolun getirecekleri, bir koca belirsizlikti... ve ben tam da bu belirsizliği sevdiğime inandırmaya çalışırken kendimi, bu beklenmedik başlangıçta durmaya başladım...
Oysa dedim ya... Yürüyecek, o "ilk" adımı atacak halim yoktu.... Yolun sonunu hayal etmeye, dönüp de bir mahkum misali duvara bir çentik atmaya mecal kalmamıştı...
İç çekip, odanın kapısını açtım.... Elimde sadece içinde üç adet sigara kalmış sigara paketim ve satıcıdan aslında yeşilini istemişken elime tutuşturulmuş mavisiyle idare ettiğim çakmağım olduğu halde kapının önüne geldim...
"Nereye bu saatte ?" diye sordu baş gardiyan...
"Terasa," dedim "nefes almaya ihtiyacım var.." Gözlerim artık paralanmış koltuğun üstünde oturan yaşlı kadın ve oğluna şöyle bir değip geçti "Malum" diye de ekledim her zamanki iğneleyici tavrımla "burada istesen de alınmıyor.." Bu tavrı "öğrenmiş" değildim. Kasten yaptığım ve hatta sevdiğim de söylenemezdi... Sadece karanlığın acısı benden yeterince çıkarken birkaç keskin söz de bu yaşayan ölülere nasip oluyordu aslında.
Acıyordum onlara... Nefret de ediyordum zaman zaman... Ama olanı/olanları değiştirmeye gücü yeten kimse yoktu... ve bu sessiz savaşta yaşanan iki yüzlü sevgi oyunu da böylece sürüp gidiyordu... Kapıyı çektiğinde arkandan bela okunsun ama yüzüne geldiğinde sıra, payına düşen bir sahte gülücük olsun...
Kapıyı ardımdan kapatıp bu parodiyi geride bıraktığımda önümde yukarıya doğru uzanan merdivenler bir anda olduğundan da yüksek geldi bana. Oysa kendimce dingin bir gün geçirmiştim... Basit bir "oyun" dahi olsa hiçbir şey düşünmememi sağladığı için çok şey borçluydum belki de gözümün önünden kayıp giden fantastik grafiklerin yaratıcılarına..
Usulca, neden usulca olduğunu bilmeden, merdivenleri tırmandım... Bir kat daha.... ve sonunda terasa açılan o alçak kapının önüne geldim... Tüm olanlara arkamdan kapatılacak bir başka kapı daha.... Alis'in harikalar diyarına geçmeden önce önünde durduğu kapı gibi...
Bu düşünceyle gülümsedim... ve o "usulca"lık kalmadı üzerimde... alalacele kapıyı açtım, eğildim ve nemli, yerden yaklaşık 8 kat yükseklikte olmama rağmen bir tutam esintiye dahi ev sahipliği yapmayan yaz gecesine adımımı attım....
Önce upuzun bomboş bir beyazlık karşıladı beni... ve hemen ardından da sağımda ve solumda İstanbul'un ışıkları.... ötede Marmara'nın görülmeyen ama orda olduğu varsayılan yakamozları.... ve o beyazlığın ortasında, sanki beni kendisine çağıran yegane sandalye....
tutup manzaraya doğru çektim onu.... ayaklarımı önümdeki alçak teras duvarına doğru kaldırdım ve bir sigara yaktım....
o sessizlik.... daha fazla yaşayabilmek için neler vermezdim....
ne kadar geçti bilmiyorum aradan... o manzaraya dalıp gitmişken, gökteki yarımaya bir ay dileği dilemeyi de ihmal etmedim.... elini göğe doğru uzat.... Ay'ı avcunda sımsıkı tut, dleğini tut ve yavaşça yerine koy.... İnanırsan, dileğin geri çevrilmeyecektir.... Nerde görmüştüm bunu?... Ne zamandan beri kendi hayatımda uyguluyordum?
"İyi akşamlar...."
irkildim.... Sigara paketi yere düştü..... Arkama dönüp baktığımda orta yaşlı bir adamın silüeti vardı....
"Bir şey olmadı ya?" diye sordu ben düşen paketi hafifçe eğilip alırken...
gülümsedim ... "Yok.... hayır" çıktı dudaklarımın arasından... Adam belli belirsiz başını salladı ve terasın köşesinden kayboldu.... Ben de manzaraya yeniden döndüm... Bir heykel gibi, kıpırtısız oturarak....
bir an sonra ses yeniden duyuldu "Bira ister miydiniz?" ve önümde bu nemli gecede reddedilemeyecek güzellikte "soğuk" parıltılar saçan bir bira bardağı göründü.... ve hiç düşünmeden ellerim ona doğru uzandı...
"Teşekkür ederim" dedim.... adam duvara tünedi.... arkası boşluk olmasına rağmen öyle rahat görünüyordu ki....
"Umarım rahatsız etmedim. Evler öyle sıcak ki, bu akşam terasta uyumaya karar vermiştim." deyiverdi...
"Şu halde umarım ben sizi rahatsız etmedim" dedim.... Gülümsedi....Ne kadar çok gülümseyiş geçmiş birbirini tanımayan genç kız ve orta yaşlı adam arasında dün gece meğer...
başını yeniden iki yana salladı.... ve konuşmaya başladı... . apansız.... Türkiye'den ve içinde bulunduğu durumdan, işinden gücünden ya da anlamı olmayacak yüzeysellikten çok uzaktı söyledikleri....
Dubai'den bahsediyordu..... Uzak ülkelerden birinde bir şehirden....
herşeyi altın olduğu söylenen bir otelden söz etti.... Uçsuz bucaksız sahillerden..... Denizin mavisinden...... Oranın, buradaki sıcakla kıyaslanamayacak, cehennemi andıran kuruluğundan.... Kara derili insanlardan bahsetti.... bir yanları daima çöle ait kalacak olan o insanlardan.... ve oranın üst seviyedeki insanlarının yaşadıkları yeryüzündeki cennetten.....
biram bitene dek onu dinledim.... son yuduma geldiğimde bir bardak biranın hiç bitmemesini bu kadar istediğim bir zaman olmamıştı geçmişimde.......
belki orada kalabilirdim.... ki eminim kalsaydım o kumlu hikayeyi anlatmaya devam ederdi.... ama yaşadığım büyünün bozulmasından korktum.... yavaşça ayağa kalktım ve iznini istedim.... ayaklarım geri geri gidiyordu aslında....
son gülümseyişinde bir babanın kızına duyduğu şefkati gördüm sanki...... ya da yaşlının gence duyduğu anlayışı.....ya da deneyimli bir ustanın, tüm yaşanmışlığa rağmen henüz saflığını yitirmemiş bir kalfaya gösterdiği ağırbaşlı hoşgörüyü....
karanlık merdivenleri geri inerken, bir çakmak yandı yolumu belli belirsiz aydınlatan... başımı yukarı kaldırdığımda geceme ve bana kattıkları için minnet duyduğum adamı son kez gördüm... ve o çakmak alevinde merdivenleri inebildim........
yattığım odanın kapısını kapatıp, ona sırtımı yasladığımdaysa, evden çıkarken hiçliğe doğru uzanan o yolun üzerinde belli belirsiz bir çakmak alevi yanıyordu artık