:: kandil alevinde.. ::
Düne ait ne var avuçlarımızda, Nyx?
"pek çok küçük şey sevgili Ayda... keyifleriyle birlikte..."
Yüzümde hükümdarlığını koruyan gülümseme için ufak bir teşekkürle başlayalım istersen...
"Elbette"
Sevgili ilkim'e ... dün gecenin izdüşümüne tüm gün boyunca kulaklarımda yankılananı düşürecek kadar düşünceli olduğu ve hayatımın şarkısını en güzel kelimelerle yorumladığı için...
..................................................
Bu gece kesinlikle bana aitti. Kimsenin onu benden almasına izin vermeyecektim. Ne pahasına olursa olsun gün boyu yaşadığım o gereksiz sıradanlıktan silkinmek için en iyi yaptığımı, kendimle olmayı ve bunun tadını çıkarmayı uygun görmüştüm. Kulaklarımı sözlere tıkayıp sadece şarkılara açacak ve başucumda fısıldaşan küçük şeytancıklara bu gecelik izin verecektim.
Bu gece sadece benimdi çünkü...
Ardımda homurdanan insanlar bırakarak yattığım odanın kapısını kapadım ve içeriye göz gezdirdim. Gördüğüm herşey bana mutluluk verecekti.... Mutluluk verecekti...... Mutluluk..... Elim içgüdüsel olarak elektrik düğmesine gitti ve bir an sonra.....
Karanlık....
İşte hepsi bu kadardı... Artık her köşede sadece görmek istediklerimi görüyordum... Lekeli somya aslında krallara layık bir yataktı... Hassas tenim için özel olarak dizayn edilmişti... Aklıma "Prenses ve Bezelye Tanesi"ndeki prensesin yedi kat döşek altındaki bezelyeyi hissedebilmesi düştü.... Normal şartlarda ben olsa olsa somyanın altındaki kalorifer böceklerini hissediyordum... Küçük ve sessiz bir kahkaha attım bu düşünceyle... İyi ki düşmüştü düştüğü yerden...
Sonra ne kadar temizlense de kendini bolca yenileyen ve odaya son derece "egzotik" bir görüntü veren örümcek ağları kaybolmaya başladılar... Aslında yaşadığım yer national geographic için "böcekler ve doğal habitatları" konulu bir yazıda gözlemevi olarak kullanılabilirdi...
"anlıyorum... peki örümcekler böylesine hızlı ve önüne geçilmez bir şekilde nasıl yayılabiliyorlar sayın profesör?"
Profesör dediği adam kesinlikle bir Einstein parodisi değil... aksine bu profesör alain delon'un orta yaşı devirmek üzere olduğu günlerden arta kalmış biri ve şöyle cevap veriyor: "Doğa kendine predatörler ve kurbanları arasındaki beslenme döngüsü üzerine harika bir denge kurmuştur... bu evde de görüleceği gibi örümcekler kalorifer böceklerini yiyerek besleniyorlar ve ortadan kaybolabilmeleri için de öncelikle besin kaynaklarının imha edilmesi gerekiyor....kalorifer böcekleri de evde yaşayanların artıklarıyla beslendiklerinden hassas ve adil bir devinimde sürüyor bu doğal ortam.."
Doğal ortam mı? .. Yok olabilirsiniz sayın profesör... siz alın o doğal ortamı......
Başucumdaki kandili yaktığımda her nasılsa ihtişam içinde yüzen bir odada bulunduğuma inanmayı becermiştim... Uzanıp yürürçalar'ımı (kasten kullanılmış olup aslı astarı sadece basit bir walkman olan aparata verdiğim addır) yanıma, sigaramı ve kül tablamı da başucuma, rahmetli annemin tozdan görünmeyen resmini ihtiva eden çerçevenin hemen dibine koydum...
Yürürçalarım son derece hassas bir aletti onu çerçevenin altına koymayıp yanıma alma nedenim buydu... Kendisi günün belirli saatlerinde çalışıp diğer saatlerinde kafasına estiği gibi davranmayı seçtiğinden ona şefkat ve titzlikle yaklaşmak çok önemliydi...
Kulağıma gelen ilk melodi eski bir parçaydı.. Ofra Haza'nın "Trains of No Return"ü ... Ne tuhaftır ki gün boyunca üstünde çalıştığım çeviriyle uğraşırken bir ara "lyrics'in son 10'lusu"na bu şarkıyı eklemeyi geçirmiştim aklımdan... eh ilkim boşuna "kimin benimle olduğunu hissedebiliyorum" demez....
şarkılar birbiri ardına kayıp giderken uyku ile ayıklık arasındaki ince çizgide seyretmeye başladım... o çizgiyi sevdiğimi eklemek gerek.... özellikle dışardan içeriye giren cılız rüzgar başımı okşarken... ama ilginçtir gittiğim zaman dilimi sadece sahilde kumun üzerine yayılıp onlarca arkadaşıma durmaksızın şarkı söylediğim günlerden ibaretti...
o kum güruhu nice olaylara, nice aşkların başlayışına ve bitişine şahit olmuştu..... tüm kumsallar gibi....
ve birden:
günü eskitirken,
sizi eskitenleri, köreltenleri de bırakıverseniz bir köşesine hayatın,
olmaz mı yani? üzerlerine dün yazıp kaldırsanız ortalıktan...
yaşamaya ara vermişsiniz onlarla uğraşmaktan...
bırakın ve kaldığınız yerden, yeniden başlayın yaşamaya.
yeniden aşka,
aşkla bulutlarda dolaşmaya...
ve ardından "One Day I'll Fly Away"in ilk melodileri...... Attığım sevinç çığlığı nerden duyuldu bilmiyorum.. odanın kapısından içeriye uzanan meraklı kafanın gölgesini bile ancak şöyle bir görebilecek kadar "aradığınız kişiye şu an..." duygulanımındaydım...
....ve böylece....
dün gecenin en mutlu kadını ilan ettim kendimi ....
şarkı biterken gözümden mutluluk yaşları boşanıyordu... bir hafta içinde mutluluk gözyaşları hüzün önünde 2-1 galipti... uykuya sarıp sarmalanmadan önce fısıldayabildiğim cümle, tek gecelik kral dairemin kandil alevinde yankılandı:
...iyi ki varsın arkadaşım...
"pek çok küçük şey sevgili Ayda... keyifleriyle birlikte..."
Yüzümde hükümdarlığını koruyan gülümseme için ufak bir teşekkürle başlayalım istersen...
"Elbette"
Sevgili ilkim'e ... dün gecenin izdüşümüne tüm gün boyunca kulaklarımda yankılananı düşürecek kadar düşünceli olduğu ve hayatımın şarkısını en güzel kelimelerle yorumladığı için...
Bu gece kesinlikle bana aitti. Kimsenin onu benden almasına izin vermeyecektim. Ne pahasına olursa olsun gün boyu yaşadığım o gereksiz sıradanlıktan silkinmek için en iyi yaptığımı, kendimle olmayı ve bunun tadını çıkarmayı uygun görmüştüm. Kulaklarımı sözlere tıkayıp sadece şarkılara açacak ve başucumda fısıldaşan küçük şeytancıklara bu gecelik izin verecektim.
Bu gece sadece benimdi çünkü...
Ardımda homurdanan insanlar bırakarak yattığım odanın kapısını kapadım ve içeriye göz gezdirdim. Gördüğüm herşey bana mutluluk verecekti.... Mutluluk verecekti...... Mutluluk..... Elim içgüdüsel olarak elektrik düğmesine gitti ve bir an sonra.....
Karanlık....
İşte hepsi bu kadardı... Artık her köşede sadece görmek istediklerimi görüyordum... Lekeli somya aslında krallara layık bir yataktı... Hassas tenim için özel olarak dizayn edilmişti... Aklıma "Prenses ve Bezelye Tanesi"ndeki prensesin yedi kat döşek altındaki bezelyeyi hissedebilmesi düştü.... Normal şartlarda ben olsa olsa somyanın altındaki kalorifer böceklerini hissediyordum... Küçük ve sessiz bir kahkaha attım bu düşünceyle... İyi ki düşmüştü düştüğü yerden...
Sonra ne kadar temizlense de kendini bolca yenileyen ve odaya son derece "egzotik" bir görüntü veren örümcek ağları kaybolmaya başladılar... Aslında yaşadığım yer national geographic için "böcekler ve doğal habitatları" konulu bir yazıda gözlemevi olarak kullanılabilirdi...
"anlıyorum... peki örümcekler böylesine hızlı ve önüne geçilmez bir şekilde nasıl yayılabiliyorlar sayın profesör?"
Profesör dediği adam kesinlikle bir Einstein parodisi değil... aksine bu profesör alain delon'un orta yaşı devirmek üzere olduğu günlerden arta kalmış biri ve şöyle cevap veriyor: "Doğa kendine predatörler ve kurbanları arasındaki beslenme döngüsü üzerine harika bir denge kurmuştur... bu evde de görüleceği gibi örümcekler kalorifer böceklerini yiyerek besleniyorlar ve ortadan kaybolabilmeleri için de öncelikle besin kaynaklarının imha edilmesi gerekiyor....kalorifer böcekleri de evde yaşayanların artıklarıyla beslendiklerinden hassas ve adil bir devinimde sürüyor bu doğal ortam.."
Doğal ortam mı? .. Yok olabilirsiniz sayın profesör... siz alın o doğal ortamı......
Başucumdaki kandili yaktığımda her nasılsa ihtişam içinde yüzen bir odada bulunduğuma inanmayı becermiştim... Uzanıp yürürçalar'ımı (kasten kullanılmış olup aslı astarı sadece basit bir walkman olan aparata verdiğim addır) yanıma, sigaramı ve kül tablamı da başucuma, rahmetli annemin tozdan görünmeyen resmini ihtiva eden çerçevenin hemen dibine koydum...
Yürürçalarım son derece hassas bir aletti onu çerçevenin altına koymayıp yanıma alma nedenim buydu... Kendisi günün belirli saatlerinde çalışıp diğer saatlerinde kafasına estiği gibi davranmayı seçtiğinden ona şefkat ve titzlikle yaklaşmak çok önemliydi...
Kulağıma gelen ilk melodi eski bir parçaydı.. Ofra Haza'nın "Trains of No Return"ü ... Ne tuhaftır ki gün boyunca üstünde çalıştığım çeviriyle uğraşırken bir ara "lyrics'in son 10'lusu"na bu şarkıyı eklemeyi geçirmiştim aklımdan... eh ilkim boşuna "kimin benimle olduğunu hissedebiliyorum" demez....
şarkılar birbiri ardına kayıp giderken uyku ile ayıklık arasındaki ince çizgide seyretmeye başladım... o çizgiyi sevdiğimi eklemek gerek.... özellikle dışardan içeriye giren cılız rüzgar başımı okşarken... ama ilginçtir gittiğim zaman dilimi sadece sahilde kumun üzerine yayılıp onlarca arkadaşıma durmaksızın şarkı söylediğim günlerden ibaretti...
o kum güruhu nice olaylara, nice aşkların başlayışına ve bitişine şahit olmuştu..... tüm kumsallar gibi....
ve birden:
günü eskitirken,
sizi eskitenleri, köreltenleri de bırakıverseniz bir köşesine hayatın,
olmaz mı yani? üzerlerine dün yazıp kaldırsanız ortalıktan...
yaşamaya ara vermişsiniz onlarla uğraşmaktan...
bırakın ve kaldığınız yerden, yeniden başlayın yaşamaya.
yeniden aşka,
aşkla bulutlarda dolaşmaya...
ve ardından "One Day I'll Fly Away"in ilk melodileri...... Attığım sevinç çığlığı nerden duyuldu bilmiyorum.. odanın kapısından içeriye uzanan meraklı kafanın gölgesini bile ancak şöyle bir görebilecek kadar "aradığınız kişiye şu an..." duygulanımındaydım...
....ve böylece....
dün gecenin en mutlu kadını ilan ettim kendimi ....
şarkı biterken gözümden mutluluk yaşları boşanıyordu... bir hafta içinde mutluluk gözyaşları hüzün önünde 2-1 galipti... uykuya sarıp sarmalanmadan önce fısıldayabildiğim cümle, tek gecelik kral dairemin kandil alevinde yankılandı:
...iyi ki varsın arkadaşım...